14 Şubat 2014 Cuma

Şükrü Ersoy: Kalecilik Bambaşka Bir Yer

Fenerbahçe Stadının çok yakınında dünyaya gelmişti. Yani bir bakıma doğuştan Fenerbahçeli sayılırdı. Fakat futbol kariyeri bir başka İstanbul kulübünde başladı. 1950’lerde milli takım forması için büyük bir rekabet içinde olduğu Turgay Şeren’le çocukluk arkadaşıydı. Uzun yıllar Avusturya’da forma giymiş, daha sonra ünlü Köln Yüksek Spor Okulunda antrenörlük kursu görüp birçok kulübümüzde görev yapmıştı. İşte futbol tarihimizin bir dönemine damgasını vurmuş kalecilerimizden Şükrü Ersoy’un yaşam öyküsü:

“14 Ocak 1931 yılında Kadıköy’de doğdum. Kurbağalıdere’de bir tahta köprü vardı, şimdi stadın arkasında aynı yerde beton bir köprü var. Eskiden orada köşkler vardı. Babam askeri eczacıydı, bahriye albayıydı. Dedem eski paşalardan. Benim ismim Ali Şükrü’dür. Annemin babasıyla babamın babasının isimlerini taşıyorum. Annemin babası da denizciydi, çarkçıbaşı olarak görev yapıyordu. Babam aslen Üsküdarlıdır ama subaylıktan emekli olunca Sarıyer’e yerleşmiş ve eczane açmış. Üç kardeştik biz. Babamın ilk eşinden iki kızı olmuş. Eşi ölünce annemle evlenmiş. Babam ben beş yaşımdayken vefat etti. Onun için babasız büyüdüm diyebilirim. Bir ara Taksim’de oturduk. İlkokulu orada okudum.”

Babasıyla birlikte eczanenin önünde.
“Eskiden mahalle maçları vardı. Yazın lig maçlarına çok uzun ara verilirdi, o zaman semt sahalarında semt maçları yapılırdı. Bizim Cihangir takımı vardı, Samim Var’la birlikte o takımda oynuyorduk. Anadoluhisarı sahasında bir maç yapıyorduk. Sabri Abi beni o maçta görmüş, maçtan sonra yanıma geldi, ‘Seni Fenerbahçe’ye alalım,’ dedi. Futbola ilgi duymamda Fenerbahçeli olan dayımın büyük payı vardır. Kendisi de albay olan dayım o zamanlar çıkan Kırmızı-Beyaz mecmuasını alırdı. O dergilerde gördüğüm Cihat Arman’a büyük hayranlık duyardım. Hatta bir gün evde Cihat gibi atlarken bir koltuk vardı, koltuğun üstüne düşünce kolumu kırdım. O zamanlar evler iki katlıydı ve merdivenliydi. Aşağıya ‘Anne kolumu kırdım,’ diye bağırıyorum, annem inanmadı. Ben aşağı inince halimi bir gördü, hemen Numune Hastanesine gittik. Sabri Kiraz beni Fenerbahçe genç takımına aldırdı. Allah gani gani rahmet eylesin, ilk antrenörüm olarak Sabri Abi’nin üzerimde çok büyük emeği vardır. Kabiliyetli olduğum görülünce mektebe de yazdırdılar. Ortaokulu Haydarpaşa Lisesi orta kısmında bitirmiştim. Sonra Boğaziçi Lisesinde okudum. Zaten Sabri Abi mektepte müdür muaviniydi. Kabiliyetli çocukları kulüp o mektepte okutuyordu. Okulla ilgili bütün masraflarımı Fenerbahçe verdi.”

