12 Temmuz 2016 Salı

Turgay Şeren: Keşke Bir Zaman Tüneli Olsa da O Zamana Geri Dönsek

Sene 1948. Galatasaray'ın Beyoğlu'nda, Hasnun Galip Sokağındaki kulüp binasının üst katında yer alan spor salonunda, Galatasaray Lisesi orta kısım takımı bir voleybol maçı yapıyor. Galatasaray takımı aldığı iki setle rakibini zorlanmadan mağlup ederken, yaşıtlarına göre uzun boyu ve ince yapısıyla dikkat çeken bir oyuncu bu galibiyette önemli rol oynuyor. Yine aynı yıl, daha sonra genişletilip Ali Sami Yen Stadı adını alacak Mecidiyeköy Stadı'nda İstanbul ortaokullar arası hentbol birinciliğinin final maçı oynanıyor. Darüşşafaka Lisesi ve Galatasaray Lisesi orta kısım takımları on birer kişilik kadrolarıyla sahada mücadele ediyorlar. İnce, uzun boylu santrforun dört gol attığı maçı Galatasaray Lisesi 7-3 kazanarak şampiyon oluyor. Bundan üç yıl sonra, Galatasaray Lisesi futbol takımı Vefa Stadı'nda Yeni Kolej takımıyla oynuyor. Artık lise talebesi olan aynı uzun boylu genç, takımın santrforu olarak Galatasaray'ın 15-0 kazandığı maçta tam dokuz gol birden atıyor.



Tahmin ettiğiniz gibi bütün bu müsabakalarda başarıyla mücadele eden gencin adı Turgay Şeren. Futbol, hentbol ve voleybolun yanı sıra basketbolda da okul takımında yer almış ve hatta bunlara ilaveten atletizmde de Galatasaray Lisesi adına yarışlara katılmış. Eskilerin deyimiyle bir "atlet komple". Futbol oynadığı dönemde sadece Türkiye'nin değil, dünyanın da sayılı kalecilerinden olan bu büyük ustayla iki kez görüştük. İkinci görüşmede futbol tarihçisi arkadaşım Mehmet Yüce de vardı. Onun bu görüşmeden sonra kaleme aldığı yazısını, Türkiye'nin futbol tarihini anlattığı kitaplarının üçüncüsü olan ve kısa bir süre önce piyasaya çıkan "Romantik Yürekler"de okuyabilirsiniz.

Turgay Şeren'le daha önce çeşitli mecralarda onlarca röportaj yapıldı. Vefatından sonra da kısa yaşam öyküsü birçok haber sitesinde ve basın organında yayımlandı. Yine de bu büyük kalecinin, kendisiyle yaptığım ilk görüşmede anlattığı çocukluk yılları hakkındaki detayları bir kez daha ilgiyle okuyacağınızı düşünüyorum: "15 Mayıs 1932’de Ankara’da doğdum. Babam Atatürk’ün kalemi mahsus (özel kalem) müdür muavinlerinden bir tanesiydi. İsmimi Atatürk koymuş Türkay diye. Biliyorsunuz müdür muavinleri iki üç tane olurdu, babam onlardan bir tanesiydi. Çok da sevilen bir insandı. Annem Bulgaristanlı, Nevrokop şehrinden. Annemin ailesi oralı. Nerede görmüş, nasıl olmuş bilmiyorum, annemi almış evlenmiş. İki oğlu olmuş. Biri Oğuz Şeren, diğeri Turgay Şeren. Biz hayata Ankara’da başladık. Ankara’da Keçiören’de oturuyorduk. İsmet İnönü cumhurbaşkanı olunca Atatürk’ün bütün adamlarını görevden ayırdı. Babam maddi bakımdan çok zayıfladı. Galatasaray lisesinin imtihanına girmemi istedi. Ben imtihanı kazanıp on ikinci sınıfa kadar parasız yatılı okudum."

Şeren ailesi. Anne Münevver, baba Sabit Şevki, küçük oğul Türkay, büyük oğul Oğuz.

İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte birçok bürokratın mevkisi ve görev yeri değişirken, babası da Ağrı'nın bir ilçesine kaymakam olarak atanır. Küçük Türkay ve ağabeyi ise Fransızca öğretmeni olan anneleriyle birlikte Çorlu'ya taşınırlar. İlkokula Çorlu'da başlayan Türkay, dördüncü sınıfa geçtiğinde Galatasaray Lisesi'nin parasız yatılı sınavını ikincilikle kazanır ve böylece hayatının akışı değişir. İlk değişiklik isminde gerçekleşir. Okulda ağırlığı oluşturan Fransız öğretmenler Türkay adını Turgay olarak telaffuz ederler. Böylece kimlik ve resmî evrakta Türkay olan adı kamuoyunun bildiği Turgay şeklini alır. Pek çok dostunun mahkeme kararıyla bu ismi resmîleştirme teklifini, Türkay ismini Atatürk koyduğu için geri çevirir.

Turgay Şeren sayısı, 2 Temmuz 1951.

Ortaokula başlayınca Ortaköy'den, orta ve lise kısımlarının bulunduğu Galatasaray'daki binaya geçer. Sıra arkadaşı, kendisi gibi kısa sürede Galatasaray'ın unutulmaz futbolcuları arasına girecek olan Coşkun Özarı'dır. Genç Turgay'ın sporcu kişiliğinin şekillenmeye başlaması bu ortamda gerçekleşir. Yukarıda okuduğunuz gibi topla yapılan bütün sporlarda ve atletizmde okul takımlarında yer alır. Lakin sadece sporda değil, derslerinde de başarılı olur. Kendisiyle yaptığımız görüşmede bunu nasıl başardığını şöyle izah etti: "Lisede çok iyi talebe olduğum için hocalarla aram çok iyiydi. Bilmediğim ders yok gibiydi. Ağırıma gitmişti leyli meccani (parasız yatılı) okumak. Devlet parasıyla okuduğum için çok iyi okumam lazım diye kendi kendime telkinde bulundum. Neticede hep birincilik veya ikincilikle sınıfları geçtim. Onun mutluluğunu hâlâ yaşıyorum."

                                                       ("Turgay" jübile kitabı)

Okulda sporla yoğun biçimde haşır neşir olan genç Turgay yaz tatillerinde de futbol oynamaya devam eder. Bir dönem mahalle arkadaşı olan Fenerbahçe kalecisi Şükrü Ersoy o günleri şöyle hatırlıyor: "Turgay  o zamanlar santrfor oynardı. Taksim Talimhane'de bir Yahudi takımı vardı, o takımda ben kaleciydim, o santrfordu. O zamanlar mektep maçları çok çekişmeli geçerdi. Galatasaray, Haydarpaşa, Kabataş, Boğaziçi, Taksim gibi liselerin takımları arasındaki maçlar ses getirirdi. Bir gün Şeref Stadı'nda Galatasaray-Boğaziçi maçına çıkacağız, bir baktım Turgay Galatasaray Lisesi takımında kaleci. 'Nasıl oldu?' diye sordum. Galatasaray A takımında sol açık Mehmet Ali (Gültekin) vardı, mektepte de beden eğitimi hocasıydı. 'Hocamız beni kaleci yaptı,' diye cevap verdi."
 
Galatasaray Lisesi futbol takımı. Santrfor Turgay Şeren ayakta soldan ikinci.
Sıra arkadaşı Coşkun Özarı oturanların ortasında.
                                                               (Galatasaray Haftalık Spor Mecmuası)

Daha önce çeşitli kaynaklarda da Mehmet Ali Gültekin'in onu kaleciliğe yönlendirdiği belirtilmekle birlikte, Turgay Şeren bir başka öğretmeninin daha bu konuda rol oynadığını bize şöyle anlattı: "Galatasaray Lisesi'nde voleybol oynarken jimnastik hocamız Ali Sabri Besen bey, ‘Sen ne diye voleybol oynuyorsun oğlum?’ diye sordu bana. ‘Sen kaleciliğe çalışsana,’ dedi. Hakikaten o günden sonra kaleci olmak için çok çalıştım. Onun öğüdünü tutmakla milli takıma kadar yükseldim."

Santrfor Turgay, attığı golden sonra topu kaleden çıkarıyor.
                                     (Galatasaray Haftalık Spor Mecmuası)

Turgay Şeren henüz lise talebesiyken, 1948-49 sezonunda, Galatasaray genç takımına kaleci olarak seçilir. Kaleci olmasında takımın İngiliz antrenörünün oynadığı rolü, yıllar önce bir röportajda şöyle anlatmış: "Hafta sonları okulda kaldığımda, bahçede arkadaşlarımla pastasına karşılıklı penaltı atardık. En çok penaltı kurtaran pastayı kazanıyordu. O dönemler Galatasaray'a Molloy adında bir teknik direktör gelmişti. Okul müdürümüz Behçet Gücer, müdür muavini Muslih Peykoğlu başta olmak üzere, okulun tekmil idareci kadrosuyla birlikte bizim oyunu seyrediyormuş. Mr. Molloy kurtardığım penaltıları görünce beni sormuş. Müdür bey de, '9. Sınıf öğrencisi, lise takımında santrfor,' demiş. Molloy beni çağırıp, ' Bizim idmanlara gelir misin?' diye sorduğunda kabul ettim. Ancak antrenmanda, 'Geç bakayım kaleye,' deyince şaşırdım. O zaman bana şöyle dedi: 'Bak evlat, eğer santrfor oynarsan üç beş sene sonra kaybolur gidersin. Ama kaleci olursan en az 20 sene oynarsın.'" (Zehra Yücebulut, Onların Hikayesi)

1949 İstanbul hentbol şampiyonu Galatasaray takımı. Turgay Şeren ayakta
soldan ikinci. Yanında (soldan üçüncü) milli basketbolcu Erdoğan Partener var.
                                             (Necati Karakaya, Futbolda 50 Yıl Yaşadıklarım)
Genç Turgay, Galatasaray A takımındaki ilk maçına Ocak 1949'da, yani henüz 17 yaşını sürerken çıktı. İnönü Stadı'nda Avusturya'nın Admira takımıyla yapılan hususi maçta kaleci Erdoğan Atlıoğlu 85. dakikada sakatlanınca kaleye geçti ve kulüp dergisindeki maç yazısına göre, "Son dakikalarda 3 yumruk çıkışıyla üç muhakkak golü önledi." 5 dakikalık oyununa rağmen Tevfik Ünsi onu Galatasaray'ın en iyi üç oyuncusu arasında göstermişti. Kendisi de bu maçla ilgili şunları hatırlıyordu: "Tribünlerde ismimi bilmeyenler birbirine sora sora öğrenmiş. O kadar iyi oynamışım ki herkes kim bu diye birbirine sormuş." Bu maçın üzerinden bir ay geçmeden Galatasaray Lisesi voleybol takımının bir üyesi olarak İstanbul şampiyonluğu sevincini yaşadı. 1949 Mayıs'ında, bu kez Galatasaray Lisesi futbol takımıyla İstanbul şampiyonluğu sevincini yaşadı. O sezon Beşiktaş ve Charlton gibi hususi müsabakalarda kaleyi başarıyla koruyan Turgay, ilk resmî maçına 4 Haziran 1949'da, Ankara 19 Mayıs Stadı'nda çıktı. İstanbul şampiyonu olarak Türkiye Futbol Birinciliğine katılan Galatasaray ilk maçında Recep Adanır'ın da yer aldığı Ankaragücü'ne 4-3 yenilip şampiyonluk iddiasını büyük ölçüde kaybetmişti. Bunun üzerine, Eskişehir Demirspor ile yapılan ikinci maçta, kale genç Turgay'a emanet edildi.

Turgay Şeren Galatasaray'daki ilk yıllarında Reha Eken (solda) ve
Bülent Eken ile birlikte.
                                                                                                            (Fotospor)

Turgay Şeren Galatasaray formasıyla ilk lig maçınaysa 30 Ekim 1949'da Vefa ile oynanan müsabakada çıktı. İstanbul Liginin dördüncü haftasında geçtiği kaleyi bir daha bırakmadı ve tam 18 sezon boyunca, sakatlanmadığı sürece 1 numaralı formayı giydi. İlk milli maçına da bu sezonun sonunda çıktı. 28 Mayıs 1950'de Mithatpaşa Stadı'nda oynanan ve Türkiye'nin İran'ı 6-1 yendiği maçı Fotomaç dergisinde şöyle anlatmış: "Milli takıma ilk seçildiğim günü hatırlıyorum, Galatasaray Lisesi onuncu sınıftayım... Okulda leyli idim, hafta sonlarında dayımın yanına çıkıyordum. Milli maçta bana yer vereceklerini söyledikleri zaman bayılacağımı zannettim... Beyoğlu'nda bir dükkandan aldığım yeşil kazağın göğsüne ay yıldızı yengem işledi. Nişantaşı'ndan Dolmabahçe'ye gidişimi hatırlıyorum. Bu bir gidiş değil, uçuştu sanki. Rehalarla, Lefterlerle, Muzaffer, Naci ve niceleriyle bir arada ve milli takımda oynayacaktım... Bin bir titizlikle (okunmuş) göğsü ay yıldızlı yeşil kazağımı giydim. O zaman teknik komite başkanı olan Nedim Kaleci sırtımı okşadı: 'Korkma, Allah sana yardım edecek,' dedi. 90 dakika nasıl geçti hatırlamıyorum, maçı 6-1 kazanmıştık. İlk milli maçımda galip gelmiştik. Ne muvaffakiyetti, adeta sevinçten yerimde duramıyordum."

