2 Aralık 2016 Cuma

Rasim Kara: Dünyaya Bir Daha Gelsem Yine Kaleci Olmak İsterdim

Yetmişli yıllarda futbol dünyamızı yakından takip edenler için Rasim Kara, Bursaspor'da yıldızı parlayan, özellikle Avrupa kupa maçlarındaki başarılarıyla milli takıma yükselen ve bunun sonucunda futbol hayatını Beşiktaş'ta devam ettiren bir kaleciydi. Onun kalecilik yaptığı senelerde doğan genç kuşaklar içinse, Avrupa Şampiyonasına ilk kez katılan milli takımdan başlayarak yurtiçi ve yurtdışındaki kulüp takımlarında  süren kariyeriyle başarılı bir teknik direktördü. Beşiktaş ve daha birçok takımda devam eden kulüp çalıştırıcılığını artık bırakmış bulunan Rasim Kara'yla, halen görev yaptığı federasyonda görüşüp özellikle oyunculuk dönemine ait renkli anılarla dolu keyifli bir sohbet yaptık. Öncelikle çocukluk ve gençlik yıllarını Rasim Hoca'dan dinleyelim:

"Gerçek doğumum 5 Aralık 1949 fakat resmî doğum tarihim 10.06.1950. Köyde doğmuşuz, kış mevsiminde vilayete gidemiyorlar. Ancak yazın yazdırıyorlar nüfusa. Eskişehir'de merkeze bağlı Eğriöz köyünde dünyaya geldim. Ben altı kardeşin en küçüğüydüm. O yüzden biraz daha rahat büyüdüm. Babam top oynamama karışmazdı. Oyunu çok seviyordum, köy işlerinde fazla çalıştırmazlardı beni. Kendimi bildim bileli kalecilik merakı vardı bende. Köyde top oynardık, ben kaleye geçerdim, nedense. Şimdi dünyaya bir daha gelsem yine kaleci olmak isterdim. O zamanlar televizyon filan da yok, bataryalı radyolardan dinlerdik maçları. O zamanlar en meşhur kaleci Turgay abiydi. Köyde maç yaptığımızda birisi Metin olurdu mesela, öbürü Lefter olurdu, ben de Turgay olurdum." 

"İlkokulu köyde okudum. Ortaokulu, Kütahya'da azot fabrikasında çalışan abimin yanında okudum. Orada da hep futbol oynadığımız zaman kaleye geçerdim. Seçmeler oldu Kütahya Gençlik diye bir takımın, fakat o arada abim çalışmak için Almanya'ya gitti. Ben Eskişehir'e dönüp liseyi orada okudum. Liseyi bitirdikten sonra sınavı kazanıp Eskişehir İktisadi Ticari İlimler Akademisine girdim. Lisede okurken Eskişehir'de ikinci amatör kümede oynayan Işıkspor'da lisansım çıktı. Ben her sene bir üst takıma transfer oldum. Işıkspor'dan sonra Eskişehir Demirspor'da genç ve A takımlarda oynadım ve bir sene sonra da 2.ligdeki Uşakspor'da profesyonel oldum. Eskiden futboldan o kadar para kazanılmıyordu. Eskişehir Demirspor'da oynarken bana iş verdiler. Takım o zaman üçüncü ligdeydi. Oraya 30 ve üzeri yaştaki isimli oyuncular gelirdi çünkü iş veriyorlardı, sigorta yapılıyordu, emeklilik garantiydi. O futbolcular için en büyük transfer parasıydı o şartlar. Bana da iş verdiler. Demiryollarında matkap operatörü yazdılar beni. Hem akademide okuyordum hem de oynuyordum. Takımda işler kötü gidince işe giderdik, iyi netice alınca kart basar çıkardık." 

Eskişehir Işıkspor Rasim Kara'nın lisanslı oynadığı ilk kulüptü.
"Demirspor genç takımında bir sene oynadıktan sonra A takımına girdim. Genç takımdayken de hep A takımla antrenmana çıkardık. Genç takımlar liginde Eskişehirspor, Bolu, Zonguldak, Bursaspor, Uşakspor vardı. Uşağa gittik, orada 2-0 yenildik biz. Ama tek kale oynadılar. Bizden sonra Zonguldak maçı mı ne vardı, onu da seyrettik. Stadın yakınında bir arsaya arabayı park etmiştik. Biz oraya geldik. Arabanın üstünde Demirspor yazıyor, maçtan çıkanlar oraya gelip, 'Sizin kaleciniz kimdi?' diye soruyor. Bana da sordular, bendim dedim. Onun üzerine tebrik ettiler. Sonra geldiler, beni Eskişehir'den aldılar." 

Eskişehir İTİA takımı.

Uşakspor dönemine geçmeden önce Eskişehir Demirspor yılları üzerinde biraz daha duralım. Demirspor antrenörünün genç Rasim Kara hakkındaki düşüncelerinin, onun gelecekte başarılı bir kaleci olmasında rol oynadığı şu sözlerden anlaşılıyor:
"Rahmetli abim, meslek lisesi mezunuydu, yıllar önce güreş yapmış Demirspor'da. Beden eğitimi öğretmeni olan eski futbolcu Zekai Tabakoğlu vardı, o da Demirspor'da antrenörümüzdü. Abim benden habersiz Zekai hocaya gitmiş, 'Rasim benim kardeşim, akademide okuyor. Futbola da başlıyor, sizin öğrenciniz. Bundan oyuncu olur mu, yoksa okula mı ağırlık versin?' diye nabız yokluyor. Zekai Tabakoğlu, 'Rasim çok iyi çocuk ama kolları, ayak bilekleri zayıf,' diye cevap veriyor. Ne demek bu? Futbolcu olmaz demek. Abim de gelip ümitsizce bana söyledi. Ben de illa iyi bir kaleci olayım diye hiç gayret sarf etmedim. Bir işi yapıyorsam iyi yapayım diye düşünüyordum. Toprak zeminlerde atlamak gibi işler yapıyorduk. Fakat abimin aktardığı sözler benim hırslanmama sebep oldu. Eskiden Vita yağ kutuları vardı, onların ikisine çimento doldurtup ortasına bir sopa geçirerek birleştirdim ve halter yaptım. El çalıştırmak için yay aldım, ip aldım atlamak için ve durmadan bunlarla çalıştım."

Eskişehir Demirspor. Ayakta sağ başta Zekai Tabakoğlu.

Rasim Hoca'nın Zekai Tabakoğlu'yla başka bir anısına ileride tekrar döneceğiz. Fakat önce 1971-72 sezonunda kalesini koruduğu Uşakspor anılarını dinleyelim:
"Ben Uşakspor'da bir sene oynadım. Hatta o sene, Fatih hocayla birlikte ümit milli takımına seçildik. Ankara'da Cihan Palas'ta topladılar bizi. Bursaspor'dan dört-beş kişi vardı. Rahmetli Hayrettin, Necati, Orhan, Sinan. Bize maçlar yaptırdılar. Uşak'ta oynarken profesyonel oldum. O zaman şehre hep Demokrat İzmir, Yeni Asır gibi İzmir gazeteleri geliyor. Eskişehir'de gazetelerde fazla ismimiz çıkmıyordu. Ama Uşak'tayken, İzmir gazetelerinde biz sanki Fenerli, Beşiktaşlı, Galatasaraylı futbolcuymuşuz gibi her gün resmimiz çıkıyor. Ben hep Rasim yazan yerleri kesiyorum o zaman. Hocamız eski Beşiktaşlı rahmetli Bülent Esel'di. Ligler başlayacak, Afyon'a gidip son hazırlık maçımızı yapacağız. İkinci ligde iki grup vardı, Afyonspor öbür gruptaydı. Oruç Otel'de kamp yapıyoruz. Maç akşam üzeri oynanacak. Hoca, 'Kahvaltıdan sonra eşofmanları giyin, yürüyerek Afyon kalesine çıkarız, orada çay içeriz, hem de bir ter atmış oluruz,' dedi. Biz üçer dörder kişi sohbet ederek mahallelerin içinden geçip gidiyoruz. Bir mahalleden geçerken çocuklar peşimize takıldı.  Bir tanesi geldi, 'Abi senin adın Rasim mi?' dedi. Benim bir hoşuma gitti, 'Evet, nereden biliyorsun?' diye sordum. Gazeteden biliyorum diyecek diye bekliyorum ben tabii. 'Abi ayakkabının arkasında yazıyor,' dedi. Hakikaten bir baktım, bizim malzemeci ayakkabıları karıştırmasın diye arkalarına isimleri yazmış!"


Rasim Kara sezon sonunda Uşakspor'dan ayrılırken yerini yine Eskişehirli olan Adil Eriç'e bırakmış:
"Adil'i Uşakspor'a ben tavsiye etmiştim. Ben oradan ayrılırken dediler ki, 'Eskişehir'den çok futbolcu çıkıyor, birkaç kişi daha alalım.' Ben Demirspor genç takımında oynarken o Eskişehirspor genç takımındaydı. Sonra Toprakspor'a geçti, yaşı büyüdü. Onu söyledim, gidip aldılar. Bir sene sonra o Fener'e gitti, ben Beşiktaş'a gittim. Sonra Uşakspor Faik diye bir kaleci aldı, o da Galatasaray'a gitti ama oynayamadı. Ben Eskişehir'de Akademi'de okurken, Konya'da üniversiteler arası futbol maçları vardı. Ben oynuyorum, Adil yedekti, üçüncü kaleci de Eskişehirspor'un kalecisi Doğan Şenoğlu idi. Üniversite takımının kadrosu bu, düşünebiliyor musun?"