Fenerbahçe genç takımında Cihat
Arman'dan devraldığı kazakla.
O yıllarda okul maçları büyük çekişme içinde geçiyordu, zira geleceğin pek çok ünlü yıldızı İstanbul’un çeşitli liselerinde okurken bir yandan da okullar arasında düzenlenen maçlarda boy gösteriyordu. İşte bu maçlardan biri geleceğin iki ünlü kalecisini, Şükrü Ersoy ile Turgay Şeren’i karşı karşıya getirmişti: “Turgay benim mahalle arkadaşımdı. O zamanlar santrfor oynardı. Taksim Talimhane’de bir Yahudi takımı vardı, o takımda ben kaleciydim, o santrfordu. O zamanlar mektep maçları çok çekişmeli geçerdi. Galatasaray, Haydarpaşa, Kabataş, Boğaziçi, Taksim gibi liselerin takımları arasındaki maçlar ses getirirdi. Boğaziçi’nde zaten Fenerbahçeli oyuncular vardı.  Bir gün Şeref Stadında Galatasaray-Boğaziçi maçına çıkacağız, bir baktım Turgay Galatasaray Lisesi takımında kaleci.  Nasıl oldu diye sordum. Galatasaray A takımında sol açık Mehmet Ali vardı, mektepte de beden eğitimi hocasıydı. Turgay o zamanın şartlarına göre basketbolu, voleybolu da çok iyi oynardı. ‘Hocamız beni kaleci yaptı,’ diye cevap verdi.”

Şükrü Ersoy ve Turgay Şeren
Şükrü Ersoy bir yandan Boğaziçi Lisesinde okurken diğer yandan Fenerbahçe genç takımının kalesini koruyordu. Çocukluğundan beri tuttuğu kulübün A takımına yükselme hayalleri kurarken hiç ummadığı bir şekilde kendini bir başka İstanbul kulübünde bulmasını şöyle anlatıyor: “Cihat Abi yanlış hatırlamıyorsam 1948 senesinde, ‘Ben yakında bırakacağım, kale senin’ dedi. O zamanlar şimdiki maddi şartlar yoktu. Maaşım 25 liraydı, 50 liraya çıktı. Sonra 75 ve en son 125 lira oldu. 1949 senesinde artık önümüzdeki sene ben oynayacağım diye düşünüyordum. Bir gün sabah gazeteyi elime aldım bir baktım ‘Fenerbahçe Erdal’ı aldı’ diye haber var. Erdal Kocaçimen Ankara muhtelitinde oynamış, sezonun sonunda İran maçında da milli olmuştu. Ben üzüldüm tabii. O tecrübeli kaleciydi, o alınırsa ben oynayamam diye üzüldüm. Ben o halde otururken yanıma rahmetli Melih (Ilgaz) geldi. ‘Seni oynatmaz bunlar, gel seni Vefa’ya götüreyim, para kazanırsın,’ dedi. O zaman beni yönlendirecek babam gibi insanlar olmadığı için kararlarımı kendi başıma veriyordum. Beni elimden tuttuğu gibi başkan Remzi Tatari’ye götürdü. Başkan bana 5.000 lira para, 250 lira maaş verdi. Böylece Vefalı oldum.”

Vefa'ya geldiği gün başkan Remzi Tatari ile.
Arkada kulüp binası görülüyor.
Şükrü Ersoy Vefa’da Ağustos 1949’dan askere gittiği Nisan 1952’ye kadar üç sezon boyunca forma giydi. Takıma katıldığında daha on sekiz yaşında bir gençti. Burada geçirdiği günlere dair hoş anılarını anlatıyor: “Vefa’ya ilk gittim, idmana çıktık. Kulüp binasında duşlar vardı. Sıcak su açılınca etrafı buhar basıyor, kimse birbirini görmüyordu. İçeri girip bir baktım göz gözü görmüyor, ‘ben burada yıkanmam’ dedim kendi kendime. Üstüm başım çamurlu gittim soyunma odasına. Biraz sonra Galip Abi geldi, ‘Niye yıkanmadın?’ diye sordu. ‘Abi ben evde yıkanırım,’ dedim. Ben öyle deyince bana güldü. Yine Vefa’daki ilk senemde bir gün Süleymaniye ile oynuyoruz, daha on yedi on sekiz yaşında çocuğum yani.  Süleymaniyeli oyuncular bana sataşıyorlardı. Bağırmaya başladım, ‘Galip Abi, baksana bu Necmi bana saldırıyor,’ dedim. Galip Abi hemen yanımıza geldi, ‘Çocuğu rahat bırakın,’ deyince benle uğraşmaktan vazgeçtiler.”