6-1 kazanılan İran maçının kadrosu. Ayaktakiler (soldan): Reha Eken, Turgay Şeren, Kamil Ekin, İsmet Berberoğlu, Halit Deringör, Galip Haktanır, maçın hakemi. Oturanlar: Muzaffer Tokaç, Lefter Küçükandonyadis, Erol Keskin,  İsfendiyar Açıksöz, Naci Özkaya.
                                                                                                                                                                   ("Turgay" jübile kitabı)
Turgay Şeren'in bütün Avrupa'da tanınmasını sağlayan maç, 17 Haziran 1951'de Berlin'de Batı Almanya'yı 2-1 yendiğimiz müsabaka oldu. Bu maçta yaptığı kurtarışlardan sonra "Berlin Panteri" diye anılmaya başlandı. Bu maçla ilgili hatırladıklarını şöyle anlatıyordu usta kaleci: "Berlin’de sahaya çıktığımız zaman öyle bir uğultu vardı ki birbirimizle konuşamıyorduk. Statta boş yer kalmamıştı. Fevkalade güzel bir defans hattımız vardı. Gündüz abi, Muzaffer, Lefter gibi çok iyi oyunculardan oluşan bir takıma sahiptik. Hepimiz çok iyi oynadık. Savaş malulleri maçı saha kenarından seyrediyordu. Maç bittikten sonra biz saha dışına çıkarken içlerinden biri koltuk değneğiyle kafama vurmuştu. Zaten savaşta yenilmiş, bir de biz yenince adamcağız kızmış."

"Berlin Panteri" topu çift yumrukla uzaklaştırırken Eşref Özmenç onu
dikkatle takip ediyor.
                                                                                                                     (Hürriyet)     

Berlin Olimpiyat Stadı'nın tribünleri tamamen dolu. Turgay bir topu daha
göğsünde bloke etmiş. Naci Özkaya (2) ve Ali İhsan Karayiğit hemen
arkasında tetikte.
                                                                                                            (Hürriyet)

Turgay'ın başarısı Alman gazetelerinin manşetlerine yerleşmişti.
                                                                (Galatasaray Haftalık Spor Mecmuası)
Turgay Şeren'in daha on dokuz yaşındayken yurt dışında bile tanınan bir kaleci olmasında çeşitli unsurların bir araya gelmesi rol oynamıştı. Öncelikle o dönem için oldukça uzun sayılan 1,85'lik bir boya sahipti. Okul takımında basketbol ve voleybol oynaması sayesinde elleriyle topa iyi hakim olmayı öğrenmişti. O yıllarda voleybolda smaç vurma yerine çekme denilen bir teknik kullanılıyordu. Bu teknikte oyuncular topu elle taşıyarak rakip sahaya bırakıyordu. Genç Turgay da başarılı bir voleybol oyuncusu olarak iyi sıçrayıp topu tutmasının semeresini kalecilik yıllarında görmüştü. O yıllardaki kaleciliğe getirdiği farkı bize şöyle anlatmıştı: " Ben ceza sahasına çıkan ilk kalecilerdenim. Benim zamanımdaki kalecilerin çoğu çizgi kalecisiydi. Sağdan soldan ortalanan toplarda yüzde doksan kurtarırdım. Toplara çabuk çıkardım. Koşarak çıkar, rakibin kafasının üstünden topu kapardım."

1957'deki bir Beşiktaş-Galatasaray maçına ait bu
fotoğraf Turgay'ın hava hakimiyetini ortaya koyuyor.
                                                          (İstanbul Ekspres)
Genç Turgay'ın iyi bir kaleci olmasında o zamanın tecrübeli kalecilerinden destek görmesinin de payı vardı. Bize anlattıkları bunu destekliyor: "Ben takıma katıldığımda kaleciler Erdoğan Atlı ve Osman’dı. Necdet (Erdem) abi beni çok çalıştırdı. Beni Cihat Arman bile çalıştırdı. İkimizi de milli takıma çağırmışlardı. İnönü Stadında haftada üç gün beni çalıştırırdı. Cihat abi öyle zarif bir insandı. Benim pek çok eksiğimi Cihat Arman kapatmıştır. Ben onun son zamanlarına yetişmiştim. Galatasaray Lisesinin kum havuzu vardı. Orada hem Necdet abi, hem Cihat abi beni çok çalıştırmıştır. Cihat abi, Fener’i yendiğimiz zaman gelir beni tebrik ederdi. Sadece sahada değil soyunma odasına kadar gelerek tebrik ederdi. Fener’e mağlup olduğumuz maçlardan sonra da ben Cihat abiyi sahada kucaklardım."

Bir Fenerbahçe-Galatasaray maçı. Lefter frikiği çekmiş, Turgay uçarak kurtarıyor.
                                                                                                                                                                    ("Turgay" jübile kitabı)

Galatasaray ve milli takım kalesini çok erken denebilecek bir yaşta tekeline almasının ardından, yine genç yaşında Baba Gündüz'ün el vermesiyle takım kaptanlığına getirilmesini şöyle anlatıyordu Turgay Şeren:  "Çok şeyi Gündüz abiden öğrendim, bir defa insanlığı ondan öğrendim ben. Kaptanlığı kendisi bana verdi, benim arkama geçti. Kimle olduğunu şimdi hatırlamıyorum, İnönü Stadı'nda bir maçımız vardı.  Gündüz abi, ‘Çocuklar bugün size bir müjde vereceğim. Bugünden sonra takım kaptanımız Turgay olacak,’ dedi. Hepimiz başladık ağlamaya, ona sarıldık. Hakikaten beni tuttu, öne geçirdi. Faik Gökay da hakemdi. Beni önde, Gündüz abiyi arkamda görünce şaşırdı. ‘Oğlum sen kaptan değilsin, arkaya geçsene,’ dedi. Ben durumu açıklayınca o da beni tebrik etti."

Gündüz Kılıç ve Turgay Şeren 1951'deki İsveç ve
Almanya seyahati sırasında.
                                   (Galatasaray Haftalık Spor Mecmuası)

Genç Turgay, yirmili yaşlarının daha ilk yarısında birçok başarıyı tattı. Galatasaray'la İstanbul Liginde üç kez şampiyonluk sevinci yaşadı. 1954'te Dünya Kupası elemeleri için İspanya ile İstanbul'da oynanan ve 1-0 kazandığımız maçta ilk kez milli takım kaptanlığını yaptı. İspanya'yı eleyip Dünya Kupasına katılan milli takımın kalesini korudu. 1956'da oynanan, Macaristan'ı 3-1 yendiğimiz unutulmaz maçta da kalecimiz oydu. Ne var ki, başarılı insanların göklere çıkarıldığı, fakat ilk hatada bu başarıların unutulup aynı insanların yerin dibine batırıldığı bir toplumun üyesiydi. Romanya maçında sakatlanıp oyundan çıkması üzerine insafsız eleştiriler yapılınca yurt dışından gelen bir teklifi değerlendirdi. Daha önce başta Almanya olmak üzere çeşitli yabancı kulüplerden teklif almış, fakat Galatasaray'ı bırakmayı düşünmemişti. Bu kez River Plate kulübünden gelen teklif üzerine, 1959 yılının Şubat ayında hazırlık maçlarında yer almak üzere Arjantin'in yolunu tuttu. Akşam gazetesinde bu yolculukla ilgili şu satırları yazmıştı: "Galatasaray'dan ayrılacağımı hiçbir zaman düşünmemiştim. Hele Türkiye'den çok uzaklardaki bir diyarda futbol oynamak hakikaten bana hâlâ zor gelecek. Fakat ne yapayım ki, en iyi oynadığıma kâni olduğum günler karşıma 'Artık eskidi' diyerek çıktılar. Canımı dişime taktığım bir milli maçta kaburgalarımı kırdım. 'Mahsus sahayı terk etti' dediler. Hatta diplomalı bir doktor da bu kanaate ayak uydurdu. Artık 'futbol ahlakı ve anlayışı' bakımından o kadar derin bir tenakuza düştüm ki, futbolümü başkalarının ve beni senelerden beri isteyenlerin ölçüsüyle tartmak istedim. Arjantin'e gidişimin hakiki sebebi budur. Gitmiyorum... Kaçıyorum..."

1954 Dünya Kupasına katılmak için İspanya ile Roma'da oynadığımız üçüncü maçta Turgay bir kurtarış yapıyor.
                                                                                                                              (Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi)

Buenos Aires'te gerek Türkiye büyükelçisi, gerek River Plate kulübü yetkilileri ve oyuncuları tarafından yakın ilgi gösterilen Turgay, bir aya yakın bir süre Arjantin'de kaldı ve çeşitli hazırlık maçlarına çıktı. İdareciler kendisini beğendiler ve bir ön sözleşme imzalattılar. Fakat Galatasaray kulübü başta bonservisini ücretsiz vermeyi kabul etmişken, sonradan çok yüksek bir bedel isteyince bu transfer gerçekleşmedi. Bu kısa serüvenden geriye, Akşam gazetesinde tefrika edilen ve yer yer akıcı bir seyahatname tadında okunan gezi anıları kaldı. Usta kaleci, o günlerden hatırında kalanları bize şöyle anlatmıştı: " Arjantin’de çok rahat oynayabilirdim ama çok uzaktı. Uçakla bile iki gün sürüyordu yol. River Plate takımıyla üç-dört tane maça çıktım. Çok beğendiler ama ben de yeni evlenmiştim. Ben dönerken teşekkür ettiler. Futbol kültürü açısından bizimle farkları yoktu. Artık neredeyse imza atacaktım. Fakat Galatasaray kulübü telefon etti bana, sana çok ihtiyacımız var, dön diye. Dönerken bana bir zarf verdi River Plate kulübü. İçinde 300 veya 400 dolar vardı, miktarını şimdi tam hatırlamıyorum. Ne zaman istersen gel dediler. Daha önce Almanya’dan da teklif almıştım fakat o zaman Türkiye’de oynamak varken orada oynamayı düşünmemiştim. Ama Arjantin güzel bir ülkeydi. River Plate’in sahası da güzeldi. Kulüp yöneticileri de, seyirciler de beni beğenmişti."

Kısa süren Arjantin seyahati sırasında Turgay, River Plateli takım
arkadaşlarıyla bir gezintide.
                                                                                                                (Akşam)
Turgay Şeren'in Arjantin yolculuğu, Türkiye futbol tarihinde yeni bir sayfanın açıldığı günlere denk gelmişti. Onun River Plate ile maçlara çıktığı günlerde Türkiye'de Milli Lig başlamıştı. İlk maçlarda yer alamasa da döndükten sonra kaleyi Yüksel Alkan'dan devraldı. İki grup üzerinden oynanan ilk sezonda Fenerbahçe ile Galatasaray finale kalmıştı. Turgay Şeren'in yer aldığı ilk maçı Galatasaray 1-0 kazandı. Fakat dört gün sonra yapılan rövanş maçına belkemiğinde çatlak tespit edilen kaptan çıkmadı ve ezeli rakibini 4-0 mağlup eden Fenerbahçe Milli Ligin ilk şampiyonu oldu. Usta kaleci, Galatasaray'la ulusal düzeydeki ilk lig şampiyonluğunu kazandığı 1961-62 sezonunda artık otuzlu yaşlarına girmişti. O yıllarda 30 yaşına gelmiş bir futbolcuya 'artık futbolu bırakmalı' gözüyle bakılıyordu. Oysa Berlin Panteri, kol kırılması gibi çok ciddi sakatlıklar yaşamasına rağmen 35 yaşına kadar oynamayı sürdürdü. Bir lig şampiyonluğu daha kazanmanın yanı sıra  üst üste dört Türkiye Kupası sevinci yaşadı.

