5 Aralık 2017 Salı

Şirzat Dağcı - Her Takımın Kadrosunda İsteyeceği Bir Santrfordu

Paşabahçe'nin yaşları 10 ila 15 arasında değişen çocukları Mektep Çayırı dedikleri sahada iki takım kurmuş, maç yapıyorlardı. Heyecanın iyice zirveye çıktığı, çocukların kendilerini oyuna kaptırdığı bir anda, gür bir ses ortalığı inletti: "Şirzaaat!" Çocuklardan biri, bu sesi duyunca topu kaptığı gibi sahanın dışına doğru yürümeye başladı. Böylece maç sona ermişti, zira top onundu. Çocuklardan bir ikisi, "Bari topu bırak, maç bitince biz eve getiririz," diyecek oldular ama o, "Olmaz, babam topu görmezse kızar," diye kesin bir ifadeyle bu ihtimali de ortadan kaldırıp evin yolunu tuttu.

Birkaç yıl içinde yıldız bir santrfor olacak topun sahibi çocuk, yani Şirzat Dağcı, 1932'de Paşabahçe'de dünyaya geldi. Babası Hasan Nevzat Bey, Beyoğlu'nda komiserdi. Ondan sadece iki çocuğu değil, bütün semt sakinleri çekinirdi. Onun babası Hafız Ahmet Efendi'nin, Topkapı Sarayı'nda hafızlık yapmanın yanında Mısır Çarşısı'nda dükkânı vardı. Şirzat'ın ailesi yedi göbek Paşabahçeliydi. Komiser Hasan Bey, oğlunun top oynamasından pek hoşlanmıyordu. Zaten o topu Şirzat'a sünnet düğününde dayısı hediye etmişti. Baba korkusuna rağmen her fırsatta topu kaptığı gibi soluğu Mektep Çayırı'nda alıyordu küçük Şirzat.


İlkokul ve ortaokulu Paşabahçe'de okudu. O yılların Paşabahçe'si, Boğaz'ın iki yakasına dizilmiş her semt gibi, büyük ölçüde kendi içine kapalı, bütün sakinlerinin birbirini tanıdığı, dış dünyayla irtibatını Şirket-i Hayriye vapurlarıyla sağlayan küçük bir yerleşimdi. Ellili yıllarda vapurun yanına yeni bir vasıta daha eklenmişti. Üsküdar'a birkaç saatte bir sefer yapan halk otobüsüydü bu. Semt sakinleri arasında bir tek doktor Sadettin Bey'in otomobili vardı. Şirzat, ortaokulu bitirdikten sonra eğitimine Boğaz'ın karşı kıyısında, Arnavutköy'deki Boğaziçi Lisesi'nde devam etti. Onun lise öğrencisi olduğu yıllarda, yine Paşabahçeli olan Mehmet Ali Has, Fenerbahçe'de oynuyordu. Arkadaşlarının ısrarı üzerine bir gün takım arkadaşı Lefter'i Paşabahçe'ye getirmesi semt tarihinin unutulmaz olayları arasına girmişti. Semt sakinleri adeta reisicumhur gelmiş gibi sahile toplanmış, Cevher Özden'in ailesinin sahibi olduğu gazinoda bilardo oynayan Lefter ile Mehmet Ali'yi mekânın pencerelerinden izlemişti.
O tarihî günde Mehmet Ali ile Lefter'i seyredenler arasında bulunan Şirzat Dağcı'nın futbol hayatı, doğup büyüdüğü semtin takımı Paşabahçe'de başlamıştı. Fakat kulüp henüz federe olmamıştı, dolayısıyla resmî olarak maçlara katılamıyordu. Zaten mahallesinin takımında çok fazla kalmadı. Güçlü fiziği ve attığı gollerle dikkati çekince, bir kez daha Boğaz'ın karşı kıyısına geçti. İlk lisansının çıktığı Büyükdere kulübü, o tarihlerde Beşiktaş'ın pilot takımı gibiydi. Büyükdere'de oynarken başından ilginç bir olay geçti. Artık federe olmuş Paşabahçe kulübünün, yılbaşı gecesinin ertesi günü amatör kümede maçı vardı. Maç henüz tahta tribünlü halini muhafaza eden Fenerbahçe Stadı'nda oynanacaktı. Lakin takımın Kadıköy'de oturan santrforu henüz evine dönmemişti. Arkadaşlarını seyretmeye gelen Şirzat'ın tipi, santrfora çok benziyordu. Böylece sorun halledildi; Şirzat sahaya çıktı ve gol de atarak semtinin takımının galip gelmesini sağladı.
1954-55 sezonunu Büyükdere'de geçiren Şirzat Dağcı, 1955-56 sezonunda Paşabahçe'nin komşu semti Beykoz'a transfer oldu. Milli Lig'in henüz kurulmadığı o tarihte, sarı-siyahlı takım İstanbul Profesyonel Ligi'nde mücadele ediyordu. Onunla birlikte takıma yeni katılan isimler Kadırgalı genç kaleci Necmi Mutlu ve dünya dördüncüsü genç milli takımda oynayıp Beşiktaş'a gelen, ancak sakatlanınca gözden çıkarılan sol haf Erdoğan Gürhan'dı. Santrhaf Ekerbiçer, İsmet Berberoğlu, Katır Nusret gibi isimlerse takımın tecrübeli kısmını oluşturuyordu. Beykoz formasıyla ilk resmî müsabakasına Fenerbahçe maçında çıktı Şirzat ve 1-1 biten maçta takımının golünü kaydetti. Spor tarihçisi Cem Atabeyoğlu, yıllar sonra Hayat Spor dergisinde, "Çiçeği burnunda bir futbolcu olmasına rağmen atak futbolu ve sert şutlarıyla daha ilk maçta dikkatimi çekmişti," diye yazıyordu.
Profesyonel ligdeki ilk sezonunda Beykoz'un bütün maçlarında yer alıp, oynadığı futbolla büyük takımların transfer listesine girmişti Şirzat Dağcı. Beşiktaş ve Fenerbahçe kulüpleri 1956 yazında onu almak için büyük bir çekişme yaşadılar. Sonunda bu yarışı kazanan Fenerbahçe oldu. Son üç sezonda şampiyon olamayan Fenerbahçe, Macar antrenör Laszlo Szekelly yönetiminde iddialı bir kadro kurmuştu. Kaderin garip bir cilvesi olarak, Şirzat sarı-lacivertli formayla ilk resmî golünü, ligin ikinci haftasında Beykoz'a attı. Üstelik eski takımına bir değil, iki gol birden atmıştı. Beykozlu taraftarlar maçtan dönüşte, vapur Paşabahçe iskelesine yanaştığında onun aleyhine tezahürat yaparak öfkelerini çıkardılar. 1956-57 sezonunda Galatasaray'la büyük bir çekişme yaşayan Fenerbahçe, ligin son haftasında iki puan geriden takip ettiği ezeli rakibini 3-0 yenerek averajla şampiyon oldu. Böylece Şirzat Dağcı yeni takımında ilk sezonunda şampiyonluk sevinci yaşamıştı.

Ertesi sezon Fenerbahçe aynı başarıyı gösteremedi ve Galatasaray'ın ardından ligi ikinci sırada tamamladı. Lakin Şirzat Dağcı futbol hayatının en ilginç maçlarından birini o sezonda oynadı. 30 Mart 1958'de, Ankara'da Fenerbahçe ile Galatasaray arasında oynanan Başvekil Kupası maçında Şirzat ilk yarıda gol atarak takımını 1-0 öne geçirdi. İkinci yarıda Metin Oktay'ın attığı golle maç 1-1 sona erdi. Fakat dostluk havası içinde geçen maçın bitiminde, uzatma oynatılmasını istemeyen iki takımın kaptanı, kupanın paylaşılmasını teklif etti. Bunun üzerine devrin başbakanı Adnan Menderes kupayı takım kaptanları Turgay Şeren ve Naci Erdem'e teslim etti. Başvekil Kupası daha sonra ortadan ikiye bölünerek iki ezeli rakibe verildi.