Şükrü Ersoy'lu Vefa kadrosu. Ön sırada soldan ikinci Rahmi, üçüncü
kaptan Galip, sağ başta Zeki. Orta sırada soldan üçüncü Garbis
ve yanında Şükrü Ersoy. Sağ başta Ördek Mustafa.
Arka sırada sağ başta Tahtabacak İsmet.
“O senelerde Vefa takımı çok iyiydi. Galip Haktanır, Ördek Mustafa, Tahtabacak İsmet yanında Galatasaray’dan İsfendiyar gelmişti. Beşiktaş’a yenilip şampiyonluğu kaybettik. İlk defa yedi tane futbolcu milli takımda oynadı. Galip Abi zaten daha önceden de milli takıma seçiliyordu. İsfendiyar, Garbis, Rahmi de milli oldular.” Şükrü Ersoy da ilk kez 1950’de, Vefa forması giydiği sırada milli takıma seçilmişti. İlk maça çıktığı günü şöyle hatırlıyor: “Eskişehir Demirspor’da oynayan zamanın meşhur kalecisi Abdülkadir ile birlikte İsrail’le yapılacak maç için milli takıma seçildik. Ben o gece heyecandan uyuyamadım. Abdülkadir çok tecrübeliydi, o oynatılır diye düşünüyordum. Galip Abi beni hep yatıştırmaya çalıştı, ‘Yarın sen oynayacaksın,’ dedi. Maçtan iki saat önce yemek yedik. Yemekten sonra Ankara’da federasyonda tespit edip yazılarak zarfın içine konulan kadro açıklanacaktı. Ben heyecandan bekleyemeyip tuvalete gittim. O sırada kadro okunmuş. Galip Abi beni görünce ‘Sen oynuyorsun’ anlamında bir işaret yaptı.”

1956'da oynanan İstanbul-Peşte karmaları arasındaki maçta Puşkaş'ın
ayağından topu alırken.  Arkada Mehmet Ali Has görülüyor.
İsrail maçı hiç beklenmeyen bir neticeyle sonuçlanmış ve milli takımımız 5-1 yenilmişti. Bu maçtan bir hafta sonraysa Vefa Galatasaray’la oynamış ve tarihinin en parlak sonuçlarından birini almıştı. Şükrü Ersoy bir hafta arayla yaşadığı üzüntü ve sevinci anlatıyor: “İsrail’deki maçta 5-1 yenildik. Milli takımımız o zamana göre en iyi takımdı. Gündüzler, Rehalar gibi çok tecrübeli oyuncular vardı. Bir tek ben on dokuz yaşındaydım. Takım tecrübeliydi ama bir şekilde yenildik. Turgay da genç milli takımın kalecisiydi. Onlar Ankara’da Mısır’ı 3-1 yendiler. Türkiye’ye döndük ama beş tane yedim diye üzüntülüyüm tabii. Bütün arkadaşlar beni teselli ettiler. ‘Biz de Galatasaray’ı yeneceğiz ve Turgay’dan rövanşı alacağız merak etme,’ dediler. Hakikaten maçı 5-1 kazandık. Her gol attığımızda yanıma gelip, ‘Ne haber, daha atalım mı?’ diye soruyorlardı. Ben de ‘Atın tabii, daha beş olmadı,’ diyordum.”


1951-52 sezonu devam ederken Şükrü Ersoy askerliğini yapmak üzere Ankara’ya gitti ve askerlik bitince ilk göz ağrısı Fenerbahçe’ye döndü. “O zaman popüler futbolcular askeri takımlarda oynuyordu. Ben de iki sene Ankara’da Karagücü’nde oynadım. Askerden dönünce yine Fenerbahçe’ye katıldım. Erdal Abi o sırada sakatlanmıştı. Böylece tekrar kaleye geçme fırsatını yakaladım. O senelerde diğer kaleci Selahattin Ünlü ile rekabetimiz vardı. Daha sonra Özcan Arkoç geldi. Yıllar sonra ben Avusturya’ya gittiğimde onun oraya gelmesinde yardımım oldu.” Fenerbahçe’de beş şampiyonluk gören Şükrü Ersoy, bunların ilkini İstanbul Profesyonel Liginin1956-57 sezonunda yaşadı. “Galatasaray’ı bir bayram arifesinde 3-0 yenerek şampiyon olduk. Bir hafta önce İstanbulspor’la berabere kalmıştık. Son maçı Galatasaray ile oynayacaktık. Biz iki puan gerideydik. Yani Galatasaray’la berabere bile kalsak şampiyon olamıyorduk. O maçı 3-0 kazandık.”