Bir İstanbul Ligi şampiyonluğundan sonra Turgay omuzlarda.
Turgay Şeren futbolculuk hayatının son demlerinde, milli formayla da sevinçler yaşadı. 1966'da Ankara'da oynanan, Batı Almanya'ya 2-0 yenildiğimiz müsabakada 50'nci milli maçına çıkarak altın madalya kazandı. Birkaç gün sonra Moskova'da Sovyetler Birliği'ni 2-0 yendiğimiz müsabakada, sakatlandığı 17. dakikaya kadar kaleyi korudu ve 51'nci milli maçıyla o dönemdeki milli olma rekorunu kırdı. Sahalarda son kez mücadele ettiği 1966-67 sezonunda fazla oynama şansı bulamamasına rağmen, Bülent Gürbüz'ün form düşüklüğü göstermesi üzerine kendisine tekrar görev verildi. Uzunca bir aradan sonra kaleye geçmesine rağmen, Galatasaray'ın son altı lig maçında yer aldı ve bunların dördünü gol yemeden tamamladı. Usta kaleci son resmî maçına 11 Haziran 1967'de İzmir Alsancak Stadı'nda çıktı. Galatasaray'ın Karşıyaka'yı 3-2 yendiği maçtan önce, sadece Karşıyakalı değil, Altaylı ve Göztepeli idareciler ona çiçekler sundular. İzmirli seyirciler maç bitiminde onu sevgi dolu tezahüratlarla uğurladılar.

Ankara'da oynanan Batı Almanya karşılaşması,
Turgay'ın 50'nci milli maçıydı.
                                                ("Turgay" jübile kitabı)

Turgay Şeren son maçından sonra eldivenlerini hatıra
olarak isteyen Karşıyakalı Atilla'ya hediye ediyor.
                                                                  (Yeni Asır)

Jübilesi de görkemli oldu büyük kalecinin. 2 Temmuz 1967'de, Mithatpaşa Stadı'nda Galatasaray ile Şöhretler Karması arasında yapılan maçta, o zamanlar dünyanın bir numaralı kalecisi kabul edilen Lev Yaşin'in yanı sıra, Romanyalı yıldızlar Pircalap ve Nunweiller de yer aldı. Turgay Şeren'e son golü atma "şerefi", Göztepeli Fevzi'ye nasip oldu. Usta kaleci, 20 yıl boyunca koruduğu Galatasaray kalesini, ikinci yarının başında gencecik meslektaşı Yasin Özdenak'a teslim etti. Ardından, sahanın etrafını gözyaşları içinde dolaşarak, tribünleri "Turgay, Turgay" diye inleten seyirciye veda etti.
   
Jübile için İstanbul'a gelen Lev Yaşin (soldan ikinci) ile beraber.

Futbolu bıraktıktan sonra kısa bir müddet, Galatasaray'ı çalıştıran Bülent Eken'in yardımcılığını yaptı. 1968-69 sezonunda Mersin İdman Yurdu teknik direktörlüğünü üstlendi. Takımı başarılı bir sezon geçirdi. İstanbul'da Fenerbahçe'yi 1-0 yendi ve ligi altıncı sırada bitirdi. Ertesi sezon, yedinci haftadan itibaren Vefa'nın başına geçti. Sezon boyunca ligden düşme endişesini yaşayan Vefa'nın sondan ikinci hafta İstanbul'da Gençlerbirliği ile oynadığı kader maçı, herhalde Turgay Şeren'in antrenörlük hayatının en unutulmaz maçlarından biriydi. İstanbul'un yeşil-beyazlı takımı maçı 3-2 kazanarak ligde kalırken, Ankaralı rakibini 13 yıl sürecek ikinci lig macerasına itmişti. 1970-71'de Samsunspor'u, 1971-73 arası iki sezon Mersin İdman Yurdu'nu çalıştırdıktan sonra yolu bir kez daha Vefa ile kesişti. 1973-74 sezonunda üst üste başarısız sonuçlar alan bu tarihî İstanbul kulübünde son 14 maçta teknik direktör olarak sahaya çıktı. Fakat kötü gidişi o da önleyemedi ve Vefa ikinci lige düştü.

Mersin İdman Yurdu İstanbul'da Fenerbahçe'yi 1-0
yendikten sonra.
                                                                (Fotospor)

Vefa'nın küme düşmesi ardından Turgay Şeren uzun süre sadece spor yazarlığıyla ilgilendi. Hürriyet, Milliyet gibi büyük gazetelerde yazarlık yaptı. 1979-80 sezonunda Galatasaray ilk beş lig maçında hiç galibiyet alamayınca, sınıf arkadaşı Coşkun Özarı'nın yerine teknik direktörlüğe getirildi. Sıkıntılı bir sezon geçiren Galatasaray ligi 9'ncu sırada bitirirken, küme düşen Göztepe'nin iki puan üstündeydi. Bunun ardından bir daha teknik direktörlük yapmadı. Gazete yazılarının yanı sıra, 90'larda hayatımıza giren özel televizyon kanallarında yorumculukla futbol dünyamıza hizmet vermeye devam etti.

Gazetecilik yıllarından: Turgay Şeren Panathinaikos'u çalıştıran Puşkaş'la.
                                                                                                                                                                                      (Hürriyet)

Büyük kalecinin son yılları üzüntülü ve sıkıntılı geçti. Büyük bir sevgiyle bağlandığı eşinin vakitsiz ölümüyle ciddi bir sarsıntı yaşadı. Ardından, yıllar boyu zımpara gibi sahalarla ve rakiplerle mücadelesi sırasında yaşadığı sakatlıkların neticesi olan sağlık sorunlarıyla uğraştı. Bundan iki yıl kadar önce Ulus'taki evinde ziyaret ettiğimizde, bir zamanlar birkaç spor dalında birden başarıyla mücadele eden bu dev gibi insanın, artık evin içinde bile yürümekte zorlandığını görünce zamanın insafsızlığına hayıflanmıştık. Nitekim fotoğraflar, kupalar, şiltler, plaketler eşliğinde geçmişe yönelik sohbetimiz sırasında bir an durdu. Efsanevi kalecinin gözleri dolmuştu. Kısık bir sesle konuştu: "Keşke bir zaman tüneli olsa da o zamana geri dönsek. Yok mu öyle bir zaman tüneli? Hem iyileşeyim, hem de kalecimize yedek olayım..."

Turgay'ın ilk zamanlarında bir Galatasaray-Kasımpaşa maçından önce iki takım oyuncuları, bugün göremeyeceğimiz
bir şekilde bir arada fotoğrafçılara poz vermişler.

Turgay, dayısı Mithat Perin'in sahibi olduğu İstanbul
Ekspres gazetesinin genç spor muhabiri Abdi İpekçi'ye
röportaj verirken.
                                                                    (İstanbul Ekspres)
Futbol hayatlarının başındaki iki genç Turgay ve
Füze Selami, Adana Demirspor-Galatasaray
maçından önce.
Bir Fenerbahçe maçında Turgay Şeref'in ayaklarından topu
alırken arkada Ahmet Berman izliyor.
                                                        ("Turgay" jübile kitabı)
 Aralık 1964'te İzmir'de oynanan İzmirspor maçında kolu kırılan
Turgay Şeren o sezon uzun süre oynayamamıştı.
                                                                                         (Yeni Asır)

50'nci milli maç dolayısıyla hak kazandığı altın madalyayı dönemin
başbakanı Süleyman Demirel takarken.

1966'da oynanan Batı Almanya maçından önce Alman televizyoncular
röportaj hazırlığında. Sağ baştaki gazeteci Örsan Öymen.
                                                                                            ("Turgay" jübile kitabı)
Kınalıada'da yapılan bir yaz turnuvasında
santrfor Turgay gol atarken.
                                      (Günlük Spor)


Gündüz Kılıç'ın Feriköy'ü çalıştırdığı dönemde Turgay Şeren de kısa bir
dönem adı konmamış şekilde  kaleci antrenörlüğü yapmış.
                                                                                                                (Hürriyet)
2000'li yıllarda Profesyonel Futbolcular Derneği başkanı olarak görev yapmıştı.


28 Mayıs 2016 Cumartesi

Erdoğan Gürhan: Beykoz'un O Kadrosu Şimdi Trilyonlar Ederdi

Sakatlık, özellikle menisküs, eski devirlerde futbolcuların korkulu rüyasıydı. Ağır bir sakatlık geçiren futbolcunun kariyeri ya bitiyor, ya da bir daha eski seviyeye ulaşamıyordu. Nice yıldız adayı, daha doğru dürüst parlayamadan sakatlıklar yüzünden sahalardan sessiz sedasız çekiliyordu. Genç milli takım formasıyla 1954'te dünya gençler şampiyonasına katılan Erdoğan Gürhan da bu talihsiz futbolculardan biriydi. Bu turnuvadan sonra transfer olduğu Beşiktaş'ta uzun yıllar oynamayı hayal ederken geçirdiği ağır sakatlık sonucu uzun süre sahalardan uzak kalmış, ardından futbol hayatını İstanbul'un köklü kulüplerinden Beykoz'da sürdürmüştü. Futbolu bıraktıktan sonra başladığı teknik direktörlük döneminde, futbol dünyamızda saygın bir yer edindi. Trabzonspor'u çalıştırdığı dönemde takıma kazandırdığı futbolcularla, üst üste şampiyonluklar kazanan kadronun oluşmasında pay sahibi oldu. Öncelikle futbola nasıl başladığını ve ilk takımlarını anlatıyor Erdoğan Gürhan:


"1935’te Kayseri’de doğdum. Babam askerdi, jandarma komutanıydı. O yüzden öğrencilik hayatımın bir kısmını Trabzon’da, bir kısmını Görele’de, bir kısmını da Gaziantep’te ve Kayseri'de geçirdim. İlkokula Trabzon’da başladığımda harp yıllarıydı. Futbolculuğumun kökeni Trabzon’dur. İlk top oynamaya Trabzon’da İdmangücü genç takımında başladım. Babam futbol oynamama kızmazdı, bilakis teşvik ederdi. O zaman binbaşıydı. Kültürlü bir adamdı. Gaziydi bir defa, İstiklal madalyamız var bizim. Ortaokula da Trabzon'da başladım. Beşiktaşlı Nazmi Bilge benim sınıf arkadaşımdı. Onunla aynı sırada oturduk biz. Benim numaram 7, onunki 8’di. Orta 1 ve 2’de beraberdik. Hasan Polat onun dayısıydı. Yıllar sonra Beşiktaş’a da beraber geldik. Trabzon halkı futbolu çok sever. Eskiden Kavak meydanı vardı, saha oradaydı. Lisenin karşısındaydı. Tribün filan yoktu. O zamanlar kadınlar bile maç seyrederdi. Bir ailede ya babası, ya abisi, ya kardeşi, muhakkak birisi oynardı. O zaman hiç küfür filan edilmezdi. Fakat son yirmi beş senedir o seyirci kalmadı, şimdi tribünlerin halini görüyorsunuz. Artık altyapıya da gereken önem verilmiyor."

"13 yaşında tekrar Kayseri’ye geldim. 1948’den itibaren orada kaldık, liseyi de Kayseri’de bitirdim. Kayseri’ye gelince 13 yaşında Erciyes’te oynamaya başladım. Erciyesspor o zamanlar Kayseri’nin en iyi takımıydı. Sonra ikinci lig kurulurken Talasspor’la birleşerek Kayserispor’u oluşturdu. O zaman ilk çalıştırıcısı da ben oldum.  Erciyes’ten sonra Demirspor’a geçtim. Oradan da Ankara Demirspor’a geçtim. O zaman müessese takımları spora büyük yatırımlar yapıyordu. Bizi işe alıyorlardı, çalışıyorduk. Orada bir sene oynadım. O sırada Türkiye’nin kaliteli oyuncuları oradaydı. Kaleci Abdülkadir’di. Vefa’da da oynamıştı ve o sırada milli takımda oynuyordu. Sağ bek İsmail Abi milli takımda oynadı. Sol bek Tiko Mehmet Ankara karmasında oynardı. Sağ haf Arap Kadri Üsküdarlıydı, milli takımda oynadı. Santrhaf Süleyman Abi, sol haf Piç Muzaffer’di. Hacettepe’de de oynamıştı. Sağ açık İsmail Abi, sağ iç ben, santrfor Vefa’da da oynayan Atom İsmet, sol iç milli takımda oynayan Pepe Mustafa, sol açık da Feyzullah’tı. 1952-53’te oynadım Demirspor’da."

"Babam İzmir’e Karşıyaka jandarma komutanı olarak tayin oldu. Ben de 1953-54’te Karşıyaka’da oynadım. Kaleci İtalyan asıllı Levanten Petrica’ydı. Fransa’dan gelen Lemi Yerli vardı, kaptanımızdı. Santrhaf Vefa’ya giden Arif’ti. Sağ açık Nevzat Abi’ydi. Santrfor Küçük Nevzat’tı. Altınordulu Memduh vardı. Cumhuriyet bayramlarında muhtelit maçları yapılırdı. Ben hem Ankara karmasında, hem İzmir karmasında oynadım. İzmir’de milli takımda da oynayan Tarık Abi, Bayram Abi vardı. Ben onlarla oynadım. Altaylı Edwin Clark vardı, Karşıyaka’dan Nevzat Abi ve Lemi Abi, Göztepe’den Mustafa Orçinos vardı. Onların hepsi benden büyüktü. Aralarına benimle birlikte Metin Oktay giriyordu. Metin benim genç milli takımdan da arkadaşımdı."

1954'te Almanya'da düzenlenen Dünya Gençler Şampiyonasına katılan genç milli takım yola çıkmadan önce.
Erdoğan Gürhan ayakta sağ başta, yanında Varol Ürkmez ve Metin Oktay var.
                                                                                                                                                                                  (Ali Soydan)
"1954’te genç milli takımla Almanya’da dünya şampiyonasına gitmiştik. Orada dört defa milli oldum. Hocamız Cihat Arman’dı. Kaleci Varol, sağ bek Tayyar – Hacettepeli sonra Galatasaray’a geldi. Sol bek Adaletli Nihat, sonra Kasımpaşa’da oynadı. Sağ haf Arap Güngör Adaletli ve İstanbulsporlu. Santrhaf Eskişehir Şekerspor’dan Ergun Ercins, sonra Galatasaray’a geldi. Sol haf ben oynuyordum. Sağ açık Ankaralı Yıldırak Daş, sağ iç Yün Mensucat’tan Metin Oktay. Santrfor Kasımpaşalı Ahmet. Sol iç Adaletli Erol Topoyan’dı. Sol açık Galatasaraylı Küçük Ali. Ayrıca Şeref Has, İzmirsporlu Necdet, Galatasaraylı-Ankaragüçlü kaleci Yüksel, Altaylı Coşkun, Hacettepeli Horvat derdik, uzun boylu Aydın. Yani çok kaliteli bir takımdık. Hepimiz büyük takımlara transfer olduk. Turnuvadan İstanbul’a döndük. Ben İstanbul’da kaldım, Metin İzmirspor’a geçti."

Genç milli takım Almanya'da. Futbolcuların dizilişi alt sıra (soldan sağa): Erol Topoyan, Erdoğan Gürhan, Metin Oktay,
Aydın Milli, Şeref Has, Güngör Tetik, Yıldırak Daş. Orta sıra (soldan): Varol Ürkmez, Güngör Salman, Nihat Çapalar, Orhan Erkmen, Yüksel Alkan. Üst sıra (soldan): Necdet Elmasoğlu, Coşkun Dağlıoğlu, Tayyar Cavcav, Ali Soydan, Ergun Ercins, Ahmet Deniz. En arka sol başta antrenör Cihat Arman, önünde çöken Reşat Erte. Ayakta sağ başta (pardösülü) Fahri Somer. Ahmet Deniz ile Ergun Ercins'in arasında, arkada Halit Kıvanç, onun yanında Orhan Vedat Sevinçli ve Sedat Taylan var.
                                                                                                                                                                              (Erol Topoyan)

Böylece Erdoğan Gürhan 1954-55 sezonu başında, yani 19 yaşındayken Beşiktaş'a transfer olmuş. Siyah-beyazlı takıma gelişini ve orada geçirdiği kısa dönemi şöyle anlatıyor:
"Babam İzmir’de vefat etti. Onun vefatının ardından ben Beşiktaş’a transfer oldum. Benim Beşiktaş’a gelmeme biraz da Beşiktaşlı gazeteci Orhan Vedat Sevinçli ve federasyon başkanı sebep oldu. Beni izlemişler maçlarda. Beşiktaş’ın her şeyi Arap Sadri (Usuoğlu) abiydi, ona söylemişler. Fakat yedi maç oynadıktan sonra sakatlandım. Şeref Stadında idman yapıyorduk. Zemin zımpara gibiydi. Bağlarım neredeyse kopuyordu. Şimdiki tedavi imkânları yoktu, tıp o kadar gelişmiş değildi. Altı ay sürdü sakatlığım. İkinci devre maçlarında hiç oynayamadım.  Bunun üzerine izin istedim. Sadri Abi izni verince Fahrettin (Cansever) Abi ile beraber Beykoz’a geldik. Beşiktaş kadrosunu da sayayım size. Kaleci Bülent Gürbüz, sağ bek Kamil Abi rahmetli, sol bek Doktor Vedii, sağ haf Eşref, santrhaf Ali İhsan, sol haf Nusret, sağ açık Ercan, sağ iç Recep, santrfor Bülent Esel, sol iç Fahrettin, sol açık Keçi Faruk. Varol, ben, Nazmi, Metin Erman, Altıparmak Sami – bizler de kadroya zaman zaman girerdik. O sene benim dışımda Nazmi ve İtalya Spal takımından Bülent Abi gelmişti. O sene hocalar değişti. İlk geldiğimizde İtalyan hoca Sandro Puppo vardı, o gitti Refik Osman hoca geldi. Sonra bir ara Cihat Abi gelince kulüp karıştı, onu istemediler. O arada bir bocalama oldu."

                              (Beşiktaş dergisi)

"Beşiktaş’ta ilk maçım eski tahta tribünlü Fenerbahçe Stadındaydı. Fenerbahçe ile maç yaptık, ikinci devre sol haf oynadım. Fahrettin Abi’yi oyundan çıkardı Sadri Abi. Fahrettin ona ayakkabı fırlattı. O olay onun Beşiktaş’ta sonu oldu. Fahrettin Abi kaliteli adamdı ama huysuzdu. Şimdi olsa trilyonlar ederdi. Şeref Stadında, havuzun altında soyunma odası vardı. Orada dört tane duş vardı. O zaman sevgi saygı çok. Önce Şükrü Abiler girer duşa, sonra biz girerdik. Doğru dürüst eşofman, malzeme filan yoktu. Recep Abi ile çarpıştım, kısmet işte sakatlandım. O zaman ameliyatlar ağırdı. Bizim Katır Nusret mesela ameliyat olduktan sonra bir sene oynayamamıştı. Beni de Cerrahpaşa’da tedavi ettiler. Şimdi menisküs olan bir ay sonra idmana çıkıyor."

                                                                        (Beşiktaş dergisi)

Erdoğan Gürhan 1955-56 sezonundan itibaren Beykoz forması giymiş ve futbolculuk hayatının en uzun dönemini sarı-siyahlı kulüpte geçirmiş. Kendisinden bir yaş büyük bir Erdoğan daha - Erdoğan Gökçen - olunca, ona Küçük Erdoğan denmiş. Döneminin futbolcuları arasında bugün de Beykozlu Küçük Erdoğan olarak tanınıyor. Beykoz günlerini de şöyle anlatıyor:
"Beykoz’a geldiğimde sakatlığım geçmişti. Beş sene üst üste oynadım Beykoz’da. Beşiktaş’ta da oynadım ama kendimi Beykozlu görüyorum. En iyi futbolumu orada oynadım, en güzel dostluklarımı orada kurdum. Üzüntüm o güzel takımı amatöre düşürmeleridir. Beykoz'a Fahrettin Abi ile beraber geldik. O zaman yönetim kurulu başkanı Cevat Taray’dı. Kendisi Sümerbank kundura fabrikasının da müdürüydü. O beyefendi Beykoz’u Beykoz yaptı. Yanında Turgut Tolon ve Paşabahçe Şişe-Cam fabrikasının müdürü Sadettin Arseven vardı. Şişe-Cam ile kundura fabrikası Beykoz’un hayatıydı. Her şey fabrikanın içindeydi. Onlar o büyük Beykoz takımını yarattılar. Beykoz’a geldiğimde Cevat Bey başkan, Sadettin Bey de genel sekreterdi." 

                                            (Beşiktaş dergisi)

"Beykoz takımının o kadrosu şimdi olsa trilyonlar ederdi. İlk geldiğim sene kaleci Halil’di. Sağ bek Erdinç Fenerbahçe’den gelmişti. Sol bek İsmet Abiydi. Trabzon doğumluydu. O da Fenerbahçe’den gelmişti. Santrhaf Ekerbiçer’di. Sağ haf rahmetli Helvacı Hasan’dı. Sol haf bendim. Bu hat hemen hemen hiç değişmedi. O sene sağ açık Ziya idi. Sağ iç yine Fenerbahçe’den gelen Büyük Erdoğan’dı, sonra Beşiktaş’a geçti. Santrfor Şirzat’tı. Sol iç Fahrettin Abi, sol açık Katır Nusret’ti. Sonra kaleci olarak Necmi geldi, Beşiktaş’tan Nusret Abi geldi. Fahrettin Abi ayrıldı, Abdullah Matay geldi. Rauf girdi takıma. Belki bir sene aralıklarla Beyoğluspor’dan Günay geldi. Necmi gibi Kadırga’dan Nurcan geldi. Şirzat Fener’e gitti, Sarıyer’den Mustafa Yürür’ü aldık. Erdoğan santrfor oldu o zaman. Katır Nusret menisküs ameliyatı olmuştu, epey oynayamadı. Sonra Mehmet Ali Has Abi geldi Fenerbahçe’den. Beş senede böylece çok büyük bir kadro oldu ama ben, Hasan ve Ekerbiçer – yani haf hattı hiç değişmedik. Ben ara sıra sol iç oynadım, o zaman Günay benim yerimde oynadı. Bazen Nusret Abi oynadı. Ben üç sene hiç değişmeden sol haf oynadım, iki sene de değişik yerlerde oynadım. Ben hem sağda hem solda oynayabiliyordum, iki ayağımı da kullanırdım."

Beykoz 1956-57. Ayaktakiler (soldan sağa): Erdoğan Gürhan (Küçük Erdoğan), Rauf Başaran, Hasan Önal (Helvacı Hasan), Nusret Dalkıran  (Katır Nusret), Affan Ünver, Erdoğan Gökçen (Büyük Erdoğan), Mehmet Ekerbiçer.
Oturanlar: İsmet Berberoğlu, Abdullah Matay, Necmi Mutlu, Fahrettin Cansever. 

"İlk sene bizi rahmeti Rebii Erkal çalıştırdı. Rebii Hoca Vefa’dan gelmişti. O zaman milli lig yoktu. Rebii Hoca bizi bir sene çalıştırdı. Sonra Şeref Görkey geldi, o aralıklarla üç-dört sene çalıştırdı. Bir ara Mehmet Ali Abi geldiği zaman Macar Szekelly’yi getirmişti, o da kısa bir süre bize hocalık yaptı. O sırada derecemiz üçüncülükle beşincilik arasında değişiyordu. Cevat Bey kulübe çok yardım ediyordu. Hepimiz fabrikada çalışıyorduk. Soyunma odaları filan hep fabrikanın içindeydi. Şimdi düşünüyorum da ne müthiş kadromuz varmış o zaman. Hem oyuncu olarak çok iyiydik, birbirimizi tamamlıyorduk, hem de hepsi ahlaklıydı. Çok iyi bir arkadaş grubu vardı. Çoğu yüksek okula gidiyordu. Nereye gidersek hep beraber giderdik."

O günlerin ekonomik koşullarını da şöyle anlatıyor Erdoğan Gürhan:   
"Beşiktaş’tan transfer ücreti olarak 1.500 lira aldım. 325 lira maaşımız vardı, o zamana göre çok iyiydi. Bülent Abi İtalya’dan gelince 2.500 lira aldı. Para kıymetliydi. Galatasaray ve Fener maçlarına 25 lira, beraberlikte onun yarısı prim. Diğer maçlarda 5 lira prim, beraberliğe yok, yenilirsen ceza vardı. Şimdi kulübün olduğu yerde eski evler vardı. Ahmet Amca vardı, yakın zamana kadar kulüpte kapıcılık yapardı. Hanımıyla beraber orada kalırdı, binaya bakardı. Bekârların kaldığı yer de oradaydı. Yaklaşık üç ay orada yattım. İhsan abi de bekârdı, orada kalırdı. Ercan, Özcan da orada kalırdı. Maç yemeklerini orada yerdik, Ahmet Amcanın karısı yapardı. Yürüyerek stada giderdik. Federasyon temsilcisi Remzi Tosyalı vardı, onun büyük sözü geçerdi kulüpte."

"Beykoz’dan 750 lira transfer parası aldım. 150 lira kulüpten, 200 lira da fabrikadan maaş alırdık. Kulüplerin bütçeleri arasında fazla fark yoktu. Babam o sırada vefat etmişti. Annemle kardeşim İstanbul’a geldiler. Beykoz’u çok sevdik, aşağı yukarı on sene oturduk. Oranın sembolü olan Kelle İbrahim rahmetli, ölene kadar maçlarda da soyunma odasında da hep vardı. Beykoz’dan çok kaliteli futbolcular gelip geçti. İlk geldiğimde Trabzonlu Zekeriya (Bali) Abi vardı. İki maç beraber oynadık, son zamanlarıydı. Fenerbahçe’de ve Ankara Demirspor’da da oynamıştı, iyi futbolcuydu. Milli takım dışarıya seyahate gittiği zaman haftalar boş geçmesin diye karmalar yapılırdı. Ekseri Galatasaray ile Adalet karma yapardı. Biz de Fener ile beraber karma yapardık. Ben Erol, Fikret, Selahattin ağabeylerle oynadım."

Meşhur Beykoz çayırında bir idman. Sağ başta Erdoğan Gürhan, onun sırasında en arkada kaleci Naylon Halil seçiliyor.
Orta sıranın başında sağ bek Aydın Sümer, arkasında Helvacı Hasan var. Soldaki sıranın başındaki kaleci Necmi Mutlu.
                                                                                                                                                                                (Haluk Sümer)
Beş sezonu İstanbul'da geçiren Erdoğan Gürhan bir kez daha Anadolu'nun yollarını tutmuş ve 1959-60 sezonunda, Ankara mahalli liginde oynayan PTT'ye transfer olmuş. Hemen ardından teknik direktörlük hayatına atılmış:
"Beykoz’dan sonra PTT’ye gittim. Sabri (Kiraz) Abi götürdü beni. PTT o zaman Ankara mahalli kümede oynuyordu. Metin Türel, Beşiktaş’ta oynayan Yusuf (Katırcıoğlu) gibi oyuncular vardı. O sene birinci lige çıkardık takımı, ben futbolu bıraktım. Sakat ayağım fazla götürmedi beni. Bırakınca kendi imkânlarımla İngiltere’ye ve Almanya’ya antrenörlük kursuna gittim. Daha sonra federasyon bizi Macaristan’a gönderdi. 1965’te de İzmir’deki kursu bitirdim. 1969’da İstanbul’daki teknik direktörlük kursunu bitirdim. Gelen hocalarla irtibat kurmuştum. Kardeşim de Almanya’da çalışıyordu. O arada iki kere Almanya’ya gittim. Kirchrath’ın bende çok büyük emeği vardır. Almanya’ya onun kanalıyla gitmiştim. Hamburg’a yakın bir yerde bir spor okulu vardı. Bir buçuk ay onun yanında kaldım. 1973 civarında Hannover’e yakın bir yerdeki yüksek spor okulunda bir ay kaldım. Kirchrath o okulların spor direktörüydü, bana çok yardım etti."

1965'te İzmir'de düzenlenen teknik direktörlük kursundan bir hatıra. Ayaktakiler (soldan sağa): Mehmet Ekerbiçer, ? ,
Gazanfer Olcayto, Cihat Arman, Sabri Kiraz, ? , ? , Samim Emek. Oturanlar (soldan sağa): ?, Abdülkadir Arun,
Nevruz Güven, Erdoğan Gürhan, Ahmet Karlıklı.
                                                                                                                                                                                    (Samim Emek)
"Önce amatör ve müessese kulüplerini çalıştırdım. İlk çalıştırdığım takım amatör Okmeydanı kulübüydü. Zonguldak Kömürspor’u çalıştırdım. Ardından Kütahya Şekerspor’u çalıştırdım. Kayserispor’un ilk teknik direktörlüğünü ben yaptım, 1967-68 sezonunda. İkinci sene Trabzon’a gittim ve 1968-69’da Trabzonspor’u çalıştırdım. Kaleci Ergun’du, Galatasaray’dan aldık. Sağ bek Trabzonlu Atan, sol bek Kenan’dı. Libero yine Trabzonlu Şevki, stoper Özkan Sümer’di. Orta üçlüden Bülent Şahinkaya Galatasaray’da da oynadı. Ortada oynayan Atay Aktuğ çok kaliteli bir oyuncuydu.  Beşiktaş’a gönderecektim, okuduğu için gitmedi. Sonra Trabzon belediye reisliği yaptı. Solda Bülent’in abisi Ankaragüçlü Coşkun Şahinkaya vardı. Sağ açık Ahmet Ziya, santrfor Necmi, sol açık sonradan Beykoz’da da oynayan Ahmet. Ahmet Suat bırakmıştı artık, kadromda vardı ama oynatamadım. Faruk Özak da vardı kadroda ama devamlı oynatamadım."

"Şampiyon olan Trabzonspor kadrosunun birçok oyuncusunu ben buldum. Orada çok rahat çalıştım. Yöneticiler iyiydi. Yalnız bir sıkıntı şuydu, yeni birleştikleri için iki tane başkan vardı. Biri İdman Ocağı diğeri İdman Gücü başkanıydı. Fakat Sebahattin Kundupoğlu diye bir genel sekreter vardı, Trabzon’un her şeyiydi. Bütün Trabzonluların tanıdığı bir isimdi. Benim Zeki diye bir sağ açığım vardı. Boş zamanlarımızda hep dolaşırdık. 'Hocam gel iyi bir kaleci var, onu bir gör,' dedi. Amatör bir takımdı, gittim maçını seyrettim. Çırpı gibi zayıf bir çocuktu Şenol Güneş. Sonra Hüseyin vardı, o da Yalıköy takımında oynuyordu. Turgay Çimento takımında oynuyordu. Santrhaf Kadir Akçaabat’ta oynuyordu. Bunların hepsini o takımlarda seyrettim ve seçtim. Fakat teknik direktörlük hayatımda hiçbir futbolcunun para işine kesinlikle karışmadım. Ben sadece yöneticilere isimleri verir, almalarını söylerdim. Beşiktaş’ın da çok transferinde katkım vardır çünkü sürekli Anadolu’da çalıştığım için oyuncuları izliyordum. Süleyman abiyi çok severdim. Şevket Yorulmaz da kulüp müdürüydü. İstanbul’a geldiğim zaman muhakkak kulübe uğrar, onlarla görüşürdüm. Şifo Mehmet gibi birçok oyuncunun ismini ilk kez ben vermiştim kulübe. Kendi çalıştırdığım takımlara da oyuncuyu ben seçerdim."

Trabzonspor 1968-69. Ayaktakiler (soldan): Erdoğan Gürhan, Şevki, Atay Aktuğ, Özkan Sümer, Necmi Perekli, Faruk,
menajer Hayrettin. Oturanlar: Kenan, Atan, Ahmet, Bülent Şahinkaya, Coşkun Şahinkaya, Ziya.
                                                                                                                                                                      (Hayat / Koray Gürtaş)

"Trabzon’dan sonra Konya İdman Yurdu’nu çalıştırdım. Üçüncü ligden ikinci lige çıkardım. Sonra Konyaspor ile birleştiler. Sonra ikinci kez Kayseri’ye gittim fakat o dönemde idarecilerle anlaşamadım. Kayseri’de okuduğum için birçok tanıdığımız vardı. Çok ısrarlarla geldim. Kayseri’nin imkânları neredeyse büyük takımlarla yarışacak düzeydeydi. İstediği an istediği oyuncuya verecek paraları vardı ama yönetim yok. Bir de şehirde futbol sevilmiyor. Yoksa ilk dördün arasından hiçbir zaman çıkmaz. 1969-70’de Altınordu’yu birinci ligde çalıştırdım. Kalede Mümin vardı. Sağ bek Behçet’ti. Feriköy’de oynadı. Sol bek Müjdat da Feriköy’den gelmişti. Santrhaf Demirsporlu Süleyman. Sağ haf İsmet. Santrforda Bahri oynuyordu. Sol iç Erkan, sol açık Şiyatski, sağ iç Zadel, sağ açık Hikmet’ti. Sezon bitiminde ayrıldım, Adanaspor’a gittim."

Erdoğan Gürhan (ayakta, sol başta) ve Konya İdman Yurdu. Bu kulüp Konyaspor'la birleştirilerek tarihe karıştı.
                                                                                                                                                                               (Koray Gürtaş)

"Daha sonra Ordu’yu, Giresun’u, Rize’yi çalıştırdım ve bunların hepsini en iyi zamanlarında çalıştırdım. Vanspor’u, Mardinspor’u çalıştırdım. Aydınspor’u, İzmirspor’u çalıştırdım. İzmir’de iyi oyuncularım vardı ama idaresizlikten düştü kulüp. Her türlü imkânı vardı yoksa kulübün. O sene çıkabilirdik ama idareciler birbirine girdiler. Candemir’den sonra Vefa’yı çalıştırdım. Galip (Haktanır) abi o zaman genel kaptandı. Abdullah Avcı benim santrforumdu. İyi kadromuz vardı ama çıkamadık. En büyük sebebi parasızlıktı. Beylerbeyi’ni, Beykoz’u da çalıştırdım. Kulüplerden iki sebeple ayrıldım. Birincisi işime karıştıkları zaman, ikincisi para meselesiydi fakat şahsıma değil oyuncularıma ödemeyi aksattıkları zaman. O zaman bütün kulüpler başkanların cebine bakıyordu. Trabzon’da çalışacak saha bulamıyordum. Her antrenmanda başka bir yere gidiyorduk. Bütün takımlarda aynı sorun vardı. Kayseri gibi yerde saha bulamıyordum, meydana gidiyorduk. Trabzon’da, Kayseri’de duşumuz yoktu. Rize’den, Trabzon’dan mesela İzmir’e otobüsle gidilirdi. Uçak her zaman yoktu, olsa bile pahalıydı. Şimdi istediğin malzeme var. O zamanlar Beşiktaş kulübünde malzeme bulamıyorduk."

                                                        (Cumhuriyet)

"Eğitim dairesinde de çalıştım. Kurslarda yüzlerce antrenörün diplomasında imzam var. Bayan milli takımını altyapısıyla üstyapısıyla beş sene çalıştırdım. ‘Bayan ve Amatör Futbol’ adıyla bir kitabım basıldı federasyon tarafından. Bayan milli takımında çok kaliteli oyuncular vardı. Bir iki tanesi Almanya’da oynuyor şu anda. Fakat ülkemizde bayan futboluna önem verilmiyor. Eğitim olmadığı sürece bu iş olmaz. Ülkemizde ne yetenekler var ama bulup yetiştirmek lazım. Türk insanı kabiliyetli ama önemli olan onu eğitip yönetmek. Türkiye’de biat kültürü başladı, soru sormayacaksın. Oysa çocuk sorgulayacak. Futbolda da aynı şey geçerli. Diyorlar ki yerli oyuncu pahalı. Kim onları pahalı hale getirdi? Bizim kulüplerimiz."

Kadın milli takımının ilk kadrosu. Teknik direktör Erdoğan Gürhan
ayakta sağdan ikinci.
                                                                                (Türk Futbol Tarihi, cilt 3)

Erdoğan Gürhan teknik direktörlüğünün yanı sıra, uzun yıllar Cumhuriyet gazetesinin spor sayfasındaki yazılarıyla da tanınmıştı:
"Benim mesleğim teknik adamlık. Gazeteciliği sürekli bir uğraş olarak görmedim. Ara ara yazdım, özellikle maç kritikleri yazdım. Rahmetli Abdülkadir Yücelman’ı çok severdim, onun için özellikle Cumhuriyet gazetesinde yazdım maç kritiklerini. Teknolojiyle birlikte nasıl her şey gelişti değiştiyse futbol da değişti elbette ama o eski ahenk, kulüplerin ve oyuncuların birbirine olan saygısı kalmadı. Hayatım futbolla geçti, başka iş yapmadım. Her devreyi bilirim. Artık maçlara gitmiyorum. Hep sorarlar Lefter nasıl futbolcu diye. Onun gibi futbolcu yok ki. Ama o devirdeki antrenman metotlarıyla şimdikilere uyar mı diye soruyorlar. Buz gibi uyarlar."


Son sözü üstat İslam Çupi'ye bırakıyoruz. 20 Eylül 1973 tarihli Tercüman gazetesindeki köşesinde Erdoğan Gürhan için şunları yazmış: "Erdoğan Gürhan nerde futbol fikri, nerde futbol yeniliği varsa, oradadır. Almanya'da iyi topa vuruluyor dense damlar. İtalya'da 1980'in yenilikleri anlatılıyor diye ihbar yapılsa, ceketini satar, oraya damlar. Gürhan'ın hayatında futbolu düşünmek ve futbolu yaşamaktan başka tutku yoktur. İyisini yapmak, modernini kurmak ve her şeyin Avrupalı olmasını istemek gibi, batılı bir ahlak ve iş anlayışına sahiptir. Prensiplerinden ve antrenörlük kişiliğinden taviz vermez.  Çok kulüp değiştirmesi ehliyetsizliğinden değil, 'maaşı al, otur takımı ben yapayım,' diyen bir alaturka zihniyet yüzündendir."*

*İslam Çupi, Mağlubu Anlatmak. Derleyenler: Barış Karacasu-Yavuz Yıldırım. İletişim Yayınları, 2009.  




19 Mayıs 2016 Perşembe

Osman Arpacıoğlu - En Güzel Gollerin Kralı

Bu yazıya öncekilerden farklı olarak kişisel bir anıyla başlamak istiyorum. Tarih 19 Mayıs 1974. Türkiye birinci liginin sondan ikinci haftası. Son üç sezon boyunca şampiyonluğu ezeli rakibine kaptıran Fenerbahçe, bu kez Beşiktaş'la çekişiyor. Şampiyonluğu hemen hemen sağlamış fakat matematik olarak da ilan etmesi için Ankaragücü'nü yenmesi gerek. Abime birkaç seneden beri beni de maçlara götürmesi için yaptığım telkinler nihayet sonuç veriyor. Artık ortaokul çağına geldiğim için bugün artık efsaneleşen birçok futbolcuyu izleme şansını kaçırmışım. Fakat İnönü Stadının kapalı tribününe girip de o atmosferi ilk kez gördüğümde bu düşünceler hemen aklımdan çıkıyor. Stat Fenerbahçe'nin şampiyonluk kutlamasını görmek isteyenlerle hıncahınç dolu vaziyette. Nihayet maç başlıyor. İlk yarı fazla gol pozisyonu yaşanmıyor, Fenerbahçe'nin etkili isimlerine sıkı bir adam markajı uygulanıyor. İkinci yarı da bu seyirde devam ediyor, Ankaragücü direniyor. Maçın bitmesine artık yirmi dakika kadar kalmış. Derken Cemil orta sahada bir top kapıyor, soldan kaçan Mustafa'yı görüyor. Mustafa hızla ilerleyip avut çizgisine yaklaştığı sırada ortayı yapıyor. Ankaragücü savunma oyuncuları bu ortayı kesmek için yükseliyorlar. Fakat Osman onlardan daha yükseğe sıçramış, bir an havada asılı kalıyor sanki ve topa kafayı yapıştırıyor. Ankaragücü kalecisi Aydın'ın  uçuşu nafile, top doksandan filelerle buluşuyor. Maç bu golle sona eriyor. Sonrası tam bir şölen; soyunma odasına giren futbolcular stadı terk etmeyen seyircilerin tezahüratıyla sahaya çıkıp tur atıyorlar. Onlar turunu tamamlarken seyirci bu kez "Didi, Didi!" diye bağırıyor. Sempatik Brezilyalı hoca da onları kırmıyor, atletizm pistini yürüyerek dolaşıyor ve bütün tribünlere el sallıyor.



Bu maçtan yaklaşık kırk yıl sonra İzmir'de yaşayan arkadaşım Uğur Filiz telefonda, "Fenerbahçeli Osman Arpacıoğlu'yla tanıştım, Karşıyaka'da oturuyor," diyerek ekliyor: "Haftaya müsaitsen evine ziyarete gidebiliriz." Ben zaten ilk gittiğim maçın tek golünü atarak futbol kahramanlarım arasına giren Osman abiyle görüşebilme fırsatını ne zamandır arıyorum, elbette müsait olduğumu bildiriyorum. Uğur ziyarete gideceğimiz günü ayarlıyor ve nihayet Osman abiyle evinde buluşuyoruz. Fotospor dergisi ciltleri, oynadığı maçların notlarını tuttuğu defterler ve fotoğraflar eşliğinde sohbete koyuluyoruz.

Yaygın bilinenin aksine Samsun'da değil, 1947'de Ankara'da doğmuş Osman Arpacıoğlu. Neden Samsunlu olarak bilindiğini şöyle izah ediyor: "Babam avukatmış, İşçi Sigortaları kurumunda çalışıyormuş. Samsun’a tayini çıkınca ben beş yaşındayken oraya gitmişiz. Çocukluğum, ilkokul, ortaokul yıllarım hep Samsun’da geçti. Orada futbol oynamaya başladım. Mahalle takımında oynuyorum ama çok dayak yedim babamdan. Bayramda yeni ayakkabı alınır, gider top oynarsın, ondan sonra ayvayı yedin. Dört kardeştik biz. Babam beş nüfusu geçindiriyordu maaşıyla."  Daha ortaokul yıllarında lisanslı olarak futbol oynamaya başlayan genç Osman'ın ilk kulübü Akınspor olmuş: "O zamanlar henüz şehir takımları kurulmamıştı. Fener Gençlik, 19 Mayıs, Demirspor kulüpleri vardı. Sonra Galatasaray kuruldu Samsun'da. Jilet Hakkı vardı, reklamını yaptı. Fener Gençlik takımı sarı-lacivert, 19 Mayıs takımı sarı-kırmızı renklerdeydi. Onun için pederle ben hep Fener'i tutardık, onun maçlarına giderdik. Amcam o kulüpte başkanlık da yapmıştı. Orta 2 veya 3'teydim. Üç dersten ikmale kaldım. Akınsporlular 'Sana kurs parası olarak 60'ar liradan 180 lira para verelim, kurslara devam et, bizde de oyna,' dediler. Zaten babam o sırada rahmetli olmuştu. Öylece başladım ben futbol oynamaya. Akınspor'da başarılı oldum, 10-12 tane gol attım. Zaten takımın attığı gol toplamı 17 veya 18'di."

Osman Arpacıoğlu (sağdan altıncı) Samsun 19 Mayıs Lisesinin bahçesinde okul arkadaşlarıyla.
                                                                                                                                                                                  (Arif Ümit İşler) 

O sıralarda, futbola gönül veren herkesin büyük bir hayranlık beslediği Metin Oktay'la tanışmış. Onunla nasıl tanıştığını şöyle anlatıyor: "1962 civarı olabilir, 14-15 yaşlarındaydım. Galatasaray takımı yazın lig bittikten sonra Trabzon'a maç yapmaya gidiyordu. Uçak Samsun'a iniyor, orada aktarma yapıp Trabzon'a devam ediyor. İşte o aktarmada yarım saat kadar kaldılar. Bunu duyduk, yedi-sekiz arkadaş taksi filan tuttuk gittik havaalanına. Metin Oktay'la tanıştık. O kadar kibar, alçakgönüllü bir insan olur mu. Metin abi bizle resim çektirdi, tavsiyelerde bulundu. Hakikaten çok efendi, kalender bir insandı."

Akınspor takımı. Henüz ortaokul öğrencisi olan Osman sağ başta oturuyor.

Akınspor'da bir sezon oynadıktan sonra sadece Samsun'un değil ülkenin de hatırı sayılır amatör takımlarından Yolspor'a transfer olmuş: "Akınspor'dan sonra 450 lira maaşla Karayollarında işçi olarak gözüküp Yolspor'a transfer oldum. Ona da Allah razı olsun diyorum. Yaz aylarında beni üç ay işçi göstermişler. Sigortalılığım oradan başladı. O sayede iki sene kazandım ben. Yolspor'a geçtiğim sene bu sefer Fenerbahçe Samsun'a geldi. Cumartesi günü Fenerbahçe'yle oynayacağız. Hoca bana, 'Ben seni baştan 15 dakika oynatacağım' dedi. Fener ilk yarıyı 1-0 önde kapadı. Ben çıktım, yerime arkadaş girdi. Sonra biz gol attık, 1-1 oldu. Maç devam ederken bir arkadaş sakatlandı, yerine gidecek adam yok. Ben de kenarda oturuyorum. Hoca hadi gir takım on kişi kalmasın dedi. Fener kalesinin yakınında santrhaf Osman Göktan'la birlikte bir topa giriştik. Beni acemi gördü herhalde, topu üzerimden aşırıp dönüp almaya çalıştı. Ben de ileri gitmedim, dönünce aldım topu ve golü attım, 2-1 yendik Fener'i. Ertesi sabah 8'de kalkıp gazeteciye gittim, bütün gazeteleri aldım. Fener o sene 16 gol yiyerek şampiyon olmuştu."

Yolspor. Osman Arpacıoğlu oturanlardan soldan ikinci. Ayakta soldan
ikinci Gozgoz Yılmaz Yurttaş.

"Yolspor'da Samsun'un eski futbolcularından Sıtkı Karaveli vardı. Futbolu bıraktıktan sonra hocalık yapıyordu. Yine Samsun futbolunun sembollerinden Gozgoz Yılmaz vardı. Sıtkı Hoca ile Gozgoz Yılmaz takımı birlikte götürüyordu. O takımı şimdi lige koy, beşincilikten aşağı düşmez. Türkiye amatör şampiyonası ikincisi olduk.  Şampiyon İzmit Kağıtspor olmuştu. Fenerbahçeli Avni Kalkavan antrenör futbolcuydu orada. İzmit’teki maçta 4-2 yenildik. Hatta hiç unutmam, ilk yarı öndeydik, birden çimento dumanları kapladı sahayı. O arada iki gol attılar bize. Samsun’daki maçta 0-0 berabere kalınca şampiyonluğu kaybettik." Yolspor 1964-65 sezonunda Türkiye amatör şampiyonasında finale kadar yükselince takımın yıldızı Osman Arpacıoğlu da milli takım seçicilerinin dikkatini çekmiş. Genç milli takım 14 Şubat 1965'te deplasmanda Bulgaristan ile 0-0 berabere kalırken Yolsporlu Osman da ilk kez ay-yıldızlı formayla tanışmış.

Türkiye amatör şampiyonasında finale yükselmek sadece milli takımın değil, Türkiye birinci liginde oynamanın da yolunu açmış genç Osman'a: "O sırada Hacettepe antrenörü olan Yüksel Doğanay beni Kayseri’de, İzmit’te oynadığımız bütün maçlarda seyretmiş. Yüksel abi eski takımı Gençlerbirliği’ne dönmek istiyormuş. Hacettepeli idareciler, 'Bize Osman’ı ayarla, sana izin verelim,' demişler. Yüksel Abi beni 1965-66 sezonunda Hacettepe’ye aldı. O zamanın parasıyla da 12.500 lira almamı sağladı. O zamana göre iyi paraydı. Ben çok genç yaşta birinci ligde oynamaya başladım yani. Düşün o zaman Galatasaray’da Turgay, Metin, Kadri gibi isimler oynuyor. Ben o sezon ya altı ya yedi maç oynadım ve bir gol attım sadece. Hacettepe'de oynadığım sezon enteresan bir kadromuz vardı. Kalecimiz Sürhat abiydi. Takımda iki tane Turan, iki tane Suphi, üç tane Osman vardı." 

Hacettepe takımı bir maç için geldiği İstanbul'da Harem iskelesinde.
Ayaktakiler: ? , Necdet Niş, Onursal, Ergün, Osman, ?, yönetici Orhan bey,
yönetici Karagöz Kemal. Oturanlar: B. Turan, Osman Arpacıoğlu, K. Suphi,
antrenör Beton Mustafa, Uğur, Çetin Güler.

Hacettepe'de sadece bir sezon forma giydikten sonra yeni bir takımın ve yeni bir şehrin yolunu tutmuş Osman Arpacıoğlu: "Hacettepe'ye geldiğimde amatördüm. Annem Kocatepe'de bir evde oturuyordu. Arka tarafta da Petrol Ofisi genel müdürlüğü vardı. Genel müdür futbol hastası biriymiş. Üçüncü ligde yer alan Petrolspor kulübünden bize gelir misin diye teklif geldi. Ben de niye gelmeyeyim dedim. Hacettepe'de başarılı olamamışım, zaten çok az oynamışım, ona rağmen teklif gelmiş. Ben onlara tamam deyip 10.000 lira karşılığı imza attığım sırada Mersin'de kalecilik yapan bir arkadaşım vardı, o devreye girdi. 'Osman gel seni Mersin'e götüreyim. Orada takım daha iyi, şampiyon olma iddiası var,' dedi. Hakikaten takım o sene birinci lige çıkmak için çok iddialı transferler yapmış, Kadri (Aytaç) abiyi almışlardı. Ben gittim Mersin'le de sözleşme imzaladım. Mersinli idareciler bana 7.500 lira verdiler, Petrolspor'un 10.000 lirasını da vereceklerini söylediler. Tam Mersin'e gideceğim sırada Petrol idarecileri, 'Tamam Mersin'e git ama sana verdiğimiz 10.000 lira ne olacak?' dedi. Meğer Mersinliler o parayı vermemiş. Durum mahkemeye intikal etmiş. Sonuçta ben gittim Mersin’e. (1966-67) İyi ki gitmişim. Birinci lige çıktık, ben gol kralı oldum. Birinci ligde dördüncü olduk. En güzeli de eşim Nuray'ı orada tanımam oldu."

Mersin İdman Yurdu'nun ikinci ligdeki kadrosu (1966-67). Ayaktakiler: Fikret Özdil, İhsan Temen,
Osman Arpacıoğlu, Tarık Kutver, Refik Çoğum, Alp Sümeralp. Oturanlar: Kadri Aytaç,
Battal Toktay, Mümtaz Sümer, Nihat Fırat, Ayhan Öz.
                                                                                                                                                                                          (Fotospor)

Mersin İdman Yurdu yıllarının detayına girmeden önce, sık sık karşılaştığımız bir fotoğraf dolayısıyla okul takımını soruyoruz: "Hacettepe'de oynarken bir yandan da lisede okuyordum. Lise 2 ve 3’ü Yıldırım Beyazıt Lisesinde okudum. Allah rahmet eylesin, çok iyi bir müdürümüz ve Recep Kulak diye Rize’de futbol oynamış bir beden eğitimi öğretmenimiz vardı. Onların sayesinde liseyi ve akademiyi bitirdim. Okulun futbol takımı çok meşhurdu. Ankara'daki bütün genç topçuları Yıldırım Beyazıt Lisesinde toplamışlardı. Müdürümüz spora çok meraklıydı. Mesela bir dersten imtihana gireceğim diyelim, müdür hocayı çağırıyordu, 'Osman'a şu konulardan soracaksın,' diyordu.  Üç konu veriyordu, ama biz de o konuları çalışıyorduk. O sırada Mersin'e transfer oldum, yani bir yandan da Mersin'de oynuyorum. Yaklaşık on maç filan herhalde, Cuma günleri gittim, Pazar akşamları Ankara'ya döndüm. Levent Güneşspor'da oynuyordu o zaman. Kalecimiz Tansu Polatkan PTT'de oynuyordu. Ender Konca da İstanbul Bilir Kolejinde okuyordu. Finalde onları  3-0 yenip Türkiye liselerarası şampiyonu olduk. Ben Mersin'de kalsam Lise 2'yi bile bitiremezdim belki. Okulumuz çok yardım ediyordu futbol oynayanlara. O şekilde Mersin'e gidip gelerek hem okulu bitirdik, hem de liselerarası Türkiye şampiyonu olduk. Daha sonra Ankara'da İTİA'ya girdim, orada devam mecburiyeti yoktu."


"Yıldırım Beyazıt Lisesi takımı. Ayaktakiler: İsmail (Ankaragücü, Beşiktaş), Osman, Ayhan (Adanaspor - az oynadı), Yücel (Eskişehir Demirspor, Uşakspor, Aydınspor, Karşıyaka), Yavuz (PTT, Fenerbahçe), Levent (PTT, Fenerbahçe). Oturanlar: Seçkin (Toprakspor), Abidin (Samsunspor), Yalçın (Toprakspor - ayağı kırıldı, bıraktı), Cahit (Kayserispor, bıraktı), Tahsin (PTT, Ankaragücü)."



Mersin İdman Yurdu'nun Fenerbahçe'yi 1-0 yendiği maçta
          Osman Fener kalesi önünde.      (Fotospor)
Mersin İdman Yurdu takımını çalıştıran hocaları, takım arkadaşlarını sorduğumuzda detaylı biçimde anlatıyor Osman abi: "Mersin'e geldiğim zaman hoca Nazım Koka'ydı, Mersin-Adana bölgesinin çok eskisiydi. Ondan sonra Beşiktaşlı Fahrettin Cansever geldi. Takunyalarla filan taktik verirdi bize. Sonra devre arasında o gitti, Lefter geldi. O ikinci ligde şampiyon yaptı bizi. (1966-67) Gerçi o şampiyonluk Lefter abiden ziyade bizim takımın çok iyi olması sayesinde gerçekleşti. Birinci lige çıktığımızda Cihat Arman antrenör oldu. Ertesi sene Turgay Şeren geldi. O sene Fenerbahçe'yi Ali Sami Yen stadında 1-0 yendik. Mersin'in lig tarihinde Fener'e karşı tek galibiyeti odur. O maçtaki golü ben atmıştım. Mersin'i çalıştıran hocalar arasında Bülent Giz iyiydi. Çalıştırması ve insanlara yaklaşımı iyiydi. Türk insanı okşanmayı sever, o da öyle yaklaşırdı bize." Nitekim daha sonra bu sezonların puan cetvellerini incelediğimizde Osman abinin  haklı olduğunu görüyoruz; zira Bülent Giz'in çalıştırdığı 1969-70 sezonunda Mersin İdman Yurdu Türkiye birinci ligini dördüncü sırada bitirmiş.

Bülent Giz (sol başta) ve futbolcular bir antrenmanda. Sağ başta kısmen
çerçeve dışında kalan kaptan Alp, yanında Osman, Tarık, Erol,
İbrahim, Ayhan ve Refik görülüyor.
"Mersin’de iyi bir kaptanımız vardı, Alp; vefat etti. Ayhan hâlâ Mersin’de, telefonla görüşüyoruz. Sol açık Muharrem vardı, Fener’e ikimiz beraber gelmiştik, vefat etti. Yetim Ali vardı, Vefa’dan gelmişti. Santrhaf Refik vardı, A yazmasını bilmezdi ama süper bir yetenekti. Yılmaz, Ercan gibi oyuncular onun yanında sönük kalırdı. Cahildi ama çok iyi futbolcuydu. Orada yeşerdi, orada bitti.  Galatasaray'dan Tarık abi geldi. Tekirdağlı İbrahim vardı. Sonra Galatasaray'dan Mustafa Yürür ile Olcay'ı transfer ettiler. Onlar birer-ikişer sene oynadılar aslında ama arkadaşlık çok iyiydi. Gündüz Kılıç gazeteye yorum yazmak için Mersin'e maçlara geliyordu. Ben hem ona hem Metin abiye mektuplar yazar, daha iyi olmak için neler yapmam gerektiğini sorardım. Onlar da bana cevap yazarlardı. İkisi de rahmetli oldular, ikisini de çok severdim. Gündüz abi eşi Melahat hanımı da getirirdi maçlara. Maçtan sonra ben onları kebapçıya götürürdüm. Bay Gol lakabını bana Gündüz abi takmıştı."

Mersin İdman Yurdu'nun ikinci ligde şampiyon olduğu 1966-67 sezonunda
İstanbul'da oynanan Beykoz maçında Adnan'ın kendi kalesine attığı gol.
Osman sevinç, Beykoz kalecisi Sıtkı ve Metin üzüntü içinde.
                                                                                                   (Metin Sümer)


Mersin'e amatör bir futbolcu olarak gelen Osman Arpacıoğlu ertesi sezon profesyonel olmuş:  "Amatördüm, seni profesyonel yapalım dediler Mersinli idareciler. 60.000 lira para verdiler. O zamanlar için iyi paraydı. Götürüp valideye verdim, Ankara'da bir ev aldı herhalde. İki sene sonra sözleşmem bitti. O zaman kulüpler daha önce verdikleri paranın yüzde sekseninden aşağı olmamak kaydıyla iki sene daha uzatıyordu sözleşmeyi. İdareciler 80.000 liraya iki sene daha oynamamı isteyince kabul ettim ben de." Mersin İdman Yurdu'nda golleriyle dikkat çekince  İstanbul'un büyük kulüpleri onu transfer listesine almış. Fenerbahçe'den önce Beşiktaş'ta oynaması söz konusu olmuş. Fakat gazetelerin spor sayfalarını uzun süre meşgul eden transfer gerçekleşmemiş: "Mersin'deki ikinci senemde Beşiktaş bana talip oldu. Eski politikacılardan Talat Asal o sırada Beşiktaş başkanıydı. Bir gün onunla görüştük. 'Sen iki imza atmışsın, biz federasyona mahkeme açacağız,' dedi ve bana orada 100.000 liralık senet imzalayıp verdi. Hatta Beşiktaş kulübü beni bir hafta Gemlik'te ağırladı. Kaleci Sabri, Faruk, Fethi de oradaydı. Fakat Beşiktaşlılar mahkeme işini halledemediler ve böylece o transfer işi gerçekleşmedi. Aslında benim bir sene kadar ceza almam lazımdı fakat Allah rahmet eylesin, Nuri Asan hocam o zaman Ankaragücü'nde oynuyordu. Onunla Maltepe'deki Gençlerbirliği lokalinin olduğu binaya gittik. Orası aynı zamanda yurttu. Nuri hoca allem etti, kallem etti benim evrakı buldu. Mersinliler de hem benim paramı, hem Petrolspor'un parasını verdiler, o iş öylece halloldu." 



 Mersin İdman Yurdu 1969-70
"Refik Çoğum (İskenderunlu, orada başladı MİY'da bıraktı, rahmetli), Muharrem (Bolu-Mersin-F.Bahçe-Malatyaspor bıraktı ve rahmetli), Erol Evcimen (Feriköyden geldi, hep MİY'nda oynadı), Fikret Özdil (Ankara'dan [PTT] geldi), Osman, Alp Sümeralp (Kaptan - Konya İdman Yurdu'ndan gelip uzun seneler MİY'da oynadı).
ALT SIRA: Ayhan Öz(Mersinli -orada başladı, orada bitirdi), Ali Açıkgöz (İstanbul'dan geldi, uzun seneler Mersin'de oynadı), Tarık Kutver abimiz (malum,Galatasaray'dan geldi, uzun seneler oynadı - rahmetli), Mustafa Yürür abimiz (O da malumunuz), Arif (Feriköy'den geldi)."


Böylece  Mersin İdman Yurdu'nda oynamaya devam eden Osman Arpacıoğlu 1971-72 sezonunda çocukluğunun takımı Fenerbahçe'ye transfer olmuş: "1971 senesinde, 20 Haziran civarı hanımla beni Mersin'de bir arabaya bindirip Hereke'ye kaçırdılar, deniz kenarında bir motele yerleştirdiler. Bizi kaçıran kulüpte müdürlük yapan Hidayet abiydi. Fakat Hidayet abi mi bizi kaçırdı, biz mi onu kaçırdık belli değildi. Her akşam bir arkadaşı geliyordu, mangal yapıp kafaları çekiyorlardı. Biz de onları bekliyorduk. 1 Temmuz olunca İstanbul'a gittik. Noterde imzayı atıp Fenerbahçeli olduk. Fener'e geldiğim zaman takımı Sabri Kiraz ile Selahattin Torkal çalıştırıyordu. Sabri Hoca genç milli takımda da antrenörlüğümü yapmıştı. 1963-64 yıllarıydı genç milli takıma seçildiğimde. Sabri Hoca rahmetli, çok baba adamdı.  Sarkaç toplar yaptırmıştı. Mesela benim boyum 1.77'diydi. Ona rağmen kafa hakimiyetim iyi hale gelmişti. Top yukardayken sıçrayarak vuruyorduk. Zamanlamayı ayarlıyorsun böylece. Her antrenmandan sonra yarım saat buna çalıştırırdı. Onun emeği çoktur bende."

6 Mart 1974'te yayın hayatına başlayan Hayat Spor
dergisinin ilk sayısının kapağı.
Fenerbahçe'deki ilk günlerine dair şu anısı, bugünkü koşullar düşünüldüğünde sanki asırlar öncesine aitmiş gibi: "Sezon başı Fener’e gittim, hazırlık için Bolu’ya kampa gideceğiz. Malzemeci geliyor sana biri sarı, biri lacivert iki tane atlet, bir şort veriyor. Bir çift lastik ayakkabı, bir de konç veriyor. Aldığına dair imza atıyorsun ve malzemeler sana zimmetleniyor. Sene sonunda, Mayıs’ta maçlar bittiği zaman onları iade ediyorsun. Noksan varsa maaşından kesilirdi. Sadece Fener değil, Galatasaray, Beşiktaş da böyleydi. Kulüpler maç hasılatlarından geçinirdi. Bizim zamanımızda Spor-Toto çıktı da biraz daha para kazanma imkânı buldular." Fenerbahçe'deki ilk sezonunu 16 golle tamamlamış, böylece o sezon 37 gol atan takımın skor yükünün yaklaşık yarısını üstlenmiş.

                                                                            (Hayat Spor)
Fenerbahçe ertesi sezona (1972-73) yeni bir teknik direktörle, Brezilyalı Didi'yle başlarken takımın golcüsü Osman da fırtına gibi bir giriş yapmış ve ilk maçta Adanaspor'a dört gol birden atmıştı. Hoca değişikliği sarı-lacivertli takımın beklediği şampiyonluğu getiremese de yine 16 gol atan Osman Arpacıoğlu o sezon gol kralı oldu. Ertesi sezon yine Didi'yle devam eden Fenerbahçe bu kez mutlu sona ulaştı. Brezilyalı teknik direktörün artıları ve eksilerini sorduğumuzda şunları anlatıyor: "Didi zamanında haftada üç gün antrenman yapardık. Salı günü çift kale, Çarşamba günü ayak tenisi oynardık. Perşembe günü de frikik ve şut atardık. Kondisyona dayalı bir çalıştırma yoktu. Sadece o değil bütün Brezilyalılar öyleydi. Fakat kadromuz çok iyiydi.

Fenerbahçe 1975-76. Ayaktakiler: Adil Eriç, Zafer Göncüler, Alpaslan Eratlı, Emin İlhan, Ömer Kaner, Yılmaz Şen.
Oturanlar: Osman Arpacıoğlu, Engin Verel, Raşit Karasu, Ender Konca, Cemil Turan.
                                                                                                                                                   (Hayat Spor /ayaktakileroturanlar.com)

Didi'yle ilgili anlattığı şu hoş anısı, Brezilyalı hocanın espriye açık bir insan olduğunu gösteriyor: "Bir Galatasaray maçı öncesinde  Pendik'te bir yerde kampa girmiştik, o zaman daha kulüp binası yapılmamıştı. Ben ara sıra bıyık bırakırdım, o zaman da bıyık bırakmıştım. Maç sabahı yemeğimizi yedik, yukarı çıktık. Saat 1'de salonda buluşalım dediler. Oradan maça gideceğiz. Ben odaya çıkınca bıyıklarımın iki ucunu kestim, ortada bir badem bıyık bıraktım. Aşağı indim. Didi beni görünce 'Heil Hitler!' diye bağırıp elini kaldırdı.  Didi iyi bir çalıştırıcı değildi ama iyi motive ederdi insanı. Mesela bir Galatasaray veya Beşiktaş maçı öncesinde takımı sayıyor. İsmi sayılan öne çıkıyor. Korner bu taraftan olursa sen, öbür taraftan olursa sen. Frikik Osman sen. Penaltı sen. Alpaslan'a 'Arkadan uzun top at' derdi. Bu şekilde konuşmalar yapar sonra, hepimizin sırtına vurur, 'Hadi gidip galip gelin, Fenerbahçeli seyirciler bayram yapsın,' derdi. O zamanlar bunun anlamını pek kavrayamıyorduk. Biz galip geldik mi taraftarlar evine gidecek, çoluğu çocuğuyla gülüp eğleneceklerdi. Kısacası bayram yapacaklardı."  

Yazının girişinde anlatılan Fenerbahçe-Ankaragücü
maçındaki gol.
                                                                        (Hayat Spor)

                                                             (Hayat Spor)

Fenerbahçe taraftarı ertesi sezon (1974-75) sonunda yine bayram yapmıştı. Gol yükünü üstlenme konusunda 11 gol atan Osman'a bu kez Cemil 10 golle ortak oldu. Didi takımı üst üste iki sene şampiyon yapınca, Fenerbahçe geleneklerine aykırı biçimde dördüncü sezona (1975-76) da takımın başında girdi. Fakat Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası ilk tur maçında Portekiz'de Benfica karşısında alınan 7-0'lık yenilgiden sonra Brezilyalı hocanın görevine son verildi. O maç için şunları söylüyor Osman Arpacıoğlu: "Hatırladığım kadarıyla Didi o maçta defansı çok riskli biçimde kurmuştu. Yılmaz ile Ziya'yı kadro dışı bırakmıştı. Hayatında hiç birlikte oynamamış insanları o maçta bir arada stoper oynattı. On dakikada bize üç gol attılar, ondan sonra da çözüldük. O maçtan sonra da Didi gitti zaten." Bu sezon Osman Arpacıoğlu için de iyi geçmemiş. İkinci yarının başında İstanbul'da oynanan Boluspor maçında, rakip takımın kaptanı Tatar Rıdvan'ın müdahalesiyle sol bileği çatlamış. Bu maçtan kısa bir süre sonra da askere gidince sezonu kapamış. 




1965'te genç milli takımda oynayan Osman Arpacıoğlu A milli formayı ilk kez 1968'de yine Bulgaristan maçında giymiş. Fakat ay-yıldızlı formayı sık giymek ancak Fenerbahçe'ye transfer olduktan sonra mümkün olmuş:  "Zaten o zaman fazla maç olmazdı. Şimdi hazırlık maçı, resmi maç derken senede on maç yapılıyor. O zaman hazırlık maçı pek yoktu, gruplarda az takım olurdu. İki kez genç milli, iki kez ümit, dokuz kez de A milli maçım var." 1974 Dünya Kupası eleme grubunda sonuçları açısından unutulmaz iki karşılaşma, 2-0 yenildiğimiz Lüksemburg ve 0-0 berabere kaldığımız İtalya maçlarını şöyle hatırlıyor: "Lüksemburg'a yenilmemiz biraz laubalilikten kaynaklandı. Rakibi küçümsemenin etkisi vardı. Coşkun abi bir kadro yaptı, Gökmen'le beni çift santrfor oynattı. Gökmen acayip goller kaçırdı, neredeyse beş tane karşı karşıya pozisyonda atamadı. Olacak şey değildi, belki Lüksemburg ilk galibiyetini bizden almıştı. Ondan sonra Napoli'de İtalya ile oynadık, 0-0 berabere kaldık. Maçta son on dakika girmiştim oyuna. Bir tekme yedim, gözüm patladı. Öyle yazıldığı gibi Çanakkale geçilmez taktiğiyle de oynamadık, normal bir maç oldu. Sabri harika oynadı. Biz de bir-iki pozisyona girdik. Ben bir golü atamadım, hatırlıyorum." 

İstanbul'da 3-0 kazanılan Lüksemburg maçında gol peşinde.
Fenerbahçe formasıyla son kez 1976-77 sezonunda mücadele eden Osman Arpacıoğlu, ertesi sene ikinci ligde yer alan Balıkesirspor'a transfer  olmuş: "1977-78’de Balıkesirspor’a gittiğimde 200.000 lira vermişlerdi ki iyi paraydı o zaman. Kayınpederim Balıkesir’de vali muaviniydi. Biraz da onun etkisiyle orada oynadım." Lakin o sezon işler yolunda gitmemiş. Balıkesirspor  küme düşmemek için Giresunspor'la çekişirken Osman Arpacıoğlu unutulmaz bir maç yaşamış: "Giresun’la deplasmanda yaptığımız bir maç vardı. Kim yenilirse o küme düşecek. Sahaya çıktık, tribünlerde herkes bize küfür ediyor. Yaklaşık 20. dakikada bir gol attım ben, sonra üstüne yattık. Maç 1-0 bitti. Hakem bitiş düdüğünü çalar çalmaz millet sahaya daldı. Kale arkasında bir jandarma jipi vardı, onun altına girdim. Millet altından tekmeliyor beni. Sahada toplasan elli tane bile jandarma yoktu."

Balıkesirspor formasıyla Gençlerbirliği maçında.

Balıkesirspor'da iki sezon daha forma giyen Osman Arpacıoğlu 1980 Haziran'ında Balıkesir'de Fenerbahçe ile yapılan jübile maçıyla futbola veda etmiş. Maçta Cemil, Alpaslan, Zafer gibi eski takım arkadaşları yanı sıra Selçuk, Bulgar Mehmet gibi yeni Fenerbahçeliler de yer almış. Jübilenin hemen ardından iş hayatına atılmış: " Samsun’da çok eski bir arkadaşım vardı. ‘Girişim Pazarlama diye bir şirket kuruyoruz. Eczacıbaşı reçeteli ürünler dışındaki bütün ürünlerin dağıtımını bu şirket vasıtasıyla yapacak. Sevkiyat sorumlusu arıyoruz, gelir misin?’ diye sordu. Tabii gelirim dedim. Jübilemi bile bir ay öne, Haziran başına aldım. Balıkesir’de jübilem yapıldı. 10 Haziran 1980’de işe başladım. On yedi sene futbol oynadım, sonra on sekiz sene de Eczacıbaşı’nda görev yaptım. Emekli olduktan sonra bir müddet ticaretle uğraştım. Bir arkadaşım yurt dışından plastik hammaddesi getiriyordu. Fakat ticaret bambaşka bir olay. 1999’da İstanbul, Adapazarı ve Gölcük’te beş tane müşterim öldü. Onlarla birlikte benim 60-70 bin lira param da gitti. Sonuçta işi tasfiye edip İzmir’e yerleştik."


                                          (facebook.com/Mazideki Balıkesir)

Eczacıbaşı Topluluğu başkanı Nejat Eczacıbaşı ile.
Futbolu bıraktıktan sonra antrenörlük kursuna katılan Osman Arpacıoğlu, bu
kursun bitiminde diğer adaylar gibi bazı maçlarda hakemlik yapmış. Kartal
Stadındaki bir amatör küme maçında orta hakem Rasim Kara ve yardımcıları
Osman Arpacıoğlu ile Ayhan Bölükbaşı.
                                                                                              (Koray Gürtaş arşivi)

Osman Arpacıoğlu Fenerbahçe'ye geldikten kısa bir süre sonra Gündüz Kılıç'ın yazdığı "Bay Gol" başlıklı yazı, gol kralının o günden sonra bu unvanla anılmasına yol açmıştı. "Bu gidişle galiba Bay Gol demek gerekecek artık onun adına" diye başladığı yazısında onun golcülük vasıflarını şöyle anlatmış büyük futbol adamı: "Maçtan sonra oturdum bir süre düşündüm, 'Şu Osman, pardon şu bay gol her yıl nasıl da bu kadar gol atıyor?' diye. Hemen aklıma vuruş tekniği çok sağlam iki ayağı ile vuruş ustalığında onlara ortak olan kafası geliverdi. Daha Mersin İdman Yurdu'nda oynadığı ilk yılda onun için 'Türkiye'de kafa taymingi en iyi adam,' diye yazdığımı da hatırlayıp doğrusu böbürlendim... Ancak ona bu son bitirici vuruşları yaptıran yetenekleri yanında, gole yaklaşmak için başka özellikleri de var Osman'ın. Oyunda bir süre kasten rakip kaleden uzaklarda, kenarlarda gezisi, golcülüğünü belleyip onu marke etmek isteyene kendini kaybettirişi gibi özellikler bunlar. Orta sahadan topla gelen arkadaşına doğru çıkarak ona duvar oluşu, top kendine çarpıp gittikten sonra da birden boş  bir saha buluşu büyük mahareti Osman'ın. Zaten hem kendisine, hem de takım arkadaşlarına boş saha yaratmak hiç aklından çıkmaz bu gol adamının."

Osman Arpacıoğlu özellikle kafa golleriyle tanınmasına rağmen frikikten attığı gollerle de formasını giydiği takımlara önemli puanlar kazandırdı. Onun golleri, güzel bir kare çekebilmek için sabırla rakip kale arkasında bekleyen foto muhabirleri için de, bunun mükafatını aldıkları birer görsel şölendi çoğu zaman. 






Necmi Tanyolaç jübilesinin yapıldığı gün "Güle Güle Bay Gol" başlıklı yazısında onu şöyle anlatmıştı: "Osman Türk futbolunda defansları yarıp geçen, karşısındaki rakipleri vurup yıkan santrfor tipinin tam tersiydi. Golcülüğe sanat, incelik ve güzellik getirmişti. Osman gole gideceği, topa uzanacağı zaman bir güzel elin bir gül fidanına uzanışını seyrederdik. Sahalarımızda attığı bütün goller böyle bir vazo içinde çiçeklendi. Şimdi gidiyor. Biraz harcanarak, gözden ırakta, ne kendini ne de bizi gollerine doyuramadan."

İzmir'e yerleştikten sonra sakin, huzurlu bir hayat süren Osman Arpacıoğlu, 2012 Kasım'ında beyin kanaması geçirmiş. Hayati tehlikeyi eşi Nuray hanımın ifadesiyle futbolculuğu ve sevenlerinin duaları sayesinde atlatmış. Önce ameliyat, ardından uzun bir fizik tedavi süreci yaşamış. Eşinin sözlerini duyunca Osman abinin sadece golcülüğüyle değil, centilmenliğiyle de gönüllerde yer ettiğini hatırlıyoruz. Bazı futbolcular vardır ki, sahalardaki güzel futbolu sayesinde insanlar tarafından sevilir. Bazıları da Osman Arpacıoğlu gibi sadece futboluyla değil, efendiliği ve mütevazılığıyla aradan yıllar geçse de unutulmaz. Nitekim bugün de İzmir sokaklarında onu gören hayranları yanına gelip birlikte fotoğraf çektiriyorlar. Siz de İzmir, Karşıyaka'da gezerken Osman abiye dostlarıyla tavla oynarken, çay içip sohbet ederken rastlayabilirsiniz. Birlikte fotoğraf çektirme isteğinizi kibar bir tebessümle kabul edecektir.


Osman abinin evinde ilk buluşma, 2013 yazı. Solda Uğur Filiz, sağda Fethi Aytuna.

Osman Arpacıoğlu'nun albümünden

Türkiye şampiyonu Yıldırım Beyazıt Lisesi futbol takımı. Ayaktakiler: Beden eğitimi öğretmeni Recep Kulak,
İsmail Dilber, Yılmaz, Osman Arpacıoğlu, müdür Zekeriya Ünlü, Erol, Ayhan, Levent Engineri, ?.
Oturanlar: Abidin Akmanol, Tahsın, Seçkin, Yalçın, Tansu Polatkan, Necdet.
9 Ekim 1968'de İstanbul'da oynanan Bulgaristan (0-2) maçında soldan sağa:
Kamuran Yavuz, Mesut Şen, Osman Arpacıoğlu, İsmail Arca, Ender Konca.

1972-73 sezonunda Mersin'de oynanan Mersin İdman Yurdu-Fenerbahçe
maçı sonrası, Adana hava alanına gitmeden önce iki takımın
futbolcuları bir arada.


Takım arkadaşları Cemil, Yılmaz ve Selahattin ile.
Bir Fenerbahçeliler Derneği açılışında.