Şirzat Dağcı Fenerbahçe'de sadece iki sezon oynadı. Bu kısa süreye rağmen oynadığı resmî ve özel toplam 90 maçta attığı 71 golle inanılmaz bir istatistiğe ulaşarak, sarı-lacivertli kulübün tarihinde müstesna bir yere sahip oldu. Bu kadar başarılı olmasına rağmen Fenerbahçe'den çok erken ayrılmasının sebebi, futbol tarihimizin efsanevi futbolcusu Lefter'le kavga etmesiydi. Yaşanan tatsız hadisenin ardından verimli olamayacağını düşünerek Fenerbahçe'den ayrıldı ve 1958-59 sezonunda Beykoz'a döndü. İstanbul Profesyonel Ligi'nin son sezonunda döndüğü sarı-siyahlı kulüpten bir daha ayrılmadı Şirzat. Kulübün Milli Lig'de ve daha sonraki adıyla Türkiye Birinci Ligi'nde yer aldığı sekiz sezonda en çok forma giyen oyunculardan biri oldu. Türkiye'nin en eski kulüplerinden biri olan Beykoz 1965-66 sezonunda son kez Birinci Lig'de oynarken sadece rakipleriyle değil, çeşitli zorluklarla da mücadele ediyordu. Beykoz 1 Ocak 1966'da, Ali Sami Yen Stadı'nda oynanan ilk Türkiye Ligi maçı için Ankaragücü karşısına çıkarken, oyuncuların sırtında Mecidiyeköy kulübünden ödünç alınan formalar vardı. Yöneticiler maddi sıkıntılarla boğuşan kulübü terk ederken kapısına da kilidi vurup gitmişlerdi. Şirzat Dağcı o sene birçok maça hem oyuncu, hem antrenör, hem idareci olarak çıktı.

Bu güçlüklerin doğal sonucu olarak Beykoz Türkiye İkinci Ligi'ne düştü. Fenerbahçeli takım arkadaşı Ergun Öztuna'nın, "Her takımın kadrosunda isteyeceği bir santrfordu," dediği Şirzat Dağcı son kez 1966-67 sezonunda takımının formasını giydikten sonra futbolu bıraktı. Sürati, hırsı, mücadeleci yapısı, güçlü fiziğiyle aslında daha birkaç sene oynayabilecek enerjiye sahip olsa da, saha dışındaki zorluklarla boğuşmak onu yıpratmıştı. Cem Atabeyoğlu onun futbolcu kişiliğini şöyle tarif ediyordu: "Kendisine hedef olarak karşı kaleyi alır, oraya en kestirme yoldan ulaşıp sonuca varmak yolunda ne gerekiyorsa onu yapardı. Kendisini bu yoldan alıkoymak isteyen tekmeye, itme-kakmaya aldırış etmez, kendisine böyle davrananlara en ufak bir karşılık dahi vermeden golünü çakmaya bakardı. Bu hırs ve enerji küpü insanın kendisine atılan insafsız tekmeler karşısında gösterdiği aşırı soğukkanlılık cidden ilginçti. Şirzat iki ayağı ile de iyi vururdu topa. Hem sert, hem de isabetli şut atardı. Özellikle yerden sert şutlarla kalecileri avlamayı tercih ederdi. İyi kafa da vururdu. Maç boyunca atak üzerine atak tazeleyip rakip defansları hırpalar dururdu. Defanslar yorulup hırpalanır, fakat Şirzat yorulmak nedir bilmezdi. Nefesi iyiydi ve bu nefesini maç boyunca en iyi şekilde ayarlamasını bilirdi. Bence onun en büyük özelliklerinden biri de körükleri kıskandıran nefesi idi."

Futbolu bıraksa da kulübünü bırakmamıştı Şirzat Dağcı. Uzun yıllar boyunca antrenör, umumi kaptan, şube sorumlusu olarak sarı-siyahlı kulübe hizmet etti. Bu dönemde, futbol dışındaki ikinci tutkusu olan politikaya ağırlık verdi. Uzun yıllar Adalet Partisi İstanbul teşkilatında faal olarak çalıştı, yönetimlerde görev aldı. İstanbul Belediyesi meclis üyesi seçildi. 1984 yerel seçimlerinde DYP'nin Beykoz belediye başkan adayı oldu. Politikaya girmesine, yukarıda anlattığımız 1958'deki Başvekil Kupası maçı sebep olmuştu. Maçtan sonra topluca fotoğraf çekilirken, Adnan Menderes yanındaki Şirzat'a, "Senin gibi cansiperane, tekmeye kafa uzatan adamlara bizim partimizde ihtiyacımız var," demiş, "Yarın meclise gelin, görüşelim," diye davet etmişti. Ertesi gün birkaç arkadaşıyla meclise giden Şirzat Dağcı Demokrat Parti'ye üye olmuştu.

Uzun yıllar boyunca, önce tozlu topraklı, çamurlu sahalarda, ardından siyaset ortamında rakipleriyle mücadele eden Şirzat Dağcı, yakalandığı amansız hastalığa kısa sürede yenik düştü. Mide kanserine yakalandığını eşi ve çocuklarından saklamıştı. Lakin bir gün mide kanaması başladı. Paşabahçe'de yürüyerek gittiği hastaneden Göztepe'ye nakledildi. Hemen ameliyata alınsa da artık çok geçti. 18 Kasım 1995'te hayata veda ettiğinde henüz 63 yaşındaydı.  

Yazının fotoğraflı şeklini okumak için lütfen aşağıdaki linki tıklayın:

17 Kasım 2017 Cuma

Hakkı Olaç - İzmir'in Unutulan Futbolcusu

Futbol tarihimizde, İzmir'de yetişen ve oynadıkları kulüplerin simgesi olmuş futbolcular denince akla üç isim gelir: Vahap Özaltay, Sait Altınordu ve Fuat Göztepe. Oysa, onların oynadığı dönemde ismi anılması gereken  bir İzmirli futbolcu da Hakkı Olaç'tır. Onun talihsizliği, kuruluşundan itibaren  uzun yıllar Göztepe'de oynamasına rağmen,  daha sonra futbol hayatını İstanbul'da sürdürmesi olmuştur. İstanbul kulüplerinde oynadığı dönemde İzmirli Hakkı olarak tanınmış, futbolu bıraktıktan sonra bile uzun yıllar bu isimle anılmıştır. Ancak bu süreç, onun İzmir futbol tarihindeki önemli yerinin unutulmasına yol açmıştır. Siyaset ve bürokrasinin spora müdahalesiyle kurulan iki takım Güneş ve Doğanspor'da kısa sürelerle forma giymesi de Türk spor tarihi açısından ilginç bir nottur. Hakkı Olaç hakkında hatırlanması gereken bir diğer husus, onun resmî açıdan Göztepe'nin ilk milli futbolcusu olmasıdır. Bunun detayına girmeden önce, İzmirli Hakkı'nın çocukluk yıllarından ve futbola nasıl başladığından bahsedelim.


Yazının devamını okumak için lütfen tıklayın:

27 Ekim 2017 Cuma

Semih Tüzün - Hava Toplarının Hakimi

Futbol tarihimizde yetenekli olduğu halde sakatlık yüzünden sahalara erkenden veda etmek zorunda kalan nice futbolcudan biri Semih Tüzün. Eyüp’te başlayan futbol yaşamında, nice İstanbullu genç futbolcu gibi onun yolu da Ali Mortaş’la ve İstanbulspor’la kesişmiş. Kısa bir Fenerbahçe macerasının ardından son durak İzmirspor olmuş. Lakin bitmek bilmeyen sakatlıklar sonucu otuzuna varmadan futbolu bırakmış. Hayat hikâyesini ondan dinliyoruz: “1940’ta Eyüp’te doğdum. Aile büyüklerimizi Kazım Karabekir Paşa Kars’tan getirmiş. Besteci Ferit Tüzün benim amcamın oğludur. Benim babam posta müvezziiydi. Babaları Feshane fabrikasının başkatibiymiş. Babam 16 yaşındayken babasını kaybedince Kazım Karabekir Paşa onu postaneye sokmuş. Biz iki erkek iki kız, toplam dört kardeştik. En büyükleri benim. Top oynamaya çocukken mahalle arasında başladık. Eyüp’te Celal Hoca vardı, takımın malzemecisiydi ama bizi yetiştiren o. Genç takıma bakardı. Vefa’da malzemecilik yapmış, orada da çok adam yetiştirdi. Beni de 16 yaşındayken Eyüp genç takımına aldı. Oradan İstanbulspor genç takımına geçtim.”




Yazının devamını okumak için lütfen tıklayın:

http://dinyakos.com/2017/10/27/semih-tuzun-hava-toplarinin-hakimi/

16 Ekim 2017 Pazartesi

Erdoğan Albayrak: Beykoz Formasını Giymek Büyük Olaydı


Ağzına kadar orkinoslarla dolu bir dalyan. 30 kiloluk kılıçbalıkları. Fazlalığı yüzünden kedilere verilen lüferler. Bütün bunlar asırlar öncesine değil, 1950’lerin Beykoz’una ait olağan manzaralar. O yıllarda Beykoz’un balıkları ve paçası kadar sporcuları da meşhur; denizinden kürekçiler ve yüzücüler, çayırından futbolcular yetişmiş. Çoğu zaman da bu dalların hepsiyle uğraşmış sporcular. Bunlardan biri de Erdoğan Albayrak. Beykoz’un Türkiye Birinci Ligi’ndeki son yıllarında başlayan futbol hayatı boyunca sadece sarı-siyahlı formayı giymiş. Üçüncü Lige düşüş üzüntüsünü de yaşamış, tekrar İkinci Lige çıkış sevincini de. Beykoz formasını en uzun giyen sporculardan olan Erdoğan Albayrak, 1944 doğumlu olmakla birlikte o yıllarda sıkça görüldüğü gibi nüfusa 1946 doğumlu olarak kaydedilmiş. Beykoz camiası tarafından “Çakal Erdoğan” lakabıyla tanınması, çocukluğunda bir arkadaşıyla girdiği bahçede çaldığı eriklerin çakal eriği olmasından kaynaklanıyormuş.