1956-57 şampiyonu Fenerbahçe kadrosu. Ayaktakiler: Turhan Bayraktutan, Nedim Günar, Niyazi Tamakan, Şirzat Dağcı,
Lefter Küçükandonyadis, Şeref Has, Basri Dirimlili, Avni Kalkavan, Can Bartu, Necdet Çoruh. Oturanlar: Ergun Öztuna,
Selahattin Ünlü, Orhan Erkmen, Şükrü Ersoy, Seracettin Kırklar, Naci Erdem.
1954 yılında önce İspanya’yla yapılan Dünya Kupası elemelerinde, ardından İsviçre’de düzenlenen finallerde milli formayı giydi: “1954 dünya kupası elemelerinde bize İspanya düştü. İspanya o zamanın en büyük takımlarındandı, kadrosu çok güçlüydü. Madrid’teki maçta ben oynadım, 4-1 yenildik. Buradaki maçta biz yendik. O zaman gol averajı yoktu, üçüncü maç Roma’da oynandı. O maçta Turgay sakatlanınca çıktı. Orada bir kurtarışım vardır, arkadaşlarımın söylediğine göre çok iyi bir kurtarış yapmışım. Sonunda kura çekildi ve ilk kez dünya kupasına katılmaya hak kazandık. İlk maçı Almanya ile oynayıp yenildik. İkinci maçta Kore’yi yendik. İkisinde de Turgay oynadı. Puanlar eşit olunca bir kere daha Almanya ile oynadık. O maçta ben kaleciydim. Santrhafımız Kasımpaşalı Çetin sakatlanıp çıkınca on kişi kaldık ve 7-2 yenildik. Ben gayet üzgündüm. Tam otobüse binerken kapıda federasyon başkanı Ulvi Yenal duruyordu. ‘Kaldır kafanı,’ diye arkamı okşadı. ‘Şükrü senin bir kabahatin yok,’ dedi. ‘Ben kaleciliğimde altı gol yemiştim, en fazla gol yiyen kaleci unvanı bendeydi, bunca senedir bekliyordum sen beni geçtin, artık ben rahatladım,’ dedi. Ondan sonra ben beklemeye başladım. Yıllar sonra Polonya’ya ve İngiltere’ye 8-0 yenilince ben de rahatladım. Maçtan evvel futbolcular büyük heyecan duyar, strese girer ama maç başlayınca o sona erer. Kalecilik bambaşka bir yer. Bir başarı sonuna kadar gidip netice hâsıl olursa başarıya ortak oluyorsun ama kaybettiğin zaman bütün yük kalecinin üzerine kalıyor. Mesela 5-2 yensen bu bir galibiyettir ama iki tane nasıl yedi diye kaleci sorgulanır. O bakımdan kritik bir yer.”

Şükrü Ersoy'un evinin duvarında yer alan çeşitli milli takım fotoğrafları.
Kalecilerin konumunun bıçak sırtında olduğunu bir başka anısıyla şöyle ortaya koyuyor: “Bir gün yine bir maça çıkacağız. Soyunma odasında duşların yanına gidip ellerimi açarak dua etmişim. O zaman takımlar arasında büyük güç farkı vardı. 5-1, 6-0 gibi sonuçlarla yeniyorduk. ‘Allah’ım gol yiyeceksem top köşelere filan gitsin de kimse beni suçlamasın,’ demişim. Bunu sonradan arkadaşlar söyledi.” Fenerbahçe’de geçirdiği yıllara ait hoş bir anısını da şöyle anlatıyor: “Eskiden takım fazla değişmezdi. Onca sene oynadım, iki defa takım kaptanlığı yaptım. Ankara’da Ankaragücü ile oynuyoruz, takım kaptanı benim. Köprünün altından sahaya fırlayıp koşarak çıkardık. O şakacı Can bizim çocuklara, ‘Şükrü Abi fırlasın, biz arkasından koşmayalım,’ demiş. Ben döndüm arkaya, ‘Hazır mısınız çocuklar?’ diye sordum. ‘Hazırız’ cevabı alınca, ‘Hadi’ deyip fırladım. Sahanın ortasına gelip arkama bir baktım kimse yok, tünelin ağzında gülüşüyorlardı.”