Rasim Kara 1972-73 sezonundan itibaren Bursaspor forması giymeye başladı, lakin Uşakspor'dan ayrılmasının biraz hadiseli olduğu şu anısından anlaşılıyor:
"Eskiden futbolcu kaçırmalar vardı. Sezon bitince Altay beni Çeşme'ye kaçırdı. Eskiden iki sene kontrat iki sene de kulübün temdit hakkı vardı. Futbolcu dört sene bağlanırdı. Yani daha kontratım devam ediyor. Uşaklı yöneticiler kaçırıldığımı öğrenmiş; cep telefonu filan yok tabii, gazetelerden okuyorlar. Ali Yavaş, rahmetli Beşiktaşlı Reşit - o zaman Adanaspor'daydı - ve benim gibi beş-altı oyuncuyu Altaylılar kaçırmışlar, başımızda bekliyorlar. Uşaklı yöneticiler gelmiş, 'Sizin yaptığınız ayıp'  demişler. Fakat o arada Altaylı yöneticiler onlara gözdağı vermişler. Gazetelerde Uşaklı yöneticilerin, 'Rasim'in futbol hayatını bitiririz' şeklinde beyanatını okudum. Altaylılara, 'Ben gidip halledeyim,' dedim. Ben gittim oraya, fakat Bursasporlular bekliyormuş. Oradan Bursa'ya geçtik. Fakat onlar kaçırmadı, yöneticilerle konuşup anlaşmışlar. Biz o sene Bursaspor'a transfer olduk."


Rasim Kara 1972-1976 yılları arasında Bursaspor'da oynadı. İlk geldiği sezon takımın birinci kalecisi Osman Güven'di. Fakat Kıbrıslı olan Osman yaz tatilini memleketinde geçirdiği sırada Kıbrıs Barış Harekâtı olunca adada mahsur kaldı. Böylece 1974-75 sezonunda sürekli oynama imkânı bulan Rasim Kara yükselişe geçti. Avrupa Kupa Galipleri Kupası turnuvasında Türkiye'yi temsil eden Bursaspor çeyrek finale kadar yükseldi. İkinci tura çıkmanın bile mucize gibi karşılandığı bir dönemde bir Anadolu takımının üçüncü tura yükselmesi büyük yankı yaratmıştı. Bursaspor ilk turda İrlanda'nın Finn Harps takımını, ikinci turda İskoçya'dan Dundee United takımını elerken, dört maçın üçünde gol yemeyen Rasim Kara, başarıda büyük pay sahibi olmuştu. Özellikle İrlanda'daki maça ait hoş anılarını şöyle anlatıyor Rasim Hoca:



"İrlanda'da oynadığımız Finn Harps maçı benim en iyi maçımdır. Bursa'da onları 4-2 yendik. Orada 0-0 berabere kaldık. Donegal körfezinde bir kasaba takımı. Dublin'den otobüsle beş saat sürüyor. Maçta bir yağmur yağıyor aklın durur, sürekli şimşekler çakıyor. Bir tane küçük portatif tribün var. Biz o maçta orta sahayı geçemedik. Adamlar Liverpool gibi oynuyor, sağdan soldan ortalar. Ben belki 20 tane gol kurtardım. Savunmamız da çok iyi oynadı. Maç bitti, adamlar çıkış kapısına koşmaya başladılar. Adamlar elenmişler, o yağmurda kapıya karşılıklı dizildiler ve bizi alkışlayarak aralarından geçirdiler. Soyunma odasında biz sevinçten ağlıyoruz. Otobüse bindik, eşyalar yüklendi. 25 yaşlarında bir kadın geldi, kucağında bir yaşlarında bir çocuk. 'Zafer sizin, tebrik ederiz,' dedi ve hepimizi tek tek öptü. Bir ara beni aşağı çağırdılar. Kulübün başkanı, yöneticileri aşağıda bekliyormuş. 'Biz bu saha kurulduğundan beri böyle bir kaleci izlemedik,' dediler. Birlikte fotoğraf çektirdiler."



İskoçya'da oynanan Dundee United maçı.
Rasim Hoca İrlanda'nın o bölgesinde hâlâ tanınan bir isim olduğunu yıllar sonra hoş bir tesadüf eseri öğrenmiş: "Gel zaman git zaman, ben 1996'da Beşiktaş'a hoca oldum. Takıma bir kaleci alacağım. Bir sürü aday var, milli takımdaki hocalığımdan dolayı da yabancı oyuncuların hepsini tanıyorum. Hırvat Mrmiç var, bir de İrlanda kalecisi Shay Given var. Hırvatistan ile İrlanda'nın bir maçı vardı o sırada. O maçta 0-0 berabere kaldılar. Given o zaman 20 yaşındaydı. İkisinin de boyu tribünden kısa geldi bana. Futbolcular çıkarken aşağı indim, o zaman gördüm ki ikisinin de boyu benim kadar. Önce genci almak istedim, satarsak ileride para kazanırız diye. Kamp yaptıkları otelleri öğrendik. İrlanda'nın kaldığı otele gittim. Given'la buluştuk. Hani askerde sorarlar ya, bir vilayetin neresindensin diye, ben de ona 'Sen İrlanda'nın neresindensin?' diye sordum. İçime doğmuştu. Donegalliyim dedi. Hesap ettim, 'Sen doğmadan iki sene önce ben orada maç oynadım, hatta resim çektirdik,' dedim. 'Belki kulüpte duruyordur, gittiğin zaman bir bak,' dedim. Bunun üzerine çocuk benimle bir samimi oldu, 'Ben gelirim Beşiktaş'a,' dedi. Fakat Blackburn takımı 4 milyon pound isteyince alamadık. Sonra yıllarca oynadı biliyorsunuz. O maçla ilgili bir anı daha: yıllar sonra UEFA'nın kaleci antrenörleri semineri için İsveç'e gittim. Herkes konuşmalar sırasında kendini tanıtıyor ya, seminer bittikten sonra, uzun zaman İrlanda milli takımı kalecisi olan, UEFA kaleci eğitmeni Pat Bonner yanıma geldi. 'Ben seni tanıyorum,' dedi. 'Nereden?' diye sordum. 'Donegal'deki maçını izledim, o zaman 10 yaşındaydım,' diye cevap verdi. Nereden nereye."

Bursaspor 1974-75. Ayaktakiler (soldan sağa): Orhan Özselek, Baykul Tüysüz, Ali Kahraman, Vahit Kol, İsmail Tartan.
Oturanlar: Vahap Çeki, Gürol Arkan, Turan Karadoğan, Kemal, Batmaz, İbrahim Altıngöz.
"Avrupa Kupasında o sezon çeyrek finale kadar çıktık. Kulüp ondan sonra bir daha aynı başarıyı elde edemedi. Çeyrek finalde Dinamo Kiev çıktı. O tarihlerde, o takım yedekleriyle beraber olduğu gibi, SSCB milli takımı olarak çıkıyordu. O turda Malmö, Ferençvaroş gibi takımlar vardı, onları gözümüze kestirmiştik. Onlar çıksaydı, bir tur daha geçip son dört takıma kalabilirdik. Dinamo Kiev'le ezilmeden, başa baş mücadele ettik. Oradaki maçta 70.dakikaya kadar 0-0 devam etti maç. O dakikada bir penaltı golü yedik. Sonra rahmetli Hayrettin'in sırtına bir şut çarptı, kontrpiyede kaldım. Yirmi gün sonra milli takım olarak gittik. Rahmetli Sabri Dino oynadı, 3-0 yenildik aynı takıma. Bursaspor olarak bizi 2-0 zor yenen takıma karşı santrayı geçemedik o maçta."

Sovyetler Birliği maçı sonrası antrenör Çetin Güler'le.

Söz milli takımdan açılmışken, Rasim Kara'nın henüz Bursaspor'da oynarken, kalenin Yasin Özdenak ve Sabri Dino tekelinde olduğu yıllarda ay-yıldızlı takıma seçildiğini hatırlatalım. İlginç bir tesadüf eseri, A milli takımdaki ilk maçına da 29 Ekim 1975'te İrlanda'da çıktı. İlk yarının son dakikalarında sakatlanan Yasin'in yerine kaleye geçti ve ikinci yarıda bir penaltıyı kurtardı. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, o tarihlerde kulüp takımlarının Avrupa kupalarında tur geçmesi nasıl olay oluyorsa, milli takımın favori rakiplere karşı kazanması da büyük sevinç yaratıyordu.


Rasim Kara ikinci milli maçını İzmir'de, o yılların müthiş takımı Sovyetler Birliği'ne karşı oynadı:
"Herkes Rusya'nın farklı kazanacağını düşünüyordu. Maçtan önce biz öyle doldurulduk ki fark yiyeceğiz diye, ne kadar az yersek o kadar kâr diye düşünüyoruz. Hatta o zamanlar teknoloji yok, gazete başlıklarını önceden hazırlıyorlardı. Başlıklar şöyleydi: "Yazıklar Olsun!", "Yine Hüsran!", "Coşkun Özarı İstifa!" Fakat biz maçı 1-0 kazandık. Maçtan önce bir yağmur yağdı, sahayı süngerlerle temizlediler. Maç başladı, biz 1-0 öne geçtik. Skor levhasına bakıyorum: Türkiye 1 - SSCB 0 yazıyor. Allahım şu maçta yeter ki gol yemeyim, kolum kırılsın diye dua ediyorum. 90. dakika oldu, Allahım bacağım da kırılsın diyorum. Uzatmalar oynanıyor, saatin kenarındaki ışıklar söndü, ne kadar kaldığı belli değil. Dedim ki, Allahım gol yemeyeyim, ölürsem öleyim! Amatör ruh her zaman var olmalı. Onu kaybettiğin zaman işin cıvığı çıkıyor. Messi'de amatör ruh olmasa bu kadarını yapar mı o kadar tekme yerken. Michael Jordan - hepsi amatörlükten gelme."

Türkiye-SSCB maçının kadrosu (soldan sağa): İsmail Arca, Rasim Kara, Cemil Turan, Fatih Terim, Ali Yavaş,
Mehmet Türken, Turgay Semercioğlu, Ali Kemal Denizci, Sabahattin Erbuğa, Kadir Özcan, Gökmen Özdenak.
Rasim Hoca'nın bu maç sonrası dönüş yolculuğuyla ilgili anlattıkları da, profesyonelliğin sadece para kazanma anlamında değil, organizasyon açısından da o tarihte henüz tam olarak yerleşmediğini gösteriyor:
"Hiç unutmuyorum, rahmetli Orhan (Özselek) başkan ile Bursaspor'dan milli takıma giden iki oyuncuyduk o zaman. O tarihlerde fazla para kazanamadığımız için arabamız yok. Kazandığımız üç kuruşla ailemize yardım etmişiz. Şehirlerarası otobüsle Bursa'ya dönerken Akhisar'da mola verdik. Rahmetli Gündüz Kılıç bizi orada gördü. Gazetedeki köşesinde bunu yazmıştı."


Şimdi Eskişehir Demirspor döneminde bahsi geçen hocasına tekrar dönelim. Bir kaleci olarak Rasim Kara'nın enteresan bir özelliği maçlarda sık sık penaltı atışlarını kullanmasıydı. Bu vasfının ortaya çıkmasında yukarıda bahsi geçen hocası Zekai Tabakoğlu'nun da payı vardı:
"Gel zaman git zaman, ben Bursaspor'a transfer olduğumda Zekai hoca Demirspor'da antrenördü. Kupada eşleştik. Demirspor zayıf diye biraz eksik kadroyla çıktık. 2-0 galipken 2-2 oldu. Uzatmalar da bitti, penaltılara geçildi. Ben bir penaltı kurtardım, bir de penaltı attım, hocaya gidip geçmiş olsun dedim. Bir sene sonra Zekai hoca Eskişehirspor'a geldi. Eskişehir ile Bursa arasındaki rekabetin geçmişinde ölüler bile var. 16 plakalı arabaları Porsuk çayına atıyorlar mesela. Bursa'ya maça geldiler. Durum 0-0 iken penaltı oldu. Kaptan Sinan topu aldı, dikti. Fakat penaltıyı ben atmak istiyorum. Bendeki hırsa bak, kaçırsam sattı bile diyebilirler. Ben hocamız rahmetli Beton Mustafa'nın yanına gittim, 'Hocam şu penaltıyı ben atayım,' dedim. 'Atar mısın?' diye sorunca, 'Atarım,' dedim. Ben bir yandan koşuyorum penaltı noktasına doğru, bir yandan da kaptan diye bağırıyorum. Eskişehir kalesinde sonra Fener'e giden Fuat vardı. Tam doksana attım. Ben sonra Beşiktaş'ta da epey penaltı attım. Lig, kupa, özel maç - toplamda herhalde otuzun üzerinde penaltı golüm var. Sebebi de lise bitip Demirspor'a geçtiğim dönemde, ölü sezonda penaltı pavyonunda kaleci olarak çalışmamdı. Hem penaltı kurtarmama çok faydası oldu, hem de boş zamanlarımda penaltı atıyordum ve nokta atışlar yapıyordum."

1982-83 sezonunda oynanan Beşiktaş-Bursaspor (3-1) maçında Rasim Kara
penaltıdan ilk golü atıyor.

Rasim Kara, Bursaspor ve milli takımda çıkardığı başarılı maçların ardından 1976-77 sezonunda Beşiktaş'a transfer oldu. Kaderin garip cilvesi, yeni takımıyla çıktığı ilk lig maçı Bursa'daydı. 70'li yıllar siyah-beyazlı takımın lig şampiyonluğunu kazanmak bir yana, zaman zaman ligin dibine yaklaştığı bir dönemdi. Bununla birlikte Rasim Kara'nın ilk sezonunda Türkiye Kupasını finalde Trabzonspor'a kaybedip, Başbakanlık Kupasını Fenerbahçe'yi yenerek kazandılar. Yönetim krizleri, sürekli antrenör değişiklikleri gibi sebeplerle bir türlü istikrarın yakalanamadığı birkaç yılın ardından Beşiktaş 1981-82'de lig şampiyonluğunu kazandı. Rasim Kara iki sezon daha oynadıktan sonra 1983-84 sezonu sonunda, Malatyaspor'la oynanan bir jübile maçıyla futbolu bıraktı.

Rasim Kara'nın jübilesinde Malatyaspor'la oynayan Beşiktaş kadrosu. Ayaktakiler (soldan sağa): Ulvi Güveneroğlu, Samet Aybaba, Haluk Serenli, Kadir Akbulut, Necdet Ergün, Rasim Kara. Oturanlar (soldan sağa): Ziya Doğan, Serdar Bali,
Mirsad Kovaçeviç, Fikret Demirer, Cevad Şekerbegoviç.



Kaleciliği bıraktıktan sonra futbolla ilişkisini koparmayan Rasim Kara kursları bitirdikten sonra 1985-86 sezonunda Antalyaspor'da teknik direktör Adnan Dinçer'in yardımcısı olarak çalıştırıcılık serüvenine başladı. 1990'da Sepp Piontek'in göreve getirilmesiyle yeni bir yapılanma dönemine giren milli takımlarda Fatih Terim'le birlikte görev aldı. Bu dönemde ay-yıldızlı takım 1996'da tarihinde ilk kez Avrupa Şampiyonasına katılma başarısını gösterdi:
"Futbolu bıraktıktan bir sene sonra antrenör kursuna gittim. Uzun zamandır kurs açılmıyordu. Yaklaşık yedi sene sonraki ilk kursa gittim. Önce C ile başladık, sonra B ve teknik direktörlük kurslarını bitirdim. İlk kez Adnan Dinçer ile beraber Antalyaspor'a gittim. Takım ikinci ligdeydi o zaman. Gittiğimiz sene birinci lige çıktık. Orada bir müddet devam ettim. İkinci ligdeki Uzunköprü'yü çalıştırdım. Milli takımda Fatih hocayla altı sene ümit ve A milli takımda beraberdik. Sonra o Galatasaray'a gitti, ben Beşiktaş'a gittim. Bursaspor, Çanakkale Dardanel, Yimpaş Yozgat, Kocaelispor'u çalıştırdım. Çaykur Rizespor'u birinci lige çıkarttım. Bir sene Kanada'da Ottawa Wizards takımını çalıştırdım. Azerbaycan'da dört buçuk sene çalıştım. Karabağ ve Hazar Lenkeren takımlarında görev yaptım."

Adnan Dinçer ve Rasim Kara yönetimindeki Antalyaspor.
Haziran 1995'te Şili'de düzenlenen bir turnuvaya katılan milli takım kadrosu. Ayaktakiler: Rasim Kara, Tolunay Kafkas,
Osman Özköylü, Abdullah Ercan, Alpay Özalan, Rüştü Reçber, Fatih Terim. Oturanlar: Bülent Korkmaz,
Hami Mandıralı, Ertuğrul Sağlam, Tugay Kerimoğlu, Ogün Temizkanoğlu, Bülent Çetin.
Milli takımın İngiltere'deki Avrupa Şampiyonası finallerinde mücadele etmesi ardından, hatırlanacağı üzere 1996-97 sezonunda Fatih Terim Galatasaray'da, Rasim Kara Beşiktaş'ta teknik direktörlük görevini üstlenmişti. Beşiktaş o sezon ligde çok başarılı bir performans sergilemesine ve UEFA Kupasında üç tur atlayıp son 16'ya kalmasına rağmen, Galatasaray'ın ardından ligde ikinci sırayı alınca Rasim Hoca'nın görevine son verildi. "Beşiktaş'ta Daum'dan sonra teknik direktör oldum. Beşiktaş'ta benim dönemimde atılan 88 gol ve 62 averajlık rekor henüz kırılmadı. En önemlisi fair-play'de birinci olduk. Hiç derbi kaybetmedik. İç sahada hiç maç kaybetmedik. Bu da büyük ihtimalle bir rekordur. Avrupa Kupalarında bir tur geçemeyen Beşiktaş - benden önceki senelerde bir tek Kıbrıs'ın Apoel takımı gelmediği için tur atlamıştı - benim zamanımda dördüncü tura kadar çıktı."

Rasim Kara Beşiktaş'ı çalıştırdığı dönemde meşhur pardösüsü ile bir maçta. 
Rasim Hoca'ya kaleci antrenörü konusunu sorduğumuzda o günlerin şartlarını anlatmaya başlıyor: "Bizim zamanımızda kaleci antrenörlüğü yoktu ama Bursaspor'da eski kaleci Gündüz Özcebe vardı, o bizi çok çalıştırdı. Demirspor'da Doğan abi vardı, kaleciler kendi aramızda çalışırdık. Kaloperoviç Bursaspor'da kendisi çalıştırırdı kalecileri. Rahmetli Metin Oktay da o zaman menajerdi. İdmanın sonunda ikisi kalecilere şut çekerdi. Bir taraftan birisi, bir taraftan diğeri bir vuruyor toplara, direkler sallanıyor. Biri bir doksana, biri öbür doksana. Yugoslavlardan hiç topa kötü vuran yoktu zaten. Tezcan, Güvenç, Baykul'u almışlardı genç forvet olarak, çok iyi bir ümit kadrosu vardı. Fakat gol sıkıntısı çekiyoruz. Kaloperoviç ayrılınca Metin abi tek kaldı. Antrenman sonunda stoper Yusuf'u defansa, beni kaleye koydu. Sağdan soldan orta yaptırıyor, Güvenç, Tezcan, Baykul kafaya çıkıyorlar fakat doğru dürüst vuramıyorlar. Ya Yusuf kesiyor, ya ben alıyorum. Metin abi, 'Hepiniz savunma olun, ben tek santrfor olacağım,' dedi. O zaman kiloluydu. Orta geliyor, o kadar kişinin arasından çıkıp yükseliyor, kafayı bir çakıyor, şut atar gibi. Sonradan anlatıyordu: 'Ben her antrenmandan sonra kalırım. 500-600 defa yapılan ortaya kafa vururum, vole vururum, röveşata yaparım. Çalışırsan her şey olur,' derdi."

Antrenörlük kursu döneminden renkli bir anı. Adaylar kursu bitirmek için
hakemlik de yapmış. Rasim Kara, Osman Arpacıoğlu ve hakem Ayhan
Bölükbaşı Kartal Stadında bir amatör küme maçından önce görülüyor.
"Beşiktaş'ta oynarken de kalecileri malzemeci Ahmet çalıştırıyordu. Sekiz senenin altı senesi Ahmet çalıştırdı. Bir gün kaleci kursunda hocalık yapıyoruz Antalya'da. Ben o arada Ahmet'ten bahsettim. Kaleci Yaşar Antalya'da oturuyor. Gel konuşmacı ol, anılarını anlat dedim. Dedi ki, 'Sarıyer'de bizi de çalıştırdı Ahmet abi.' Bizden sonra Sarıyer'e malzemeci olmuş, onları da çalıştırmış. Bizi Beşiktaş'ta bir dönem de rahmetli Yusuf  Tunaoğlu çalıştırıyordu, o zaman yardımcı antrenördü."


Konu tekrar eski günlere dönünce o dönemdeki saha, malzeme gibi koşulları da anlatıyor Rasim Hoca: "60'ların sonlarında gurbetçi akını sırasında her gidenin mutlaka bir tanıdığı olurdu. Ben eldiven getirtirdim, Adidas, Puma ayakkabı getirtirdim. O zamanlar Nike filan yoktu. Dinyakos'a özel ölçü verirdik, yapardı. Toprak sahalarda bir-iki maç giydin mi kösele aşınır, çiviler açığa çıkıp ayağa batardı. Çıkardığımız zaman ayaklarımız kan içinde kalırdı. Birisi görse o halimizi korkardı. Fakat ne tetanos olurduk, ne bir şey. Zaten biz kalecilerin dirsekleri, kalçaları, dizleri kan revan içinde olurdu. Bir de ayakların altı kanardı onlara ilaveten. Fakat kariyerimdeki iyi maçların hepsinde giydiğim ayakkabılar Dinyakos'tu. Çünkü ayağı çok iyi kavrardı. Mesela ben Puma'ya bir türlü alışamadım. Biz de Vahit abi gibi Avrupa'dan gelen fakat uyum sağlayamadığımız ayakkabıları arkadaşlara verirdik. Ne eldiven, ne kazak, ne ayakkabı - hiçbir şey ayırmamışım kendime. Triko forma giyilirdi o zaman, yağmur yağdığı zaman üstümüzde ağırlaşırdı. Yaşlı bir malzemecimiz vardı, o yıkardı formaları. Nemli nemli eşofmanlarla çok antrenmana çıkmışızdır."


Soldan sağa: Zekeriya Alp, Ahmet Börtücene, Rasim Kara, Niko Kovi,
Hayri Kol, Ali Çoban, Kemal Kılıç, Reşit Kaynak, Kahraman Kartaloğlu,
Şaban Kartal, Mithat Mıhçı. 
"Bursa'da dört senem geçti. Antrenmanları Merinos sahasında yapardık, hep topraktı. Haftada bir gün çift kale için Atatürk Stadını ya verirlerdi, ya vermezlerdi. Dundee United mı yoksa Dinamo Kiev maçı mıydı, ertesi gün geldik. Antrenman var, Merinos sahasına gittik. Oradan geldik. Eski stadın altı soyunma odamızdı. Hırsız girmiş. Millet de yeni gelmiş yurtdışından. Herkesin cebinde dolar, mark filan var. Gelen cebine bakıyor, 'Soyuldum' diyor. Beşiktaş'a geldim, sekiz sene Şeref Stadında antrenman yaptık. İnönü Stadının hali zaten malum. Hiçbir zaman olduğu gibi yeşil oynayamadık. Yazın çim ekerlerdi. Sezon başında birkaç maç iyiydi, sonra ortadan başlayarak kenarlara doğru toprak olurdu. İşin kötü tarafı, drenajlar iyi olmadığı için, yağmur yağdığı zaman su tutmasın diye kum getirip dökerlerdi. Kumun içindeki istiridye kabukları jilet gibi keserdi."




"Jübile yaptığım zaman şimdi yıkılmış olan Carlton Otelinde medyaya, arkadaş ve dostlarıma bir yemek vermiştim. Birisi bana, 'Muhakkak bir sürü anın vardır, birisini anlatsana,' dedi. 'Var tabii ama hangi birisini anlatacağım,' dedim. Sonra o anda aklıma geldi. 'Bir gün öldüğümde mezar taşıma yirmi sene amatör, profesyonel oynadı. Doya doya çim sahada bir kaleci antrenmanı yapamadan futbolu bıraktı,' diye yazsınlar dedim. Hakikaten şimdi toprak zeminli bir yerde yürürken her tarafım ürperiyor. Bacaklarımdaki yaralar bir sene kapanmazdı."




Rasim Kara 1996'da milli takımı bıraktıktan sonra yaklaşık 15 yıl boyunca çeşitli kulüp takımlarını çalıştırdı ve 2011'den itibaren Futbol Federasyonu'nda görev yapmaya başladı. "Son beş senedir buradayım bölgeler sorumlusu olarak. Zaman zaman kurslarda da görev yapıyorum. Fatih Hoca ile birlikte milli takımda göreve başladığımızda, 'Türk kaleciliği için bir şey yapmak istiyorum,' dedim. 'Ne istiyorsan yap hocam,' dedi. Kaleci antrenörlüğü müessesesini burada başlattık. Tam 21 sene oldu. Avrupa'da üç günlük seminerlerle yapılan kaleci antrenörlüğü kurslarını biz 33 güne çıkardık. Şu an liglerde oynayan kaleciler, o zaman yetiştirdiğimiz hocaların sayesinde ortaya çıktı."






Bu yazının hazırlanmasında büyük yardımlarını gördüğüm değerli dostum Koray Gürtaş'a teşekkürlerimi sunarım.
Fethi Aytuna

21 Kasım 2016 Pazartesi

Coşkun Süer - Ankaragücü'nde 16 Yıl

Bu sayfalarda yer alan futbolcu portrelerinde şimdiye kadar genellikle eski kuşakların futbol oynama konusunda aileleriyle yaşadığı sorunları, büyüklerin top oynayan çocuklarına karşı olumsuz tavırlarını okudunuz. Arada istisnalar çıksa da, anne-babalar çocuklarının top oynamasına ya "Oku, adam ol" mantığıyla, ya dini gerekçelerle ya da ayakkabıların eskimesi gibi çok temel ekonomik bir sebeple karşı çıkıyor, çoğu zaman onları cezalandırıyordu. Bu yazıda ilk defa babası tarafından top oynaması - karşı çıkmak bir yana - teşvik edilen bir futbolcunun, Ankaragüçlü Büyük Coşkun olarak tanıdığımız Coşkun Süer'in hayat hikâyesini okuyacaksınız. Öncelikle Zonguldak'ta geçen çocukluk ve okul yıllarını, renkli anılarını anlatıyor Coşkun Süer:

"1943'te Zonguldak'ta, Üzülmez'de doğmuşum. İlkokulu Kilimli'de okudum. Babam Türkiye Kömür İşletmeleri'nde idari işler müdürüydü. Sonra babamın işi nedeniyle Karadon'a yerleştik. İki kardeştik. Benden yedi yaş büyük bir abim vardı, TKİ'de müdürlük yaptı, iki sene önce vefat etti. Futbola başlamam çok enteresandır. O zamanlar Zonguldak'ta en büyük takım Kömürspor'du. Ben 14-15 yaşlarındayken arkadaşlarımla yazın denize giriyorduk. Bir gün dediler ki hadi gidiyoruz, nereye diye sordum. Kilimli genç takımının A takımıyla maçı var dediler. İyi ben de gelip seyredeyim dedim. O zamanlar Karadon'da oturuyorduk. Maçı seyretmeye başlayacağız, bir kişi eksikmiş. Bana oynar mısın diye sordular. Ben kabul edince ayakkabı verdiler. O gün o kadar iyi oynadım ki, 'Bu kim? Nereden geldi?' diye sormuşlar. Maçtan sonra Kilimlispor'a almak için babama gelmişler. Babam o semti çok sigara içen, çok kumarcı var diye sevmezdi. Beni Zonguldak Gençlik kulübüne verdi. Yani ilk kulübüm Zonguldak Gençlik. Fakat o zamanlar öyle enteresan kurallar vardı ki, mesela ben okul takımında oynuyordum, lig takımında oynayamıyordum. 17 yaşından gün almadan kulüp takımında oynayamıyordun. Eğer okumuyorsan 16 yaşından itibaren oynayabiliyordun."


"Babam futbol oynamama mani olmadı. Annem çok karşı çıkıyordu. Zonguldak Çelikel Lisesinde okurken babamı bir gün okul maçına getirmişler. Orada aile yasak koyamıyor tabii. Demişler ki, gel oğlunu gör, ondan sonra annesine durumu ilet. Babam beni çok beğenmiş, anneme, 'Ben memurum, büyük oğlanı üniversitede okutuyorum, belki bu çocuğu okutamayacağım. Bu çocuğun istikbali belki futbolculuktur, buna mani olmayalım, ' deyince annem de tamam demiş. Okul yıllarına ait enteresan bir anım var. Bir okul maçında Ticaret  Lisesiyle oynuyoruz, o zaman ben kulüpte oynayamıyorum. 4-0 galibiz, üç golü ben atmıştım. Devre arası oldu, içeri girdik. Can Bey var, hâlâ yaşıyor Zonguldak'ta. Bana 'Ayakkabılarını çıkar,' dedi, çıkardım. Pat diye çivili ayakkabıları attı benim önüme. 'Bunları giy,' dedi. 'Hocam ne oluyor?' diye sordum. 'Okullar arası 100 metre müsabakasını devre arasına ayarladım. Pistte seni bekliyorlar, koş,' dedi bana. Hemen koştum sahaya, herkes beni bekliyor. Yerimi aldım. Tabanca patladı, fırladık. 11.6'yla birinci oldum. Soyunma odasına dönüp çivili ayakkabıları çıkardım, tekrar kramponlu ayakkabıları giyip sahaya çıktım."

Genç milli takım. Coşkun Süer orta sıra, sağ başta.
"Lisede okuduğum sırada Sabri Kiraz tarafından genç milli takıma seçildim. Ben zaten Zonguldak'ın yetiştirdiği ilk genç milli futbolcuyum, sene 1962. Fakat okul beni göndermedi. O zaman lise sonda, fen bölümünde okuyordum. Babam bu anlattığım olayı, anneme söylediklerini aynen müdüre de söylemiş. Müdür de peki demiş, ben öyle katıldım genç milli takıma. O zamanlar iki ay boyunca gidiliyordu, şimdiki gibi değildi. Mesela 1962 senesinde finaller Romanya'da oldu. Biz son dört takım arasına kaldık ve zaten o sene Avrupa dördüncüsü olduk. Genç milli takımla Fransa'yı, Macaristan'ı, İspanya'yı yenip yarı finale kaldık. Ev sahibi Romanya'ya yenilince finale kalamadık. Bu turnuvadan sonra liseyi bitirdim ve ardından Kömürspor'a geçtim. İki sene orada oynadım."

1962-64 arasında, henüz Zonguldakspor'un kurulmadığı yıllarda şehrin en güçlü takımı olan Kömürspor'da forma giymiş Coşkun Süer. Bu sırada şehrin spor tarihindeki önemli olaylardan birinde de yer almış. 1962-63 sezonunda Türkiye Kupası ilk kez düzenlenirken, Galatasaray'ın bu yeni organizasyondaki ilk rakibi Kömürspor olmuş. Genç Coşkun'un da forma giydiği bu maç onun unutulmaz anıları arasında yer almış: "Genç milli takımdan yeni gelmişim, Zonguldak Kömürspor'da oynuyorum. O sene ilk defa Türkiye Kupası başladı. Kurada bize Galatasaray çıktı. Kalede Turgay, sağ bek Candemir, sol bek Büyük Ahmet, stoper Ergun Ercins, forvette Yılmaz Gökdel, Talat, santrfor Metin Oktay, Kadri Aytaç, Uğur. Hiç yabancı futbolcu yok o zaman. Bir uzun top attılar bana, çok süratli olduğum için kaçtım. Turgay abiyle karşı karşıya geldim, karşımda bir dev gördüm. Topa mopa dokunamadım zaten. 5-0 kaybettik o maçı. İlk büyük maçım oydu."

Jandarmagücü takımı. Coşkun Süer üst sıra, sol başta.
1964'te askere giden Coşkun Süer ordu milli takımında oynamış: "Çok enteresandır, o zaman profesyonel futbolcular askere gittiği zaman kulüplerinde oynayamıyordu ama amatör olarak gittiğin zaman amatör güç takımlarında oynuyordu. O zamanlar Karagücü, Jandarmagücü, Havagücü gibi birinci lig ayarında inanılmaz takımlar vardı. Rahmetli Sepet Metin dediğimiz Kömürsporlu bir abim vardı, jandarmada askerdi. Seni jandarma yapacağım dedi. Jandarma oldum ve Jandarmagücü'nde oynadım. Sonra ordu milli takımına seçildim. Benim zamanımda çok meşhur oyuncular vardı. Galatasaray'dan Talat ve Uğur, Fenerbahçe'den Selim ve Nedim, Beşiktaş'tan rahmetli Güven, Demirspor'dan Muzaffer, Göztepe'den kaleci Ali Artuner, rahmetli Göztepeli Gürsel abi vardı. O kadar profesyonelin içinde tek amatör bendim. Onlar kendi kulüplerinde oynayamıyordu. Ordu milli takımıyla dünya şampiyonu olduk."

Ordu milli takımı formasıyla.
Askerliğini bitiren genç golcü 1966-67 sezonundan itibaren Ankaragücü forması giymeye başlamış: "Askerliğim biter bitmez çok şanssız bir dönem geçirdim. Beşiktaş kulübü benle anlaşmak üzereydi ve son beş ay boyunca, ayda 1.000 lira maaş verdiler ki, o zaman evden 100 lira geliyordu. Askerliğim bitince Beşiktaş'a gideceğim yani. Fakat askerliğim sırasında bana o kadar ağır spor yaptırdılar ki, ben çok süratli olduğum için silahlı kuvvetler çapında 100 ve 200 metrelerde üçüncülüğüm var. Hentbol takımında oynattılar. Futbol takımında oynadım. Çok yorulduğum için askerliğim bittiği an ağır bir sarılığa yakalandım. Babam Beşiktaş'a telefon etti, gelemiyor diye. Ankaragücü takımı beni Ankara'dan tanıdığı için ne olursa olsun biz onu alacağız dediler. Ben hiç hatırlamıyorum bile, bana yatakta imza attırmışlar ve parayı yatağa koyup gitmişler. Rahmetli babam anlatmıştı bunu."

Coşkun Süer'in katıldığı sezon (1966-67) Ankaragücü kadrosu. 

"Ertesi sene Ankaragücü'ne geldim, gol kralı Ertan abinin PTT'ye gittiği seneydi. O sene biraz oynayamadım tabii. Bu arada lifim koptu. Vücutta daha sarılıktan ötürü zehir var. Kulüp de beni bir an evvel oynatmak istiyor. İyi bir sezon geçiremedim. Ama ertesi sene oynamaya başladım. Fakat o sezon yani1967-68 senesi, iyi bir kadromuz olmasına rağmen küme düştük. Futbolda bir ters gittin mi gidiyorsun. Kazanamadık bir türlü. Battıkça battık. Hocamız Ziya Taner'di ki iyi hocaydı. O zaman zaten Türkiye'de fazla hoca yoktu. O zamanın hocaları 1- Gündüz Kılıç, 2- Sabri Kiraz, 3- Galip Türkkan, 4- Ziya Taner. Bana iz bırakan çok hoca yok. Ziya hoca çalıştırıyor bizi ama kaybediyoruz işte. Hatta köklü geçmişe sahip bir kulüp olduğumuz için bir maçta rakip koşmuyor ama şike değil. Fakat biz bir türlü gol atamıyoruz. Rakip oyuncu top benden gitsin diye santra civarından bir burun vuruyor, top gidiyor gol oluyor. Böyle maçlar yaşadık. O zaman bütün futbolcular toplandık, bunun bir tesadüf olduğunu bildiğimiz için, 'Biz bu takımı çıkarmadan hiçbir yere gitmeyeceğiz,' dedik. Nitekim ertesi sene açık puan farkıyla tekrar çıktık."

Ayaktakiler (soldan sağa): Coşkun Süer, Selçuk Yalçıntaş, Adnan Pirol, İsmail Dilber, Erman Toroğlu, Aydın Tohumcu.
Oturanlar: Metin Yılmaz, Zafer Göncüler, Köksal Mesçi, Melih Atacan, Remzi Hotlar.
"Sağ bek Remzi Adanalı bir çocuktu. Kör kurşunla öldü. Adana'da arabada giderken birisi silah atıyor, camdan giriyor.
Çok genç yaşta, daha futbol oynarken öldü çocuk."
Ankaragücü 1968-69 sezonunda, ikinci ligdeki grubunu şampiyon bitirmiş ama Coşkun Süer ummadığı bir ceza alınca o sezonun başında uzun süre forma giyememiş: "Birinci ligden düştüğümüz 1967-68 sezonunda son Vefa maçını oynuyoruz. Eğer o maçı kaybedersek düşüyoruz. Neticede 2-1 kaybettik. Kavga gürültü çıktı. Herkes birbirine girdi. Ben kenarda hiçbir şeye karışmadım. Ertesi sene ikinci ligde gol krallığına gidiyorum 18 golle, ikinci yarı sekiz maç ceza geldi bana Vefa maçından. Raporda benim numaramı yazmışlar yumruk attı diye. Maçın ertesi günü gazetelerde bizim takımdan Sakıp Özberk'in Candemir abiye yumruk atarken resmi vardı. Sakıp üç maç ceza aldı, ben sekiz maç. Ben yine de o sezon gol kralı oldum."

Günümüzün tamamen maddiyata dayalı dünyasında futbolcuların her sene bir başka kulüpte oynaması sıradan bir olay haline geldi. 1970'lerse profesyonellik olmakla birlikte farklı bir dünyaydı, kulüp değiştiren futbolcu azdı. Nitekim Coşkun Süer'de futbolculuk ve antrenörlük hayatının büyük bölümünü Ankaragücü'nde geçirmiş: "16 senem Ankaragücü'nde geçti. Ben santrfor ve sağ açık oynardım. Bize 1971 senesinde Fenerbahçeli Abdullah geldi. Ben 100 metreyi 11.6 saniyede koşardım, o da 11.3'te koşuyordu. İki tane forvet, jet gibi gidiyoruz. Ben sağ açık oynarsam o santrfor oynardı, o sağ açık oynarsa ben santrfor oynardım. Erman Toroğlu, İsmail Dilber, sağ bek Sarı Mehmet ya da Konyalı Mehmet, sol bek Müjdat Yalman, orta sahada rahmetli Tatar Metin, Selçuk Yalçıntaş vardı. Meşhur 'Haydi Bastır' tezahüratı bizim dönemimizde çıkmıştı. 40 bin kişi gelirdi maçlara. İstanbul takımlarıyla oynadığımız zaman binlerce kişi 'Haydi Bastır!' diye tezahürat yaptığı zaman Fenerli, Beşiktaşlı seyircilerden kimse bağıramazdı. Ankaragücü şimdi 2.lig deniyor ama aslında 3.ligde, çok üzülüyorum."

Ankaragücü 1972-73. Üst sıra (soldan sağa): Ziya Taner (teknik direktör), Coşkun Süer, Selçuk Yalçıntaş, Baskın Soysal,
Aydın Tohumcu, Osman Zingi, Mehmet Aktan, İsmail Dilber, Candan Dumanlı (antrenör). Orta sıra: Zafer Göncüler,
Erman Toroğlu, Behzat Çınar, Metin Yılmaz, Abdullah Çevrim, ? . Alt sıra: Coşkun Akyel, Adnan Pirol,
Melih Atacan, Köksal Mesçi, Sakıp Özberk, Remzi Hotlar.

Coşkun Süer'in saydığı isimlerin oynadığı yıllar Ankaragücü'nün en başarılı dönemlerinden biriydi. 1971-72 sezonunda Türkiye Kupasını kazanmışlar, ertesi sezon yarı finalde Fenerbahçe'yi eleyip finalde Galatasaray'a kaybetmişlerdi: "Sekiz kişiyle İstanbul'da Fenerbahçe'yi 2-1 yendik. İlk golü biz atmıştık. Erman, Selçuk ve Tatar Metin atıldı. O sırada maç 1-1 devam ediyordu. Köksal santradan gitti, kaleci Datcu dışarı fırladı. Ceza sahasının dışında çalım attı ona, gitti golü attı. Çok büyük futbolcuydu. Kupayı aldığımız sene çeyrek finalde Beşiktaş'ı eledik. Ardından Bursaspor'u eledik ve finale kaldık. Türkiye Kupası finalinde Altay'ı 3-0 yendiğimiz maçta iki golü ben atmıştım." 




Türkiye Kupasını kazandıktan sonra ertesi sezon (1972-73) Avrupa Kupa Galipleri Kupasına katılan Ankaragücü'ne ilk turda çok kuvvetli bir rakip, İngiltere'nin Leeds United takımı çıkmıştı. Ankara'daki ilk maç 1-1 berabere biterken, rövanşta 1-0 yenilen Ankaragücü elenmişti: "Leeds United'la burada oynadığımız maçta beni düşürmüşlerdi, penaltı olmuştu. Orada da çok iyi oynadık. Fakat Leeds'in çok kuvvetli bir kadrosu vardı o zaman. Şimdiki Leeds gibi değildi, lig şampiyonluğu vardı. Biz bile inanmıyorduk tur atlayacağımıza.  Buradaki maçta Tatar Metin Bremner'e bastı. Bu sefer oradaki maçta Bremner daha 10.dakikada Tatar Metin'e bir bastı, tekmeliğini deldi. Sakatlanıp dışarıya çıktı Metin. Öyle kinciydi Bremner. 0-0 iken Behzat bir gol kaçırdı. Sonra 1-0 yenilip elendik." 

     



Coşkun Süer'in sporculuk yaşamında unutamadığı olaylardan biri de sakatlığını tedavi ettirmek için kendi imkânlarıyla Romanya'ya gitmesiydi: "Futbolculuk hayatımda çok sakatlık yaşadım. Federasyonda eğitim dairesi müdürlüğü yapan Teoman Yamanlar, futbolculuğu döneminde Ankaragücü'ne gelmişti. Onunla antrenmanda çarpıştık. Tam diz altında bir kemik vardır, o kırıldı. Bir iki ay oynayamadım. Sonra Amerikan hastanesinde ameliyat oldum ve on beş gün sonra oynamaya başladım. İlk sakatlığım buydu. Ardından daha büyük bir sakatlık yaşadım. Sonra 1973'te, yani Ankaragücü'nün en iyi olduğu zamanlarda, kasığımdan bir sakatlık yaşadım. Ankara ve İstanbul'daki doktorlar tedavi edemediler. Romanya'da Stenescu diye bir profesör bu işin uzmanıymış. Yönetime gidip durumu söyledim. 'Biz şimdi sana para veremeyiz, sen git tedavini ol, oynadığın ilk maçtan sonra bütün masraflarını veririz,' dediler. Şubat ayında arabama atlayıp gittim. O zamanlar için yeni olan Renault marka bir arabam vardı. İki buçuk metre karın altında karayolundan Bükreş'e gittim. Şansıma 50 yıldan beri Bükreş'e öyle kar yağmamış. Sabah çıktım, arabayı bulamadım. Oradaki spor okuluna gittim. Stenescu beni muayene etti ve bir ay sonra oynayabilirsin dedi. Japonya'dan bir hormon getirmişler, üç günde bir kasıktan iğneyle verdi. Ayrıca kalçadan vitamin iğnesi yaptı. Yaklaşık 13 gün kaldım. Orada çok hoş bir anım da var. Nadia Comaneci o zaman 12 yaşındaydı. Her gün iki saat onun idmanını seyrettim. Günde altı saat çalışıyordu. İnsan dünya çapında yıldız işte böyle oluyor. Hatta dönüşte herkese Comaneci diye biri var, ileride çok büyük sporcu olacak dedim, herkes gülüp geçti."


"Benim biraz Almancam vardı. Arabamla Romen hududundan giriş yaparken birisi beni arabanıza alır mısınız diye rica etti. Meğer adam Almanca biliyormuş. Yolda gidene kadar sohbet ettik. Adam bana çok yardım etti, hatta beni profesöre o getirdi. Ertesi gün o karda otelden alıp spor okuluna götürdü ve Stenescu ile tanıştırdı. Sonra beni ziyaret de etti. Ben de elimdeki yüzüğü çıkardım verdim. O zaman Romanya'da çok pahalıydı o tür şeyler. Adam almak istemedi, ben zorla verdim. Stenescu, 'Seni tedavi ederim ama iki şey istiyorum,' dedi. 'Birincisi, dolar bozdururken bankadan bozdur,' dedi. O zaman bankada 1 ley 1 dolardı. Halbuki biz 1 doları  sokakta 20 leye satıyorduk. Niye öyle istediğini sorunca, 'Başka türlü yapamayız, yoksa bizi hapse atarlar,' dedi. Onun üzerine 300 dolar bozdurdum bankada. Sonra, 'Bir şey daha istiyorum, iki tane Kodak film. Biz giremiyoruz, free shop'ta var,' dedi. Gidip bir kutu film aldım, içinde belki 40 tane film var, hepsini verdim." 


"Neticede tedavi olup döndüm. Fenerbahçe maçı vardı, oynayabilecek misin diye sordular. Bir depar attım, acıdı. Önce oynayamam dedim. Fakat sonra bir depar, bir depar daha, baktım durumum iyi. Hocamız Ziya Taner'di. Ona oynayabileceğimi söyledim. Beni kadroya yazdılar. Altı ay ayağıma top değmemiş, altı ay 10 metre bile koşmamışım. Ben Fener maçında 90 dakika oynadım ve maç 0-0 berabere bitti. Hiç unutmuyorum, maçtan sonra Salı günü çağırdılar beni. 6.000 lira para harcamıştım, onu verdiler. Böyle bir kulüptü Ankaragücü. Başkan Sabri Mermutlu un fabrikaları olan biriydi. Onunla uzun seneler çalıştık. Sonra MKE'nin genel müdürü olan biri başkan oldu. Futbolu bıraktıktan yıllar sonra son sakatlığımı kurslarda yaşadım. Dönüşleri gösteriyordum. Bir döndüm, diz küt diye gitti. Hemen İzmir'e dönüp MR çektirdim. Menisküsler yırtılmış. Burada ameliyat oldum." 

Marmara Otelinde kamp yapan Ankaragüçlü futbolcular Süleyman Demirel
ve Öztürk Serengil ile birlikte.
Coşkun Süer'i Romanya'ya kadar sürükleyen o sakatlık, aynı zamanda o senelerde bir futbolcunun hayatındaki en önemli olaylardan biri olan A milli takım formasını giymesine de engel olmuş: "Napoli'de İtalya ile oynayacağımız maçtan önce Coşkun Özarı, kontratak oynayacak süratli bir santrfor arıyor. Köksal A milli takım kadrosunda. 'Bizdeki Coşkun abi tam aradığın tipte bir oyuncu,' diyor. Benim şansıma, biz Samsunspor'la oynayacağız. Galatasaray da Giresunspor'la oynayacak. O maç oynandı, bizim maç Pazartesi'ye tehir oldu. Coşkun Özarı da gelip bizim maçı izledi. 2-0 mağluptuk, 2-2 berabere kaldık. İki golü de ben attım. Ertesi gün Hürriyet'te mili takıma seçileceğim haberi çıktı. Fakat enteresanlık şurada, kasığımdan sakatlığımın başladığı maç bu maç oldu. Ertesi gün Hürriyet gazetesini açtım ve bu haberle karşılaşınca hüngür hüngür ağlamaya başladım çünkü ayağımı çekemiyorum. O zaman da 29 yaşında filanım. 29 yaşında A milli takıma çağrılıyorum ve sakatlanıyorum. Neticede gidemedim o maça. Direkt oynayacağım bir maçtı. Hayatımdaki bu kırılma noktaları hep aleyhime işledi."

1971'de İran devletinin kuruluşunun 2500. yıldönümü kutlamaları için düzenlenen turnuvaya Federasyon Karması adıyla katılan ümit milli takımı. Ayaktakiler: Coşkun Süer, Vadi Kesimal, Mehmet Türken, İsmail Saçal, Fevzi Serban, Enver Ürekli.
Oturanlar: Timuçin Çuğ, Aydın Hepanıl, Ulvi Girginfırat, Niyazi Gülseven, Feridun Köse.
Ankaragücü yılları üzerine sohbet ederken kendisinde iz bırakan takım arkadaşlarını da anlatıyor Coşkun Hoca: "Futbolculuk ve hocalık dönemimde bir sürü futbolcu tanıdım. Bunların içinde bir Selçuk Yalçıntaş, iki Köksal Mesçi'dir. Onların üzerine orta saha tanımam. İnanılmaz zeki, inanılmaz teknik futbolculardı. Şimdi diyebilirsin ki o zamanki futbolla şimdiki bir değildi, o zaman baskı daha azdı. O zaman da ona göre çalışırdı. Onun için bu iki futbolcuyu hayatım boyunca unutmam. Onların dışında iki kalecimiz vardı, ikisi de hayatını kaybetti: Aydın Tohumcu ve Baskın Soysal. Aydın kalpten öldü. Baskın beş kardeşini de kanserden kaybetmişti. Kendisi lösemiye yakalandı. Çok iyi bir insandı, ailece görüşürdük. Ankara'da tedavi oldu. Bodrum'a yerleşti. Her ay Ankara'ya gidiyordu. Trombosit yüklüyorlardı. Bir gün bana telefon etti. 'Çok kötüyüm, Ankara'ya gidemeyeceğim, İzmir'e geliyorum,' dedi. O zaman UEFA kursunda, sahadaydım. Hemen kurstan izin aldım. Onu bekleyip karşıladım ve hastaneye getirdim. Trombosit yüklettik. Akşam bizde kaldı, yemeği birlikte yedik. Ertesi sabah kurs için ben erken kalkacaktım. Sarılıp öpüştük. 24 saat sonra Ankara'dan bir telefon: 'Coşkun hakkını helal et, ben yoğun bakıma giriyorum, çıkacağımı tahmin etmiyorum.' Girdi ve üç saat sonra vefat etti."


1973-74 sezonu sonunda futbolu bırakmaya niyetlenen Coşkun Süer, aklında hiç yokken kendisini bir anda Diyarbakır'da bulmasını şöyle anlatıyor: "O zamanlar erken bırakılıyordu futbol. Bana bir jübile yapın, artık bırakayım futbolu dedim. O arada Diyarbakırspor geldi. Aşağıda baktım bizim Candan Dumanlı var, beni çağırdı. Yanında Mehmet Kalfagil isimli bir adam. Diyarbakırspor 3.ligde o zaman. 'Gidin yahu' dedim. Adam, 'Niye öyle diyorsun? Sen kaç para istiyorsun söyle,' diye konuştu. 300.000 lira dedim ki o zamanlar için uçuk bir para. 'Bu kaç senelik?' diye sordu. 'İki senelik,' dedim. 'Sana bir senelik 150.000 lira veririm,' dedi. Düşüneyim diye karşılık verdim. Eve gittim. Hanım sorunca anlattım. 'Sen ne cevap verdin?' diye sordu. Cevabımı öğrenince, 'Ne düşünmesi yahu, yürü gidelim,' dedi. Diyarbakır'a gittik o sene. Hiç unutmuyorum, 20 Temmuz 1974 akşamı, yani Kıbrıs harekâtının olduğu gün yola çıktık. Yolda beni çevirdiler. Farlara mavi jelatin kağıdı kaplattılar. Ben o vaziyette Diyarbakır'a gittim."

Diyarbakırspor 1974-75 kadrosu. Üst sıra sol başta Coşkun Süer,
sağ başta Vehbi Günay.
"Diyarbakır'da çok severlerdi beni. Takım kaptanıydım. O zaman şimdiki terör olayları yoktu. Sağ-sol olayları vardı. Elazığ daha çok sağ görüşlü, Diyarbakır sol görüşlüydü. Elazığ plakalı bir araç Diyarbakır'a girdi mi yakarlar, ya da tersi olurdu. Ailem de gelmişti Diyarbakır'a, güzel bir yerde oturuyorduk. O zaman kaldığımız apartmanın ismini taksiye binip de taksi şoförüne söylediğin zaman hiç neresi filan diye sormadan getirirdi. Bir sene orada oynadım. Ertesi sene kulüp o rakamın altına düştü tabii. Birden o rakam çok büyük gelmişti. Ben bırakıyorum dedim ve döndüm."

Diyarbakır'da kaptan olarak sahaya çıkarken.
1974-75 sezonu sonunda futbol oynamayı bırakan Coşkun Süer, kısa bir aralıktan sonra teknik direktör olarak futbol dünyasına dönüşünü şöyle anlatıyor: "Benim bu duruma gelmem Metin'in sayesindedir. Neden diyeceksiniz? Ben Diyarbakır'dan döndüğümde Ankara'daki evim kiradaydı. O yüzden eşyalarla birlikte Eskişehir'e, kayınpederimin yanına yerleştik Ankara'daki ev boşalana kadar. Futbolu bıraktığım için bir boşluk yaşıyordum. Kayınpederim, 'Sen zeki bir insansın, Cici Şekerlemede seni satış mümessili yapalım,' dedi. Ben gittim bir haftada bütün şekerlerin isimlerini, vasıflarını filan öğrendim. Başlangıçta birkaç defa başka birisiyle işe çıktım. Sonra tek başıma Mersin'e gittim. Arabayla gezip toptan şeker pazarlıyorum. Mersin'de bir baktım Tatar Metin. 'Sen ne yapıyorsun burada?' diye sordu. Yaptığım işi anlatınca, 'Seni öldürürüm, hemen şu arabayı bırak. Sen Ankaragüçlü Büyük Coşkun'sun, senin yerin futbolun içi,' dedi. Ve ben onun sözü üzerine gittim, arabayı havaalanına bıraktım. Şirketi arayıp gelin arabayı buradan alın dedim. Atladım uçağa Ankara'ya gittim. Kayınpederime de sakın üzülme ben bu işi yapamayacağım dedim. Sabri Kiraz bir zamanlar bana futbolu bırakınca antrenör olmamı söylemişti. Candan abiye gittim, ben başlayayım altyapılarda dedim. Yönetim kuruluna getirmiş önerimi. Neticede ben Ankaragücü'nde 10 sene futbol oynayıp da sonra antrenörlüğe başlayan ilk kişiyim. Böylece benim kulübe 16 sene hizmetim oldu. Minik, yıldız, B genç, A genç, yardımcı antrenör oldum ve İsmet Arıkan'ın yardımcılığını yaptım.  Tatar Metin'in bana orada söylediği laflar hayatımda bir dönüm noktasıydı. Ben Ankara'ya gittim ve Ankaragücü'nde antrenörlüğe başladım."

Ankaragücü genç takımı.
"Ertesi sene Ankara Demirspor beni teknik direktör olarak almak istedi. Sene 1979-80 sezonu. Yönetime gittim, sizden izin almadan gitmek istemiyorum dedim. 24 saat müsaade et dediler. Ertesi günü çağırdılar, Ankaragücü'ne hoca oldun dediler. Böylece 1979'da Ankaragücü'ne hoca oldum. O sene 2. Ligde çok iyi bir sezon geçirdik. Mersin İdman Yurdu averajla çıktı. Halbuki sezon başında takımı bana küme düşmesin diye vermişlerdi çünkü herkesi satmışlar ve takım dağılmıştı. Fakat Maradona Sadık, Bonhof Nazmi gibi genç takımdan aldığım oyuncularla averajla şampiyonluğu kaybettik. Ertesi sezon için bir daha anlaştık. Sonra çok enteresan, ligler iyi gidiyor, şampiyonluğa oynayacağımız belli. Düzce'ye Türkiye Kupası maçına gidecektik. 'Hocam biz ligde iddialıyız, maça ikinci takımı getir, kupayı bırakalım,' dediler.  Ben, 'Bu bir antrenman maçıdır,' dedim ve tekliflerini kabul etmedim. Oradan da Karagümrük'le lig maçı oynamak için İstanbul'a geçecektik. Düzce'de 89.dakikaya kadar 2-0 galiptik. Son dakikada iki tane en iyi oyuncum atıldı. Biri Cüneyt Memişoğlu, diğeri stoper İhsan. Bu olayın üzerine, Karagümrük'e 1-0 yenilince yönetim benim üzerime geldi.
Ertesi hafta Kayseri maçı vardı ama yönetim üzerime gelmeye devam ediyordu. Kayseri'yi 3-0 yendik. Futbolcular da hissediyordu ayrılacağımı. Atılan her golden sonra bana koşuyorlardı. Neticede ben o maçtan sonra ayrıldım. İşin enteresan tarafı şu: bana kupadan elen diye baskı yaptılar. Benden sonra Yılmaz Gökdel geldi. Ligi kaybettiler fakat Türkiye Kupasında şampiyon oldular. Kupayı kazandıkları için Kenan Evren bir üst lige çıkardı. Kupa da bir ayak, niye bırakalım? Sonra kimse demedi ki, bak Coşkun Hoca zamanında böyle söylemişti."


"Ankaragücü'nden ayrıldıktan bir hafta sonra beni Ispartaspor istedi. Orada güzel bir sezon geçirdik. Dönüşte Kırıkkale'ye gittim. Bildiğiniz gibi Ankaragücü, Makine Kimya Endüstrisi'nin takımıdır. Benim oradan emekliliğim vardı. Takımdan ayrılınca Kırıkkalespor istedi beni. Orada bir idareci vardı, aynı zamanda Ankaragücü'nde idareciydi. 'Hocam ben seni bırakmam,' dedi. Kırıkkalespor 2.ligdeydi o zaman. Orada iki sene çalıştım. Sonra Konyaspor devreye girdi. Orada Mehmet Otluk diye bir talebem vardı, genel kaptan olmuş. Beni oraya getirdiler. Bir sene orada çalıştım."


"Sene 1984. Altay ikinci lige düşüp hemen birinci lige çıkmıştı. Genç ve idealist bir teknik direktörle çalışmak istiyor diye haberler çıktı. Neticede 1984'te Altay'ın teknik direktörü oldum. Fakat genel kaptan Kemal Zorlu'yla bir sürtüşme nedeniyle ikinci yarıda takımı bıraktım. Benim yerime Ömeragiç geldi. Ardından 1985-86 ve 1986-87'de, iki sene Göztepe'de hocalık yaptım. Zaten Adnan Süvari'den sonra iki sene üst üste çalışan tek adam bendim. Göztepe'den ayrılınca tekrar Kırıkkale'ye döndüm. Toplam dört sene çalıştım orada. Tekrar bir sene Isparta'da çalıştım. Birkaç kulüpte daha çalıştıktan sonra profesyonel antrenör olarak en son Manisaspor'u çalıştırdım. Fakat artık sıdkım sıyrılmıştı. Bundan sonra bırakacağım dedim. Antrenörlüğe başladığım yıllarda beni almak için araya adam sokarlardı. Mesela Diyarbakırspor beni istedi, rahmetli Coşkun Özarı'yı aracı yaptı. Coşkun abi beni hiç tanımazdı, ona rağmen bana telefon açtı. Aradan yirmi sene geçti, benim bir kulübe gitmek için artık araya adam sokmam lazımdı ki bu benim yapıma uymuyordu."

Altay yedek kulübesi. Sol başta Ayfer Elmastaşoğlu, yanında Coşkun Süer.
"O arada İzmirspor geldi ve bana altyapı koordinatörlüğü teklif etti. Orada iki buçuk yıl çalıştım, hatta o süre içinde yedi kişiyi altyapıdan A takıma çıkardık. Takım şampiyon olmadı diye suçlandım, halbuki genç takımlar A takıma, milli takıma oyuncu yetiştirmekle yükümlüdür. Öyle olunca ayrıldım. Allah'tan ayrılmışım, Gündüz Hoca (Gündüz Tekin Onay) beni federasyona aldı. 1997'de Futbol Federasyonu bölge antrenörü olarak İzmir'de göreve başladım. 1999'da Gündüz Hoca beni genç milli takımlar sorumlusu yaptı. İki buçuk yıl bu görevi sürdürdüm. Sonra yönetimler değişti, ben tekrar buraya teknik sorumlu olarak geldim. Bu arada TFF kurslarına hoca olarak gitmeye başladım. B ve A, teknik direktörlük kurslarında hocalık yaptım. Sonra UEFA kursları açıldı. İlk 19 kişiyle başladık. Eğitimci olarak başladık, UEFA A, B ve Pro kurslarını bitirdim. Sonra tutor (antrenör eğitmeni) kursunu bitirdim. Şu anda da yaklaşık 2008'den bu yana, bütün UEFA kurslarında eğitimcilik yapıyorum."


"Futbol hayatımdan ve antrenörlükten çok para kazanmadım ama çok insanlık kazandım. Karşılaştığım her futbolcunun elimi öpmesi, birisinin arkasını dönmemesi benim için en büyük sevinç kaynağıdır. Size bir örnek vereyim: Kırıkkalespor'da A takımını çalıştırıyorum. Genç takımda 17 yaşında bir oyuncu var. Onu izliyorum. Bir gün çağırdım, dedim ki, 'Mesut seni izliyorum, seni oynatacağım zaman alacağım,' dedim. Tamam hocam dedi. İçeride bir Giresun maçımız vardı, 0-0 devam ediyor. Mesut ısın dedim. Tam o ısınırken gol yedik, dakika 43-44 oldu. Mesut'a oturmasını söyledim. Mağlupken daha 17 yaşındaki bir çocuğu kaybetmek istemedim. O da anladı bunu. İki hafta sonra içeride Samsun maçı. Yine Mesut'a ısın dedim. Böyle bir tesadüf olur mu hayatta? Tak, gene gol yedik. Bana doğru geliyor, yürü gir dedim. Bir tane gol attı, bir tane attırdı, ondan sonra Mesut Bakkal oldu. Sonra onu Denizlispor'a sattık. Bizim başkanın 6 milyon alacağı varmış, bana geldi, 'Sen dünyanın en büyük hocasısın, benim burada on senedir para vermekten imanım gevremişti,' dedi. Bir gün TFF'nin kursundaydım. Kapı açıldı, Mesut Bakkal. 'Beni futbolcu yap dedin yaptım. Şimdi diyorsun ki beni A milli takıma antrenör yap, hadi bakalım,' dedim. 'Hocam Allah konuşturdu,' dedi. İki sene sonra Ersun Yanal'ın yardımcısı olarak A milli takımda hocalık yaptı. Bana telefon açtı, 'Hocam seni mahcup etmedim,' dedi. Bir seminerde Denizli'ye gelmişti, ben de orada hocayım. Mesut bu anıları orada da anlattı."


Coşkun Hoca 1985'ten beri İzmir'de yaşıyor ve halen TFF İzmir Bölge Müdürlüğü'nde görev yapıyor: "Antrenörlük hayatım boyunca Ankara'daki evimi hiç bozmadım. Bütün antrenörlük hayatımı bekar olarak yaşadım. Ancak Göztepe'ye geldiğim zaman burada bir daire alıp yerleştim. Yani İzmir'e yerleşmem 1985'te gerçekleşti. Şu anda burada bölge baş antrenörü olarak devam ediyorum. Gene kurslara gidiyorum. Bana ne zaman bırakacaksın bu işi diye sordular. Kurslarda hep aynı yüzü görmekten bıktılar. 'Aklımdan geçenle ağzımdan çıkan örtüşmemeye başladığı zaman ben bu işi bırakacağım,' dedim. Yaşlılık bu demektir. 40 yaşında, 50 yaşında çok yaşlı insan görüyorum. Ben 58 yaşında altı ay boyunca bilgisayar kursuna gittim. Sebebi de şu: bir gün ders veriyorum, o zaman tepegözler var. Bir tane akademili hoca geldi, koydu bilgisayarı, Powerpoint ile sunum yaptı. Ben de bir dahaki kursta böyle sunum yapacağım dedim. Mesleğimi seviyorum, insanlığa çok değer veriyorum."