Çocukluk günlerini ve spora nasıl başladığını şöyle anlatıyor Erdoğan Albayrak: “Çocukluğum  Beykoz Çayırı’nda top oynayarak geçti. Beykoz tarlaydı o zamanlar. Futbolcu yetişirdi buradan. Pazar günleri çayırda oynamak için yer bulamazdık, o kadar çok takım vardı. Ben minik takımda kaleciydim o zamanlar. Hem yüzüyordum, hem kalecilik yapıyordum. 1956’da Beykoz kulübünde ilk lisansım yüzücü olarak çıktı. Ben yüzme yarışlarına giriyordum. Üç sene yüzücülük yaptım. Kelle İbrahim bizim elimizden tuttu, Sıraselviler’de Beden Terbiyesi İl Müdürlüğü vardı, oraya götürdü. Doktor Fenerbahçe kulübünün doktoru Reşat Dermanver’di. Bizi üstünkörü muayene etti. ‘Tamam lisanslarınız çıkacak,’ dedi. Kelle İbrahim’le biz on tane ufacık çocuk döndük Beykoz’a. O aralar biz devamlı İstanbul şampiyonu oluyorduk yüzmede. Gençler ve ortalarda Beykoz alıyordu şampiyonluğu. Bir tek büyüklerde Galatasaray alıyordu, o da Yılmaz Özüak ve Engin Ünal sayesinde oluyordu. İkisi takımı sürüklüyordu. Onları geçecek adam yoktu. Yarışlar Moda’da, Ortaköy’deki Lido havuzunda – ki sonra orası Yüzme İhtisas Kulübü oldu, bazen Galatasaray Adası’nda yapılıyordu. Heybeliada’da İstanbul şampiyonası oluyordu. Moda’daki yarışlar denizde olurdu. Kazıklı iskele vardı, 50 metre karşıdan karşıya yüzüyorduk. Beykoz’da da kulübün önü denizdi zaten, hemen oradan atlıyorduk. İdman için şamandıraya gidiyorduk, sarayın oraya gidiyorduk, vapur iskelesine geliyorduk. Vapura çıkıyorduk, Paşabahçe’ye giderken kulübün önüne geldi mi atlıyorduk.”


Yazının devamını okumak için lütfen tıklayın:

http://dinyakos.com/2017/06/04/erdogan-albayrak-beykoz-formasini-giymek-buyuk-olaydi/

Nurettin Terzi: İzmirspor'da Hep Lokal Takımlardan Gelen Futbolcular Oynardı

Nurettin Terzi, en parlak dönemini ellili yıllarda yaşayan İzmirspor’un temel oyuncularından biriydi. Futbol camiasında, askerliğini deniz eri olarak yaptığı için “Donanma Nuri” veya sarı saçları nedeniyle “Sarı Nuri” olarak tanınıyordu. Hem üst üste iki şampiyonluk kazanılan İzmir mahalli liginde, hem de üç büyüklerin ardından dördüncü olunan Milli Lig’de mücadele etmişti. Kulüp tarihinin bu başarılı döneminde pay sahibi olmasına rağmen, henüz çok genç yaşlarda çalışmak zorunda kaldığı için futboldan erken denebilecek bir yaşta kopmuştu. Hatay Caddesi’ndeki evinde dinlediğimiz hayat hikayesi, o yıllardaki şartların sadece futbolda değil, hayatın her alanında zor olduğunu hatırlatıyordu:

“1930 doğumluyum. Aslen Karadenizliyim, Rizeliyim. Ben yedi yaşındayken İzmir’e geldik. Babam burada kayıkçılık yapıyordu. O zaman yabancı gemiler, şilepler filan geliyordu. Kayıkçılar gemiden inen yolcuları alıp Pasaport’taki gümrüğe getiriyorlardı. Şimdiki gibi iskeleye inme filan yoktu. Rize’de geçinemeyince buraya gelip bu işi yapmış. Bir müddet sonra babamız bizi tekrar göndermek istedi memlekete fakat rahmetli annem kalmak için diretti. ‘Ben çocuklarımı burada yetiştireceğim,’ dedi. Biz altı kardeştik. 1946 senesinde abimi 19 yaşındayken veremden kaybettik. Ondan evvel de beş yaşında bir kız kardeşimi zatülcenpten kaybettik. Şimdi hayatta İstanbul’da yaşayan bir kız kardeşim bir de ben kaldık. Neticede annemin diretmesiyle İzmir’de yaşamaya devam ettik. İzmir’e geldiğimizde Hatay tarafına yerleşmiştik. O zaman şimdiki cadde yoktu. Mısırlı Caddesi denirdi.  Üçyol’daki Bayramyeri’nin oradan İzmirspor sahasının olduğu yere kadar yollar vardı. Ondan sonra bu tarafa gelirken taşlık, patika bir yol gelirdi. Fazla ev de yoktu. İzmirspor sahası eskiden beri vardı, Talebe Çayırı denirdi. Yakında bir taş ocağı vardı. Hatta biz antrenman yaparken dinamit patlatırlardı.”


Yazının devamı için lütfen tıklayın:

http://dinyakos.com/2017/06/28/nurettin-terzi-izmirsporda-hep-lokal-takimlardan-gelen-futbolcular-oynardi/

11 Ekim 2017 Çarşamba

Gürsel Aksel - Top Oynamayı ve Göztepe'yi Çok Sevmişti



Göztepe takımı 1955 yılında bir gün, Manisa Gençlik takımıyla bir maç yapmak üzere Manisa'ya gelmişti. Henüz ne Milli Lig'in, ne de her vilayette birkaç amatör kulübün birleştirilmesiyle oluşturan profesyonel kulüplerin kurulduğu yıllardı. Birbirine yakın şehir ve kasabaların takımları,  o yıllarda zaman zaman böyle özel maçlar yapıyordu. Bu karşılaşmanın amacıysa, Manisa milletvekili Cevdet Özgirgin'in Göztepe kulübünde idareci olan arkadaşlarına tavsiye ettiği iki genç kardeşin izlenmesiydi. Göztepe takımında hem sol bek olarak oynayan hem de antrenörlük yapan Ruhi Karaduman, kendi kardeşi Erol'un da oynadığı rakip takımla yapılan maçta, dikkatini tavsiye edilen iki genç kardeşe vermişti. Özellikle küçük kardeşin topa çok hakim olduğunu fark etti. Topu istediği noktaya rahatça atıyor, yeri geldiğinde kıvrak çalımlarla rakibini şaşkına çeviriyordu. Kafile İzmir'e dönünce Ruhi Karaduman, tavsiye edilen kardeşleri beğendiğini, alınmaları gerektiğini Göztepeli idarecilere bildirdi. Sezon bitiminde umumi kaptan Zeki Çırpıcı ve iki arkadaşı Manisa'ya giderek genç kardeşlerle anlaştılar. Böylece Güler ve Gürsel Aksel 1955 yazında Göztepeli oldular.


Yazının devamını okumak için lütfen aşağıdaki linki tıklayın:

http://dinyakos.com/2017/10/11/gursel-aksel-top-oynamayi-ve-goztepeyi-cok-sevmisti/

19 Eylül 2017 Salı

Necdet Niş: Boğaz Köprüsünden Parasız Geçen Bir Reisicumhur Vardı, Bir de Didi

Çoğu futbolsever Necdet Niş adını muhtemelen ilk kez 1974'te, Fenerbahçe teknik direktörü Didi'nin yardımcılığına getirildiği zaman duymuştur. Bu dönemde kazandığı ününü, yetmişlerin ikinci yarısında Altay teknik direktörü olarak pekiştirdi Necdet Hoca. Ardından Sakaryaspor'da kazandığı parlak başarılar geldi. İki kez Türkiye Birinci Ligi'ne çıkardığı takıma bir de Türkiye Kupası kazandırdı. Özetle, yerli çalıştırıcılar içinde en başarılı ve en şöhretli olanlardan biriydi. Lakin teknik direktör olmadan önce futbolcuydu Necdet Niş. Futbol hayatını tek bir kulüpte, Hacettepe'de geçirmişti. Onunla görüşmeden önce bu yönünü biliyordum ama, çocukluğunun Hacettepe'si ve Ankara'sı hakkında o kadar zengin detayı ondan dinleyeceğimi doğrusu ummuyordum. Necdet Niş'le söyleşimizin ilk bölümünde, hayatının bu ilk dönemi ve ailesinin kökleri konusunda anlattıklarını araya fazla girmeden aktarıyorum:


"1937 doğumluyum. Doğma büyüme Hacettepeliyim. Şimdi Hacettepe Üniversitesi'nin olduğu yer eskiden mahalleydi. Tepelik bir yerdi. Muhtelif girişleri vardı. Mesela demiryolunun geçtiği Kurtuluş ve Sıhhiye tarafında köprüden girişler vardı. Yukarıda Samanpazarı tarafından girişleri vardı. O zaman Ankara'nın meşhur kabadayılarının yetiştiği yerdi Hacettepe. O dönemlerde Ankara'da Hacettepe, İstanbul'da Kasımpaşa, İzmir'de de Eşrefpaşa, kabadayılarıyla meşhur yerlerdi. Mesela siz bana ziyarete geliyorsunuz diyelim. O giriş yerlerinde önünüzü keserler, 'Nereye gidiyorsun?' diye sorarlardı. 'Necdet'e gidiyorum,' dediğiniz zaman bana kadar getirirler sizi. Ben eğer, 'Ooo, hoş geldin,' diye karşıladıysam tamam, ama eğer 'Sen kimsin?' diye sorarsam gittin. Öyle bir yerdi Hacettepe. Büyük bir dayanışma vardı."



Yazının devamını okumak için lütfen linki tıklayın:

21 Ağustos 2017 Pazartesi

Tarık Gençay - İzmirspor'un Gelmiş Geçmiş En İyi Futbolcusuydu

Futbolumuzun henüz her şehrin kendi mahalli ligi içine hapsolduğu kırklı ve ellili yıllarda, A milli takımımızın kadrosu İstanbul kulüplerinin oyuncularından oluşuyordu. Daha doğrusu, İstanbul'un "üç büyükler" adı verilen takımları dışında bazen Vefa, İstanbulspor gibi kulüplerden birer oyuncu milli takıma girebiliyordu. İşte bu dönemde, milli takımın bu çok dar muhitine İstanbul dışından girebilmeyi başaran nadir oyunculardan biri İzmirsporlu Tarık Gençay'dı.

1926 yılında, İzmir'in Eşrefpaşa semtinde doğmuştu Tarık Gençay. İzmir futbolunu  ayrıntılı biçimde bilmeyenler için belirtelim; İzmirspor'un da doğum yeriydi Eşrefpaşa. Üçü erkek, ikisi kız, beş kardeşin en büyüğü olan Tarık'ın futbolla tanışması, o devirlerdeki bütün yaşıtları gibi, mahallenin boş arsalarında ve sokaklarında bezden toplarla yapılan maçlarla gerçekleşmişti. Belediyede memur olan babası,o yıllardaki yaygın tavrın aksine, oğullarının futbol oynamasına kızmıyor, hatta teşvik ediyordu. Ne var ki, babanın memur maaşı, yedi nüfuslu ailenin geçimine yetmediği için Tarık daha orta birde okurken okulu bırakıp çalışmak zorunda kalmıştı. 



Yazının tamamını okumak için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız:
http://dinyakos.com/2017/08/21/tarik-gencay-izmirsporun-gelmis-gecmis-en-iyi-futbolcusuydu/

10 Ağustos 2017 Perşembe

Erhan Arslan: Tekirdağ'ın Nüfusu 30 Bindi, Sevilla'daki Maçta 75 Bin Kişi Vardı

Henüz 17-18 yaşlarındayken, Türkiye Üçüncü Ligi'nde mücadele eden Tekirdağspor'un kalesini memleketin taşlı, tozlu, çamurlu sahalarında koruyan Erhan Arslan, kendini bir anda Sevilla'nın 75 bin kişilik stadyumunda, İspanya olimpik milli takımının karşısında bulmuştu. O maçta ve Adana'daki rövanşta sergilediği başarılı performans, ona henüz 20 yaşını doldurmadan Türkiye Birinci Ligi'nin yolunu açmıştı. Adanaspor'da başladığı bu yolculukta, daha sonra Kocaelispor, Sarıyer ve Bursaspor'un kalesini korudu. Tekirdağspor kalesine geçmeden önceki hayatını şöyle anlatıyor Erhan Arslan: "13 Kasım 1956'da Tekirdağ'da doğdum. 13 Kasım Tekirdağ'ın kurtuluşudur. Annem fener alayından gelmiş, ben doğmuşum evde. Ben dört çocuğun ikincisiyim. Varlıklı bir ailenin çocuğu değildim. Babam o zaman Köy Hizmetleri'nde çalışıyordu. Ben çocukken hep bir meslek sahibi olmamı istiyordu. O yüzden uzun zaman gizli gizli top oynadım. İlkokula giderken koyu bir Beşiktaş taraftarıydım. O zamanlar gazeteler ağaca asılırdı. Pazartesi günleri okula giderken spor sayfalarını okuyordum. Necmi, Fethi, Erkan, Kuzman, Büyük Ahmetli Beşiktaş haberlerini okumaktan sınıfa her Pazartesi geç gidiyordum.  Her semtin kalecisiydim ben. Bizde öyle ayrım yapılmazdı. 'Bizden oyna sen bu hafta,' 'Turnuva maçlarımız var, bize gel,' derlerdi. O zaman Tekirdağ'ın nüfusu fazla değil. Herkes birbirini tanıyor. Arsalar çok bol. Akşam okuldan çıkınca veya okula gitmeden önce sürekli maç yapardık. O kadar gizli bahçemiz vardı ki. Süleyman Paşa İlkokulu vardı, Namık Kemal Lisesi vardı. Bir yığın arsalar vardı top oynayacağımız. Mesela benim evime yakın mezarlık yeri vardı, eski mezarlık. Yokuş olmasına rağmen orada akşama kadar top oynuyorduk mahalle arkadaşlarımızla."


Yazının devamını okumak için aşağıdaki linki tıklayın:

http://dinyakos.com/2017/08/10/erhan-arslan-tekirdagin-nufusu-30-bindi-sevilladaki-macta-75-bin-kisi-vardi/

27 Temmuz 2017 Perşembe

Arif Gümüşçeviren: Gece Maçı Oynayamadım, İçim Yanar

Birkaç yıl önce, Erkan Velioğlu'yla eski Altınordu kadrolarının fotoğraflarına bakıyor, onun yardımıyla isimleri not alıyorduk. Bu fotoğraflardan birinde, "Gol Yap Arif" isminin dikkatimi çektiğini görünce, "İyi bir golcüydü," diye eklemişti rahmetli Erkan abi. Ülküspor'dan Altınordu'ya gelmiş, fakat sakatlanıp genç yaşta futbolu bırakmıştı. Sakatlık illeti yüzünden en verimli çağında futbolu bırakmak zorunda kalan nice talihsiz oyuncu arasına katılan "Gol Yap" Arif'i tanıma ve hayat hikayesini öğrenme arzum nihayet birkaç ay önce, sıkı bir Altınordu taraftarı olan Gökhan Tansuğ sayesinde gerçekleşti. Arif Gümüşçeviren'le zengin fotoğraf albümünün eşliğinde keyifli bir sohbet yaptık. Oynadığı ilk büyük kulübün İzmirspor olduğunu öğrendiğimiz bu sohbette, çocukluk yıllarına dair anlattıkları,  o günlerin kıt imkânlarına rağmen ne zengin bir futbol ortamı olduğunu ortaya koyuyor:



Yazının devamını okumak için lütfen tıklayın: 

14 Temmuz 2017 Cuma

Tezcan Ozan: Biz Türk Futbolunun Kobaylarıydık

Hepsi çeşitli kulüplerde futbol oynamış bir babası ve üç amcası olan bir çocuk. Üstelik babası onu küçük yaşlardan itibaren sürekli maçlara götürmüş. Bu durumda çocuğun da büyüyünce futbolcu olmasının kaçınılmazlığını takdir edersiniz. Beşiktaş'ın 70'li yıllardaki golcüsü Tezcan Ozan işte böyle bir ortamda yetişmiş. 15 Kasım 1950'de Ankara'da dünyaya gelen Tezcan Ozan, ailesindeki sporcuları ve kendisinin futbola nasıl başladığını şöyle anlatıyor:


Yazının devamını okumak için tıklayın:

Tuna Güneysu - Belgrad'da Fenerbahçeli Oldu

İstanbul'un henüz beton istilasına uğramadığı yıllarda,  hemen her semtinde top oynamaya elverişli sahalar vardı. Amatör kümeler, üçüncü ve ikinci ligler bir yana, Türkiye Birinci Ligi'nde top koşturan pek çok futbolcu da bu sahalardan yetişmişti. Bunlardan biri de Fenerbahçe ve Sakaryaspor'dan tanıdığımız Tuna Güneysu'ydu. Kendisinin yetiştiği Dolapdere'deki Yenişehir sahası hakkında anlattığı zengin ayrıntılarla dolu anıları, günümüzde neden fazla yıldız futbolcu yetişmediğinin de ipuçlarını veriyor:  



Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz:

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Koço Kasapoğlu: Ada Dünyanın En Güzel Yeriydi

Büyükadalı berber Niko ve  karısı Efrosini'nin dördüncü çocukları 15 Kasım 1935'te dünyaya gözlerini açtı. Konstantinos adıyla vaftiz edilen bebek büyüyüp sokağa çıkacak yaşa geldiğinde, günlerini evlerinin bulunduğu Karanfil semtindeki arsalarda top oynayarak geçirmeye başladı. O dönemde sokaklarda, arsalarda oynaya oynaya kendini yetiştiren nice İstanbullu çocuk gibi çok iyi bir futbolcu oldu. Birkaç yıl içinde yıldızlaştı ve İstanbulspor'un unutulmaz futbolcularından Koço Kasapoğlu olarak futbol tarihimize geçti.


Şimdi zaman yolculuğunda 80 yıl kadar ileriye atlayalım. 2014 sonlarında, ülkemizin spor tarihi araştırmalarına büyük katkısı olan Cem Pekin'den bir mesaj almıştım. İstanbul Erkek Liseliler Eğitim Vakfı eski başkanı Ender Ciner'in, İstanbulsporlu Kasapoğlu'yla bir video röportajı yapılması önerisini iletiyordu. Benim de uzun zamandır, İstanbul'dan göçüp Yunanistan'a yerleşmiş eski futbolcularla görüşme hayalim vardı. Yine Atina'ya yerleşmiş bir İstanbullu olan Viron Arapoğlu'nun aracılığıyla gereken irtibatlar kuruldu ve nihayet Ocak 2015'te birkaç futbolcuyla görüşme imkânı buldum. Bunların başında da Koço Kasapoğlu geliyordu. Yaptığımız röportajda çocukluk yıllarında futbola duyduğu tutkuyu şu sözlerle anlatmıştı:  

Dört kardeş bir arada. Koço sağ başta.
"İki kız, iki erkek toplam dört kardeştik. Abim Apostol da Beyoğluspor’da futbol oynadı. Çocukluğum adada geçti. Mahallede hep top oynardık. Karakoldan yukarıya çıkarken sağ tarafta, Karanfil denen bölgede bir arsa vardı, orada maç yapardık. Babamın berber dükkânı vardı. Top oynamamıza çok kızardı, hiç istemezdi oynamamızı. Rahmetli annem yemek yapıp sefer tasına koyardı babama götüreyim diye. Giderken bakıyorum arkadaşlarım top oynuyor, o sefer taslarını yere koyup kale yapardım, ben de başlardım oynamaya."


Ada sahalarında top peşinde.
O tarihlerde, özellikle yaz aylarında, İstanbul'un birçok semtinde  mahalle takımlarının katıldığı turnuvalar yapılıyordu. Henüz beton apartmanların esareti altında kalmamış şehirde, futbol oynamaya müsait yüzlerce saha vardı. Bunlardan biri de Büyükada'daki Tepeköy sahasıydı. İstanbul'un büyük takımlarında oynayan ünlü futbolcuların bir kısmı yaz tatillerini çeşitli adalarda geçiriyordu. Gündüz Kılıç, Şükrü Gülesin gibi futbolcuların da yer aldığı ada takımları arasında yapılan maçlar büyük çekişme içinde geçiyor ve büyük seyirci topluyordu. İşte bu Tepeköy sahası, genç Kasapoğlu'nun kendini iyi bir futbolcu adayı olarak gösterdiği ilk yerdi. Bu sahanın bir önemi de, yıllar sonra nam yapacağı frikik ve penaltı ustalığının şekillendiği yer olmasıydı. O sırada yıldızı yeni parlamış iyi de bir hocası vardı: "Rahmetli Lefter’le Tepeköy’deki sahada çok penaltı atışı çalışırdık. Topu bir sağ köşeye, bir sol köşeye atmak için hep özel çalışma yapardık."

Askerden döndükten sonra Fenerbahçe'de oynamaya başlamış olan Lefter, kendisinden 11 yaş küçük olan Kasapoğlu'nu çok sevmiş, bildiklerini ona öğretmek için elinden geleni yapmıştı. Koço Kasapoğlu ile ölümünden üç gün önce yaptığımız son görüşmede anlattığı şu anısı, Lefter'in ona duyduğu sevgiyi doğrular nitelikte: "Lefter aksi bir insandı, herkesle geçinemezdi. Ben ilkokulu bitirdikten sonra babamın berber dükkanında çalışıyordum. Lefter beni sevdiği için, benden başka kimseye saçını kestirmezdi." Onun futbolculuk kalitesiniyse, "Avrupa’da on tane büyük futbolcu varsa bir tanesi de Lefter’di, hem sağ hem sol ayağını mükemmel kullanırdı," diye ifade ediyordu.


Kasapoğlu Adalar takımında, alt sırada sağ başta.
Büyükada'nın Tepeköy sahasında yapılan maçlarda dikkati çeken genç Kasapoğlu, henüz 15-16 yaşlarındayken Adalar takımında oynamaya başladı. Adalar takımı, o tarihlerde İstanbul üçüncü amatör kümede mücadele eden mütevazı bir kulüp olmasına karşın, genç futbolcu ilk defa İstanbul'un diğer sahalarında da kendini gösterme imkânı bulmuştu. Nitekim çok geçmeden İstanbul'un köklü kulüplerinden Beyoğluspor yöneticilerinin dikkatini çekti ve 1952'de sarı-siyahlı kulübün genç takımına girdi. "Adalar kulübünde futbola başladım. Bir sene sonra Beyoğluspor’a geldim. Rahmetli Sarı Niko vardı kulübün idarecisi. Beni oynarken seyretmiş. Bir gün yanıma geldi, ‘Küçük, Beyoğluspor’a gelir misin?’ diye sordu. ‘Gelirim,’ dedim. Böylece on yedi veya on sekiz yaşında Beyoğluspor’a geçtim."

Beyoğluspor takımı. Ayaktakiler (soldan sağa): Kasapoğlu, Mustafa, Nikolau, Mustafa, Baharoğlu, ? , Dimitrioğlu.
Oturanlar: ? , Sofyanidis, Diamandis, Yiafas
                                                                                                                                                          (Beyoğluspor Kulübü arşivi)
Koço Kasapoğlu genç ve B takımlarda iki sezon oynadıktan sonra, 1954-55 sezonundan itibaren Beyoğluspor A takımında forma giymeye başladı. Bir başka deyişle, İstanbul Profesyonel Liginde mücadele eden futbolcular arasına katıldı. Sağ açık mevkiindeki başarısıyla daha ilk sezonda takımının bütün maçlarında forma giydi. İtalya'da yapılacak Avrupa Şampiyonası için genç milli takım kadrosuna seçildi. Fakat hazırlık maçlarında oynayıp başarılı olmasına rağmen turnuvaya gidemedi, zira hem 18 yaşını doldurmuş hem kulübüyle profesyonel mukavele imzalamıştı. Fakat genç milli takıma seçilmesi, çocukluğunda tuttuğu takım olan Beşiktaş'ın dikkatini çekmişti. Kasapoğlu ile ön mukavele yapan Beşiktaşlı idareciler,1955 Nisan'ında iki özel maç yapmak üzere Ankara'ya giden kafileye onu da aldılar. Beşiktaş'ın 2-1 kazandığı Gençlerbirliği maçında forma giyen Kasapoğlu gazetelerin ifadesine göre sahanın yıldızıydı. Bundan kısa bir süre sonra Beyoğluspor ve Beşiktaş kulüplerinin Kasapoğlu ile Bülent Esel'i trampa etmek için anlaştığına dair haberler çıktı.

Kasapoğlu Beyoğluspor'da oynarken bir özel
maçtan önce Fenerbahçeli Lefter'le birlikte.
                                                         (Hürriyet)
Kasapoğlu, Mayıs 1955'te düzenlenen Atatürk Kupası maçlarında da Beşiktaş forması giyip Galatasaray, Adalet ve Fenerbahçe'ye karşı mücadele etti. Bunların ardından 22 Mayıs'ta  Brezilya'nın Fluminense takımıyla yapılan özel maçta da yer aldı. Fakat bu maçlardaki başarılı oyununa rağmen Beşiktaş'a transferi gerçekleşmedi. Bunun sebebini bize şöyle açıklıyordu: "Beşiktaş formasıyla Fenerbahçe'ye karşı oynadım. İkinci yarı oyuna girdim. Sol açık oynadım. Maçtan sonra duşa girdim. Birisi omzuma vurdu. Döndüm baktım, rahmetli Hakkı Yeten. 'Evladım sen iyi futbolcusun ama sakın Beşiktaş'a gelme, ufaksın. Seni yerler,' dedi. Hakikaten o zaman Beşiktaş da Beşiktaş'tı. En iyi takımlardan biriydi. Eşref, Ali İhsan, Nusret, Baba Recep – hepsi çok iyi futbolculardı."

Kasapoğlu'nun da yer aldığı Beşiktaş takımı Atatürk Kupası maçlarından biri öncesinde.
Üst sıra (soldan sağa): Koço Kasapoğlu, Recep Adanır, Ercan Ertuğ, Coşkun Taş, Faruk Sağnak.
Orta sıra: Metin Erman, Ali İhsan Karayiğit, Nusret Ülük. Alt sıra: Kamil Üzülme, Bülent Gürbüz, Vedii Tosuncuk.
                                                                                                                                                                            (Mehmet Yüce arşivi)
Baba Hakkı'nın sözünü dinleyen Kasapoğlu Beşiktaş'a gitmedi ve 1955-56 sezonunu da Beyoğluspor'da geçirdi. Sezon bittikten sonra, bu kez Fenerbahçe'nin Haziran ayında Sovyetler Birliği'nde yapacağı özel maçlar için kadroya alındı. Fenerbahçe formasını giymesine de Lefter vesile olmuştu: "Lefter uçaktan korktuğu için Fenerbahçe’nin Rusya turnesine gitmemiş. Bir gün Ada’da deniz kenarında otururken baktım bir polis geldi. ‘Kasap abi, gel,’ dedi. Karakola gittik. Orada Fenerbahçe’nin beni çağırdığını söylediler. Böylece Fenerbahçe ile beraber Rusya’ya gittim. Bir maç Leningrad’da, iki maç da Moskova’da oynadık. Küçük Fikret'in futbolu bıraktığı seneydi, o da gelmişti turneye."

Sovyetler Birliği turnesinden dönüşte Kasapoğlu (soldan üçüncü) havaalanında
Fenerbahçeli futbolcularla birlikte.
                                                                                                      (Yeni Sabah)
Bu seyahatin dönüşünde yeni takımı, ligin bir diğer sarı-siyahlı ekibi İstanbulspor oldu: "Ali Mortaş beni İstanbulspor’a getirdi. Rahmetli iyi bir adamdı, halı tüccarıydı ama birçok futbolcuyu başka takımlarda seyredip keşfetmişti. Bize kendi cebinden para verirdi." Cihat Arman'ın çalıştırdığı yeni takımıyla ligin ilk maçında Beşiktaş'a karşı forma giydi Kasapoğlu ve bu ilk maçında penaltıdan bir gol attı. Kulüpteki atmosferi de şöyle anlatıyordu: "İstanbulspor’da iyi bir arkadaşlık ortamı vardı. Takıma yeni geldiğimde hiç yabancılık çekmedim. Beni severlerdi."

1956 yazında İstanbulspor'a ilk imza.
                                                                                                            (Milliyet)
İlk sezonda takımda hemen yer bulmasına karşın şanssızlığa uğramış ve ilk yarının son maçı olan Galatasaray karşılaşmasında sakatlanmıştı. Bu yüzden ikinci yarıdaki hiçbir maçta oynayamadı. Buna karşın takımı başarılı bir performans sergiledi ve Beykoz ile Beşiktaş'ı geçip ligi üçüncü sırada bitirdi. 1957-58 sezonunda düzelerek sahalara döndü Kasapoğlu. İstanbulspor o yıllarda bütün futbol meraklılarının ezbere saydığı meşhur forvet hattına kavuşmuştu: Kasapoğlu-Aydemir-İbrahim-İhsan-Yüksel. Bugünün tek forvetli dizilişlerini bilenler bu beşli forvet hattını yadırgayabilir. Altmışların ortasına kadar uygulanan WM sisteminin bu dizilişinde Kasapoğlu sağ açık, Aydemir sağ iç, İbrahim santrfor, İhsan sol iç ve Yüksel sol açık olarak oynuyordu. Necdet Erdem'in teknik direktörlüğünde oturmuş kadrosuyla başarısını tekrarlayan İstanbulspor, Beşiktaş'ı iki maçta da yenerek İstanbul Ligini yine üçüncü sırada tamamlamıştı.

Meşhur forvet hattından dört kişi (soldan): Kasapoğlu, Aydemir Nemli,
İbrahim Toker, İhsan Baydar.
                                                                                                       (Günlük Spor)
Söz o günlerin oyun sisteminden açılmışken Kasapoğlu bir anısını şöyle anlatıyor: "Ben sağ açık oynadığım için karşımda sol bek olurdu. Ben çok çabuk oynadığım için sol beklerin işi zor olurdu. Vefa’da sol bek oynayan rahmetli Rahmi bana çok kızardı. Ona çalım attığım zaman, ‘Ulan bir daha yanıma gelme, senin ... ,’ diye söylenirdi. Her Vefa-İstanbulspor maçında karşı karşıyaydık, Allah rahmet eylesin."

Vefalı Rahmi (solda) ile bir maçta mücadelede.
                                                            (Günlük Spor)

Kasapoğlu İstanbulspor'a geçtiği sırada, 25 Kasım 1956'da Prag'da oynanan Çekoslovakya maçında, ilk ve son kez A milli takım formasını giydi. Bunun ardından 6 Kasım 1957'de İstanbul'da, İspanya B ile yapılan maçta B milli takımda yer aldı. Muhtemelen "üç büyükler"den birinde oynasa daha çok milli olma fırsatını yakalayacaktı. Bu maçların dışında ay-yıldızlı formayı ancak ordu takımının maçlarında giyebildi. Askerliğini İstanbul'da, Metin Oktay ve Şeref Has gibi birçok ünlü futbolcuyla birlikte yapmış, böylece 1957 ve 58 yıllarında ordu takımının yaptığı çok sayıda maçta forma giyme imkânına kavuşmuştu.

İspanya maçında.
                                                                (Günlük Spor)

6 Kasım 1957'de İspanya'yla 0-0 berabere kalan B milli takım kadrosu. Ayaktakiler (soldan sağa): Özcan Arkoç (Vefa),
Avni Kalkavan (FB), Can Bartu (FB), İhsan Baydar (İstanbulspor), Şeref Has (FB), Güngör Tetik (Adalet),
Saim Tayşengil (GS). Oturanlar (soldan sağa): Nejat Küçüksorgunlu (Vefa), Niyazi Tamakan (FB),
İsmail Kurt (GS), Koço Kasapoğlu (İstanbulspor).
                                                                                                                                                                                (Hayat Spor)

Yazının başında da belirttiğimiz gibi Kasapoğlu penaltı atışları ve frikik golleriyle ün yapmıştı. Ancak penaltı konusunda çok yaygın bilinen bir yanlışı düzeltmek gerek. Zamanında birileri nasıl hesapladıysa, onun futbolculuk kariyeri boyunca 501 penaltı atışı kullandığını ve sadece birini kaçırdığını ileri sürmüştü. Nitekim Atina'daki röportajımızda Kasapoğlu da bu iddiadan bahsetmişti. Bir takımın bir sezonda çok iyimser bir tahminle ortalama 15 penaltı atışı kullandığını varsaysak, bu durumda Kasapoğlu'nun yaklaşık 35 yıl futbol oynaması gerekirdi. Lakin bu yanlışlık onun çok iyi bir penaltı ustası olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Yazının başında ondan aktardığımız gibi, çocukken Büyükada'da Lefter'le sürekli penaltı çalışmasının, bu ustalığın ortaya çıkmasında büyük katkısı olmuştu. Kaçırdığı üç penaltıdan birini Beşiktaş kalecisi Varol'a karşı kullanmıştı ve nasıl kaçırdığını bize şöyle anlatmıştı: "O zamanlar biliyorsunuz ayakkabılar şimdiki gibi değil. Tam topa vuracağım anda ayağım zemine takıldı. Topa vurdum, Varol bir tarafa atladı. Fakat top da öbür taraftan yavaş yavaş dışarı çıktı."

                                                                                                               (Hürriyet)
Penaltı dışında asıl ustalığını frikikten attığı gollerle sergiliyordu. Bunlardan ikisini şöyle hatırlıyordu: "Ali Sami Yen Stadı'nda Galatasaray’la bir maç yapıyorduk. Bir frikik kazandık. Yıldırım topu aldı, dikti. Frikiği atmak için hazırlandı. Ben de arkasında saklanıyorum, beni görmüyor. İçimde bir his var, vurursam gol yapacağım diye. Yıldırım açıldı, açıldı, açıldı. Ben hemen arkasından koştum, bir vurdum – doksandan gol oldu. Yıldırım hemen arkasına döndü, beni görünce bir şey söylemedi. Bir Beşiktaş maçında frikik oldu çaprazdan, numaralı tribüne yakın yerden. Topu diktim ve vurdum, doksandan gol oldu. Fakat hakem daha atış için düdük çalmamıştı. Kabul etmedi golü, atış tekrarlandı. Vurdum, yine aynı köşeden gol oldu. 1-0 maçı aldık. Kısmet işte."

İstanbulspor 1957-58 kadrosu. Ayaktakiler: Koço Kasapoğlu, Merih Üççetin, Kenan Buharalı, Sabih Sünter, Salih Temizyer, İbrahim Toker. Oturanlar: Erdoğan Tokol, Kadri Kartal, Yüksel Gözüpek, Kamil Cengiz, Aydemir Nemli.
                                                                                                                                                                       (Cem Pekin arşivi)
Futbol hayatının büyük bölümünde sağ açık olarak oynayan Kasapoğlu, ihtiyaç duyulduğunda sol açık da oynamıştı: "İki ayağımı da kullanırdım. En çok sağ ayakla oynardım ama sol ayakla da gol attım." Onun futbolculuk vasıflarını, İstanbulspor'da bir dönem birlikte oynadığı Zorbay Kalkan şöyle anlatıyor: "Ben Kasap abinin yanında sağ açık oynadım ki, ne mutlu bana. Bana derdi ki, 'Zorbay top benim ayağımda olduğu zaman dikkat et, sen çizgiden koş,' derdi. Ben çok süratli koşardım. Ona rağmen ben koşardım, bakardım top önümde. Anlatılması mümkün değil. Benim ne kadar hızlı koştuğumun hesabını nasıl yapardı. Kasap abi müthiş bir futbolcuydu. Aynı zamanda dünya beyefendisi bir insandı."

Muhtemelen 1965-66 sezonunda İstanbulspor-PTT maçı ve muhtemelen bir korner atışında santrhaf Yıldırım gol arayışına çıkmış. Hemen önünde Kasapoğlu var. Solda, arka planda sağ bek Yalçın Saner görülüyor. PTT kalecisi Atilla Ünalan 10
numaralı formayı giymiş. Kalecinin hemen önünde kafasının yarısı gözüken Tamer Güney, arka planda Yılmaz Yücetürk.

Tam 16 sezon İstanbulspor forması giyen Koço Kasapoğlu, bilinen kayıtlara göre sarı-siyahlı kulüpte en uzun süre oynayan futbolcu oldu. Kulübüne duyduğu sevgiyi bize şu sözlerle ifade etmişti: "İstanbulspor'da oynarken Beşiktaş ve Fenerbahçe dışında Ankaragücü'nden de transfer teklifi almıştım. Fakat iyi ki İstanbulspor'da kalmışım. Orada oynamaktan dolayı memnunum. Orada oynayarak isim yaptım."  Bu 16 yıllık dönemde neredeyse üç ayrı kuşakla birlikte oynayıp, kendi ifadesiyle 10 yıl takım kaptanlığını yaptı. İstanbulspor'a ilk katıldığı yıllarda, yukarıda isimlerini saydığımız forvet hattına ilaveten kaleci Sabih, bek Merih, santrhaf Kenan Buharalı, Cafer, Erdoğan Tokol ve Kadri Kartal gibi oyuncular vardı. Bunların yerini altmışlı yıllarda kaleci Yılmaz Urul, Bahattin Baydar, Yalçın Saner, Yıldırım İper, Ercan Aktuna, Yılmaz Şen, Güngör Tetik, Bilge Tarhan, gibi isimler aldı. Yetmişlere doğru takıma bu kez Mete Bozkurt, Alpaslan Eratlı, Zorbay Kalkan, Ahmet Altuntaş, Cemil Turan gibi isimler katılmıştı.

İkinci Ligde şampiyonluk sevinci.
                                    (Fotospor)



İstanbul Profesyonel Liginden Milli Lige geçişi gördüğü gibi, İkinci Lige düşüş üzüntüsünü de iki kez yaşamıştı. Bunların ilki çok kısa sürdü. 1966-67 sezonunda İstanbulspor, İstanbul'da Karşıyaka'yla oynayıp 0-0 berabere kaldığı son maçta küme düşmüştü. O gün sahada mücadele eden futbolculardan İstanbulsporlu Bülent Buda bu maçı şöyle anlatıyordu: "Karşıyaka’yı Ali Sami Yen’de yenemediğimiz için, yirmi gol kaçırıp 0-0 berabere kalarak İkinci Lige düştük. Hiç düşecek bir takım değildik aslında. Karşıyaka da düşmüştü aslında. Onlarla beraber düştük. Ertesi yıl ligin bitimine altı-yedi hafta kala yine onları yenip tekrar Birinci Lige çıktık."





En yakın rakibi Denizlispor'a 12 puan fark atarak (2 puanlı sistemde) Birinci Lige dönen İstanbulspor, 1970-71 sezonunun özellikle ikinci yarısında çok başarılı bir performans sergilemiş ve arka arkaya Beşiktaş ve Fenerbahçe'yi 1-0, Galatasaray'ı 3-0 yenmişti. Fakat bu sezonda yaşanan yönetim değişikliği takımı olumsuz etkilemişti. Lig dördüncülüğünü kıl payı kaçıran takım ciddi bir kadro değişikliği yaşamadığı halde, kötü performans sergiliyordu. Kasapoğlu da son kez İstanbulspor forması giydiği bu sezondaki maçların yarısında oynamamıştı. Sonuçta İstanbulspor bir kez daha Birinci Ligden düştü. Kasapoğlu ise 1972-73 sezonunda Üçüncü Ligde mücadele eden Taksim kulübünde antrenör-oyuncu olarak yer aldı.

1972-73 sezonunda, Üçüncü Ligde mücadele eden Taksim kulübünde oynayan Kasapoğlu
yıllar sonra Şeref Stadı'na dönmüştü.

Kasapoğlu ailesi 1975'te İstanbul'dan göçüp Atina'ya yerleşti. 1974'te Kıbrıs'ta cuntacıların Kıbrıslı Türkleri katletmesinin acısını, İstanbul'un artık neredeyse bir avuç kalmış Rum sakinlerinden çıkarmak isteyen "vatanseverler" rol oynamıştı bu göçte. Koço Kasapoğlu önce en iyi bildiği işi yapmaya çalıştı orada. Amatör bir takımın ardından üçüncü kümede oynayan Kalamaki takımını çalıştırdı. Sonra bir manav dükkanı açtı. Kırk yılı aşan bu gönülsüz sürgün hayatı sırasında fırsat buldukça İstanbul'a gelip Büyükada'daki dostlarıyla buluştu Kasapoğlu ailesi. Doğup büyüdüğü toprağa sevgisini Atina'da yaptığımız görüşmede, "Ben hep Ada'da oturuyordum. Orası bence dünyanın en güzel yeriydi," sözleriyle dile getirmişti. Haftada iki kez Şeref Stadı'nda yapılan idmanlara, Cumartesi ve Pazar oynanan maçlara hep Ada'dan vapurla gidip geliyordu.

Bir İstanbulspor-Bursaspor maçı. Kasapoğlu ve Haluk birbirlerinden çok
yağmurdan göle dönmüş sahayla mücadele ediyorlar.
                                                                                                           (Fotospor)
Koço Kasapoğlu hakkında bilinen yaygın bir diğer yanlış da hayata gurbette veda ettiğidir. Atina'da yaptığımız röportajdan birkaç ay sonra, bacağındaki rahatsızlığı muayene amacıyla 2015 Haziran'ında ailesiyle birlikte İstanbul'a gelmiş, fakat bir haftalık süreyi doktorların sağlık durumunu ciddi bulması nedeniyle hastanede geçirmişti. Bu ziyarette İstanbulspor'un eski futbolcularının da teşvikiyle temelli olarak yurduna dönmeye karar vermişti. Nitekim Kasapoğlu ailesi 2015'in son aylarında İstanbul'a yerleşti. Koço Kasapoğlu Mart sonlarında bacağından ameliyat oldu. Hastaneden çıktıktan birkaç gün sonra, 5 Nisan 2016 gecesi aniden fenalaştı ve son nefesini verdi. Hayatının sonunda, dünyanın en güzel yeri dediği Ada'sına kavuştu. Büyükada'da gerçekleştirilen cenaze töreninin ardından, çocukluğundan beri hayatında hep önemli bir yer işgal eden Adalı komşusu Lefter'in birkaç metre ötesinde toprağa verildi.

Büyükada meydanında iki büyük futbolcu.


Askerliğini aynı dönemde yapan ünlü futbolcular bir arada. Üst sırada sivil giyimli ilk kişi Kasapoğlu. Yanındakiler
Özcan Esinduy, Coşkun Taş, Günay Kayarlar, ? , Ergun Ercins ve Metin Erman. Alt sırada soldan ikinci Şeref Has,
soldan dördüncü Erol Topoyan ve yanında Yüksel Alkan.

Bir Vefa maçında gol atarken.
                                                                                                         (Türkiye Spor)

Bir idmanda İbrahim Toker'le.
                                                  (Hürriyet)


Yine bir idmanda antrenör Ziya Taner, İhsan, Kasapoğlu, Güngör ve Erhan'a
ne yapacaklarını anlatıyor.
                                                                                                             (Hürriyet)
Bir İstanbulspor-PTT maçında Kasapoğlu, eski takım arkadaşı kaleci Metin Türel'le karşı karşıya.



İstanbulspor 1965-66. Ayaktakiler (soldan sağa): Bahattin Baydar, Yalçın Saner, ? , Mete Bozkurt, Yıldırım İper,
Güngör Tetik. Oturanlar: Nedim Güven, ? , K. Kasapoğlu, Yılmaz Şen, Haluk Erdem.
İstanbulspor 1967-68. Ayaktakiler (soldan sağa): Yıldırım İper, Bülent Buda, Ata Özbay, Türker Gülsoy, Celal Sivrioğlu, İhsan Baydar.
Oturanlar: Mustafa Bozkurt, Yüksel Arna, Koço Kasapoğlu, Bilge Tarhan, Yılmaz Urul.
                                                                                                                                                                                                        (Hayat)


1968-69 sezonunda forvet hattı (soldan sağa): Zorbay Kalkan, Cemil Turan, Ahmet Gündoğdu, K. Kasapoğlu, BilgeTarhan.


İstanbulspor 1970-71. Ayaktakiler (soldan sağa): Yıldırım İper, Tayfun Kalkavan, Alpaslan Eratlı, Yalçın Saner,
Mete Bozkurt, K. Kasapoğlu. Oturanlar: Bilge Tarhan, Bülent Buda, Ali Açıkgöz, Ahmet Altuntaş, Cemil Turan.

Koço Kasapoğlu 30 Mayıs 1974'te yapılan jübile maçına çıkıyor. 



Futbolu bıraktıktan sonra Büyükada'daki dükkanında eşi ve kızıyla.

Atina, Ocak 2015. Beşiktaşlı Niko Kovi, Kasapoğlu ve 70'li yıllarda
İstanbulspor'da oynayan Konstantinos Sinas.

İstanbul, Haziran 2015. İstanbulsporlu futbolcular Yavuz Bentürk,
Günay Yavaş ve Zorbay Kalkan kaptanlarını ziyarette.

Koço Kasapoğlu birinci ölüm yıl dönümünde İstanbulsporlular Derneği
tarafından yaptırılan mezarı başında düzenlenen törende anıldı.



                                                                                      Fotoğraf: Cem Pekin




Paylaştıkları fotoğraflar için merhum Koço Kasapoğlu'nun eşi Kleopatra'ya ve kızı Loukia'ya
teşekkürlerimi sunarım.
Fethi Aytuna

















































































28 Nisan 2017 Cuma

Aldo - Son Golünü Hayata Attı

Alderico Segala, yüzyıllardan beri İstanbul'da yaşayan İtalyan Levanten toplumunun artık sayısı iyice azalmış üyelerinden biriydi. Yakınları ve arkadaşları tarafından kısaca Aldo denilen genç, İstanbul Profesyonel Liginin iddiasız takımlarından Emniyet'te futbol oynuyordu.

                                          (Hürriyet)

Galatasaray ve Emniyet takımları 28 Nisan 1954 Çarşamba günü, lig maçında karşı karşıya geldiler. Şampiyonluk için Beşiktaş'la çekişen Galatasaray maçın mutlak favorisiydi. Nitekim sarı-kırmızılı takım, maçın başlarında Büyük Ali'nin (Ali Beratlıgil) golüyle öne geçti. Ne var ki, her zaman ligin sonlarında yer alan sarı-beyazlı takım buna 20. dakikada cevap verdi. Emniyet'in yaptığı faul atışında havalanan top, Galatasaraylı bir savunma oyuncusunun başından sekerek santrfor Aldo'nun önüne geldi. Genç futbolcu yakın mesafeden çektiği şutla takımına beraberliği getiren golü kaydetti. Lakin bu gol, Galatasaray'ı kamçılamıştı. Suat Mamat hemen iki dakika sonra buna cevap verdi. 38.dakikada bir gol daha atan Suat takımının ilk yarıyı 3-1 galip kapamasını sağladı.

İkinci yarıya da golle başladı Galatasaray ve 51.dakikada Kadri Aytaç'ın golüyle 4-1 öne geçti. Ne var ki bundan sonra maça talihsiz bir olay damgasını vurdu. Olayın seyrini o dönemin günlük spor gazetesi Türkiye Spor'dan okuyalım: "İlk devre Turgay'a güzel bir gol atmasını bilen ve takımını berabere duruma getiren Aldo, ikinci devrenin 30.dakikasından sonra hafif hafif baş gösteren acı için de kıvranmaya başlamıştı. Nitekim biraz sonra saha kenarına gelen ve nefes hareketleri yapan delikanlının, bir ara çekilen kornere yetişmek isterken dizleri üzerine çökmesi ve sahanın sol tarafındaki tahtaların üzerine giderek oraya yıkılması gözden kaçmamıştı. Aldo bu tahta üzerinde hemen hemen beş dakika kıvrandıktan, kendini yerden yere attıktan sonra sahanın doktoru kendisini görebildi. Başına üşüşüldü ve işin vahameti anlaşıldı. Aldo'nun can çekiştiği belli idi. Maçın son dakikasında yetiştirilen sedyede sarkan ayak ve elini battaniyeyle örttükten sonra içeriye götürülen Aldo, acı ile haber aldık ki ciddi bir müdahalede bulunulmadan can vermiş bulunmaktaydı."
Gazetelerde Aldo'nun maçtan kısa bir süre önce bol miktarda Paskalya yumurtası yediği için zehirlendiğine dair yazılar çıkmıştı. Türkiye Spor gazetesi de otopsi raporunu şu satırlarla duyurmuştu: "Morg raporuna göre ölümü, midenin fazla dolu bulunması ve kalbe tazyik yaparak durdurmasıdır. Bu acı ders, sporculara ibret olmalıdır."

                        (Türkiye Spor)
O maçta Emniyet takımı futbolcusu olarak sahada mücadele eden Samim Emek, bu talihsiz olayla ilgili hatırladıklarını şöyle anlatıyor: "Aldo santrfor olarak oynardı. Hatta o gün Sezai diye bir arkadaşımız oynayacaktı. O zamanlar takımların toplu olarak maça gelmesi diye bir şey yok. Maç Dolmabahçe Stadında saat 4'te, en geç 2'de orada olun diye duyuru yapılırdı. Biz de kendimiz giderdik stada. Geldik baktık, Sezai yok. Hastalanmış. Hocamız Niyazi Sel, Aldo oynayacak dedi. Maçtan önce yemek yiyip yemediğini bilmiyorum. Fakat oynamaya çok hevesli biriydi. Yemek yemiş bile olsa oynamaya çok istekli bir çocuktu. Maç esnasında kalenin önünde bir karambol oldu. Arkasından biz Galatasaray kalesine doğru bir akın yapıyorduk. O yüzden yığıldığının farkında değildim. Sonra bir baktım, çocuğu Gazhane tarafındaki kalenin arkasına almışlar. Sağlık görevlileri, doktor filan başında. O zamanın şartlarına göre yapabilecekleri şeyler sınırlıydı. Oyun devam ediyordu bir taraftan. Maçtan sonra soyunma odasına gelip sorduk. Taksim İlkyardım hastanesine götürmüşler. Elbiselerini aldık, biz de hastaneye gittik. Çocuk orada vefat etmiş."

                                            (Türkiye Spor)


Alderico Segala belki gol attığı maçta hayatını kaybeden tek futbolcu olarak dünya spor tarihine geçti. Türkiye Spor gazetesine göre mali durumu iyi ve sıhhati yerinde olup 29 yaşındaydı. Hürriyet gazetesine göre de mükemmel bir desinatördü ve 27 yaşındaydı. Talihsiz futbolcu 30 Nisan 1954'te, Sent Antuan Kilisesinde yapılan törenin ardından Feriköy Katolik mezarlığında toprağa verildi. 

                                                                    (Öz Fenerbahçe)