Şükrü Ersoy, Can Bartu, Naci Erdem ve Basri Dirimlili.
Şükrü Ersoy Fenerbahçe kalesini 1961­-62 sezonu ortasına kadar korudu. 27 Ocak 1962’de oynanan Yeşildirek maçı onun Fenerbahçe formasıyla son resmi maçı oldu. “1962’de menisküs sakatlığı yaşadım. Tedaviden sonra Avusturya’dan bir teklif geldi. Eski hocamız Molnar orada çalışıyordu. Böylece Salzburg kulübüne transfer oldum ve beş sene de orada oynadım.” Ondan bir sene sonra Özcan Arkoç, ertesi yıl da Ergun Öztuna Avusturya’ya transfer oldu. Üç futbolcumuz bu ülkede başarılı maçlar çıkardılar. Şükrü ve Özcan bazı maçlarda birbirlerine rakip oldular.

Avusturya'da bir lig maçında.
Şükrü Ersoy Avusturya’da futbolu bıraktıktan sonra Köln’de bulunan ünlü Yüksek Spor Okuluna gitti ve dokuz ay süren antrenörlük kursuna katıldı. Kurs bitiminde Türkiye’ye döndü ve antrenörlük kariyerine başladı. “1967’de başlayan antrenörlük hayatımda ilk çalıştırdığım kulüp Balıkesirspor’du. Kulüp yeni kurulmuştu ve 2. Ligde ilk kez mücadele edecekti. Dolayısıyla ben Balıkesirspor’un ilk antrenörüyüm. Ondan sonra yirmiye yakın takımda çalıştım. Bunların arasında Fenerbahçe, 1. Lige yeni çıktığında Trabzonspor, Altay, Denizlispor, Manisaspor, Kayserispor gibi takımlar var."

Balıkesirspor'da bir idmanda.
"1991’de Futbol Federasyonuna katıldım ve genç milli takımın muhtelif kademelerinde vazife aldım. İlk kez bayan milli takımını kurdum. Antrenör kurslarında hocalık yaptım. Yeni bir branş olarak kaleci antrenörlüğü organize edilmişti. Onun kurulmasında görev yaptım. 2003’e kadar federasyonda görev yaptıktan sonra o tarihte emekli oldum.” Eşinin şu sözleri onun antrenörlük anlayışını da özetliyor: “Ben de futbolla yakından ilgileniyorum. Bazen antrenörlerle oyuncular takışıyorlar. Bu ihtilaf sonunda futbolcunun takımdan ayrılmasına kadar varıyor bazen. Şükrü’nün antrenörlük hayatında böyle şeyler olmadı. Mesela Manisaspor’u çalıştırırken bir oyuncusuyla tartışmışlardı. Fakat milli takıma oyuncu önermesi istendiğinde Şükrü önce onun adını verdi.”

Avusturya'da bir zamanların ünlü kalecisi Zamora ile
birlikte. Arkada Molnar görülüyor.
Kendi oynadığı dönemle bugünün futbolu arasındaki karşılaştırmayı şu sözlerle yapıyor: “Eskiden futbolda şimdiki kadar koşma, ikili mücadele yoktu. Futbolcunun estetik meziyetleri ön plana çıkar ve taraftarı cezp ederdi. Bu özellikler de Fenerbahçeli futbolcularda çok vardı. Büyük Fikret, Küçük Fikret, Naci, Cihat gibi oyuncular seyirciyi tatmin ederdi. Şimdiyse takım oyunu, ikili mücadele, pres, her tarafta kademe var. Futbolcunun kendi meziyetlerini fazla gösterme imkânı yok. Bizim zamanımızdan bugün olsa kim oynardı diye düşünüyorum, mesela bir Kadri Aytaç oynardı ama bir Metin Oktay, bir Can Bartu bu sistemde oynayamazdı çünkü bu kadar koşmazlardı. Eskiden ferdi meziyetler ön plana çıkıyordu, şimdiyse bir muharebe var.”

Başbakan Adnan Menderes 1956'da Macaristan'ı 3-1 yenen milli takım
oyuncularına birer kol saat hediye etmişti. Fotoğrafta Menderes'le birlikte
Saim Tayşengil, Turgay Şeren, Şükrü Ersoy, Ali Beratlıgil
ve Nazmi Bilge görülüyor.
Geçmişin zorluklarıyla bugünkü koşullar arasındaki farklar konusunda şunları söylüyor: “Bizden evvelki oyuncular daha büyük yokluk içinde oynamıştı. Hatta bize ‘siz iyisiniz, para alıyorsunuz,’ derlerdi. Ama şimdi futbolda anormal para var. Oynanana karşı verilen para çok daha fazla. Arada bu kadar anormal fark olmaması lazım diye düşünüyorum. Şimdiki imkânlar keşke o zaman olsaydı. Yollar bile günümüzde çok gelişti. Balıkesirspor’a antrenör olduğumda buradan Balıkesir’e sekiz saatte gidilirdi. O zamanlar bir Dinyakos ayakkabı vardı, onu da almak meseleydi. Biz kaleciler yün kazak giyerdik. Zaten ağırdı, yağmurlu havada suyu çekince iyice ağırlaşırdı. Konçlar desen öyle. Gençliğimde annemin verdiği eldivenlere pinpon raketlerinin üstündeki tırtıklı zemini kesip yapıştırırdım. O zaman da eldiven vardı ama şimdiki eldivenlerle kıyaslayınca çok ilkel kalıyordu. Aynı eldiveni sezon boyu kullanırdık. Saha zeminleri kötüydü. Eskiden yağmur yağınca saha kurusun diye kum dökerlerdi. Şimdi kulüpler yılda altmış dört maç oynamaktan yakınıyor. İşin bu, profesyonelsin; altmış dört de oynarsın, yetmiş dört de. Biz o zamanın şartlarında Cumartesi-Pazar maç yapardık. Biz sakatlandığımız zaman en büyük tedavi yöntemimiz, Bursa’da Çekirge’ye gidip kaplıca suyuna ayağımızı sokmaktı. Veyahut Reşat Abi’nin muayenehanesine giderdik. Sıcak ampullerle tedavi yapılırdı. Sıcak faydalı mı değil mi bilinmezdi. Ağır şekilde sakatlanınca da futbolu bırakırdık. Şimdiki antrenörlerin onlarca yardımcısı var. Maç izleyicisi ayrı, oyuncu izleyicisi ayrı, kaleci çalıştıranı, sakatları çalıştıranı ayrı.”

Şükrü Ersoy'un 30 Temmuz 1967'de Balıkesir'de yapılan jübilesine birçok
ünlü futbolcu katılmıştı. Soldan sağa: Turgay Şeren, Şükrü Ersoy, Selahattin
Torkal, Recep Adanır, Naci Erdem, Burhan Sargın, Basri Dirimlili, Ogün
Altıparmak, Candemir Berkman, Suat Mamat, Metin Oktay, Osman Göktan
ve Ergun Öztuna. (facebook.com/Mazideki Balıkesir - Altuğ Oymak ve
Asaf Güngören'e teşekkürler
)


Tüm bunlara rağmen futbol oynamaktan, kalecilik yapmaktan dolayı pişman değil. Son sözleri şöyle oluyor Şükrü Ersoy’un: “Şunu yapamadım diye hiçbir düşüncem yok. Kendi kapasiteme göre erişebileceğim her şeye eriştim.”

















1 yorum: