5 Aralık 2017 Salı

Şirzat Dağcı - Her Takımın Kadrosunda İsteyeceği Bir Santrfordu

Paşabahçe'nin yaşları 10 ila 15 arasında değişen çocukları Mektep Çayırı dedikleri sahada iki takım kurmuş, maç yapıyorlardı. Heyecanın iyice zirveye çıktığı, çocukların kendilerini oyuna kaptırdığı bir anda, gür bir ses ortalığı inletti: "Şirzaaat!" Çocuklardan biri, bu sesi duyunca topu kaptığı gibi sahanın dışına doğru yürümeye başladı. Böylece maç sona ermişti, zira top onundu. Çocuklardan bir ikisi, "Bari topu bırak, maç bitince biz eve getiririz," diyecek oldular ama o, "Olmaz, babam topu görmezse kızar," diye kesin bir ifadeyle bu ihtimali de ortadan kaldırıp evin yolunu tuttu.

Birkaç yıl içinde yıldız bir santrfor olacak topun sahibi çocuk, yani Şirzat Dağcı, 1932'de Paşabahçe'de dünyaya geldi. Babası Hasan Nevzat Bey, Beyoğlu'nda komiserdi. Ondan sadece iki çocuğu değil, bütün semt sakinleri çekinirdi. Onun babası Hafız Ahmet Efendi'nin, Topkapı Sarayı'nda hafızlık yapmanın yanında Mısır Çarşısı'nda dükkânı vardı. Şirzat'ın ailesi yedi göbek Paşabahçeliydi. Komiser Hasan Bey, oğlunun top oynamasından pek hoşlanmıyordu. Zaten o topu Şirzat'a sünnet düğününde dayısı hediye etmişti. Baba korkusuna rağmen her fırsatta topu kaptığı gibi soluğu Mektep Çayırı'nda alıyordu küçük Şirzat.


İlkokul ve ortaokulu Paşabahçe'de okudu. O yılların Paşabahçe'si, Boğaz'ın iki yakasına dizilmiş her semt gibi, büyük ölçüde kendi içine kapalı, bütün sakinlerinin birbirini tanıdığı, dış dünyayla irtibatını Şirket-i Hayriye vapurlarıyla sağlayan küçük bir yerleşimdi. Ellili yıllarda vapurun yanına yeni bir vasıta daha eklenmişti. Üsküdar'a birkaç saatte bir sefer yapan halk otobüsüydü bu. Semt sakinleri arasında bir tek doktor Sadettin Bey'in otomobili vardı. Şirzat, ortaokulu bitirdikten sonra eğitimine Boğaz'ın karşı kıyısında, Arnavutköy'deki Boğaziçi Lisesi'nde devam etti. Onun lise öğrencisi olduğu yıllarda, yine Paşabahçeli olan Mehmet Ali Has, Fenerbahçe'de oynuyordu. Arkadaşlarının ısrarı üzerine bir gün takım arkadaşı Lefter'i Paşabahçe'ye getirmesi semt tarihinin unutulmaz olayları arasına girmişti. Semt sakinleri adeta reisicumhur gelmiş gibi sahile toplanmış, Cevher Özden'in ailesinin sahibi olduğu gazinoda bilardo oynayan Lefter ile Mehmet Ali'yi mekânın pencerelerinden izlemişti.
O tarihî günde Mehmet Ali ile Lefter'i seyredenler arasında bulunan Şirzat Dağcı'nın futbol hayatı, doğup büyüdüğü semtin takımı Paşabahçe'de başlamıştı. Fakat kulüp henüz federe olmamıştı, dolayısıyla resmî olarak maçlara katılamıyordu. Zaten mahallesinin takımında çok fazla kalmadı. Güçlü fiziği ve attığı gollerle dikkati çekince, bir kez daha Boğaz'ın karşı kıyısına geçti. İlk lisansının çıktığı Büyükdere kulübü, o tarihlerde Beşiktaş'ın pilot takımı gibiydi. Büyükdere'de oynarken başından ilginç bir olay geçti. Artık federe olmuş Paşabahçe kulübünün, yılbaşı gecesinin ertesi günü amatör kümede maçı vardı. Maç henüz tahta tribünlü halini muhafaza eden Fenerbahçe Stadı'nda oynanacaktı. Lakin takımın Kadıköy'de oturan santrforu henüz evine dönmemişti. Arkadaşlarını seyretmeye gelen Şirzat'ın tipi, santrfora çok benziyordu. Böylece sorun halledildi; Şirzat sahaya çıktı ve gol de atarak semtinin takımının galip gelmesini sağladı.
1954-55 sezonunu Büyükdere'de geçiren Şirzat Dağcı, 1955-56 sezonunda Paşabahçe'nin komşu semti Beykoz'a transfer oldu. Milli Lig'in henüz kurulmadığı o tarihte, sarı-siyahlı takım İstanbul Profesyonel Ligi'nde mücadele ediyordu. Onunla birlikte takıma yeni katılan isimler Kadırgalı genç kaleci Necmi Mutlu ve dünya dördüncüsü genç milli takımda oynayıp Beşiktaş'a gelen, ancak sakatlanınca gözden çıkarılan sol haf Erdoğan Gürhan'dı. Santrhaf Ekerbiçer, İsmet Berberoğlu, Katır Nusret gibi isimlerse takımın tecrübeli kısmını oluşturuyordu. Beykoz formasıyla ilk resmî müsabakasına Fenerbahçe maçında çıktı Şirzat ve 1-1 biten maçta takımının golünü kaydetti. Spor tarihçisi Cem Atabeyoğlu, yıllar sonra Hayat Spor dergisinde, "Çiçeği burnunda bir futbolcu olmasına rağmen atak futbolu ve sert şutlarıyla daha ilk maçta dikkatimi çekmişti," diye yazıyordu.
Profesyonel ligdeki ilk sezonunda Beykoz'un bütün maçlarında yer alıp, oynadığı futbolla büyük takımların transfer listesine girmişti Şirzat Dağcı. Beşiktaş ve Fenerbahçe kulüpleri 1956 yazında onu almak için büyük bir çekişme yaşadılar. Sonunda bu yarışı kazanan Fenerbahçe oldu. Son üç sezonda şampiyon olamayan Fenerbahçe, Macar antrenör Laszlo Szekelly yönetiminde iddialı bir kadro kurmuştu. Kaderin garip bir cilvesi olarak, Şirzat sarı-lacivertli formayla ilk resmî golünü, ligin ikinci haftasında Beykoz'a attı. Üstelik eski takımına bir değil, iki gol birden atmıştı. Beykozlu taraftarlar maçtan dönüşte, vapur Paşabahçe iskelesine yanaştığında onun aleyhine tezahürat yaparak öfkelerini çıkardılar. 1956-57 sezonunda Galatasaray'la büyük bir çekişme yaşayan Fenerbahçe, ligin son haftasında iki puan geriden takip ettiği ezeli rakibini 3-0 yenerek averajla şampiyon oldu. Böylece Şirzat Dağcı yeni takımında ilk sezonunda şampiyonluk sevinci yaşamıştı.

Ertesi sezon Fenerbahçe aynı başarıyı gösteremedi ve Galatasaray'ın ardından ligi ikinci sırada tamamladı. Lakin Şirzat Dağcı futbol hayatının en ilginç maçlarından birini o sezonda oynadı. 30 Mart 1958'de, Ankara'da Fenerbahçe ile Galatasaray arasında oynanan Başvekil Kupası maçında Şirzat ilk yarıda gol atarak takımını 1-0 öne geçirdi. İkinci yarıda Metin Oktay'ın attığı golle maç 1-1 sona erdi. Fakat dostluk havası içinde geçen maçın bitiminde, uzatma oynatılmasını istemeyen iki takımın kaptanı, kupanın paylaşılmasını teklif etti. Bunun üzerine devrin başbakanı Adnan Menderes kupayı takım kaptanları Turgay Şeren ve Naci Erdem'e teslim etti. Başvekil Kupası daha sonra ortadan ikiye bölünerek iki ezeli rakibe verildi.

Şirzat Dağcı Fenerbahçe'de sadece iki sezon oynadı. Bu kısa süreye rağmen oynadığı resmî ve özel toplam 90 maçta attığı 71 golle inanılmaz bir istatistiğe ulaşarak, sarı-lacivertli kulübün tarihinde müstesna bir yere sahip oldu. Bu kadar başarılı olmasına rağmen Fenerbahçe'den çok erken ayrılmasının sebebi, futbol tarihimizin efsanevi futbolcusu Lefter'le kavga etmesiydi. Yaşanan tatsız hadisenin ardından verimli olamayacağını düşünerek Fenerbahçe'den ayrıldı ve 1958-59 sezonunda Beykoz'a döndü. İstanbul Profesyonel Ligi'nin son sezonunda döndüğü sarı-siyahlı kulüpten bir daha ayrılmadı Şirzat. Kulübün Milli Lig'de ve daha sonraki adıyla Türkiye Birinci Ligi'nde yer aldığı sekiz sezonda en çok forma giyen oyunculardan biri oldu. Türkiye'nin en eski kulüplerinden biri olan Beykoz 1965-66 sezonunda son kez Birinci Lig'de oynarken sadece rakipleriyle değil, çeşitli zorluklarla da mücadele ediyordu. Beykoz 1 Ocak 1966'da, Ali Sami Yen Stadı'nda oynanan ilk Türkiye Ligi maçı için Ankaragücü karşısına çıkarken, oyuncuların sırtında Mecidiyeköy kulübünden ödünç alınan formalar vardı. Yöneticiler maddi sıkıntılarla boğuşan kulübü terk ederken kapısına da kilidi vurup gitmişlerdi. Şirzat Dağcı o sene birçok maça hem oyuncu, hem antrenör, hem idareci olarak çıktı.

Bu güçlüklerin doğal sonucu olarak Beykoz Türkiye İkinci Ligi'ne düştü. Fenerbahçeli takım arkadaşı Ergun Öztuna'nın, "Her takımın kadrosunda isteyeceği bir santrfordu," dediği Şirzat Dağcı son kez 1966-67 sezonunda takımının formasını giydikten sonra futbolu bıraktı. Sürati, hırsı, mücadeleci yapısı, güçlü fiziğiyle aslında daha birkaç sene oynayabilecek enerjiye sahip olsa da, saha dışındaki zorluklarla boğuşmak onu yıpratmıştı. Cem Atabeyoğlu onun futbolcu kişiliğini şöyle tarif ediyordu: "Kendisine hedef olarak karşı kaleyi alır, oraya en kestirme yoldan ulaşıp sonuca varmak yolunda ne gerekiyorsa onu yapardı. Kendisini bu yoldan alıkoymak isteyen tekmeye, itme-kakmaya aldırış etmez, kendisine böyle davrananlara en ufak bir karşılık dahi vermeden golünü çakmaya bakardı. Bu hırs ve enerji küpü insanın kendisine atılan insafsız tekmeler karşısında gösterdiği aşırı soğukkanlılık cidden ilginçti. Şirzat iki ayağı ile de iyi vururdu topa. Hem sert, hem de isabetli şut atardı. Özellikle yerden sert şutlarla kalecileri avlamayı tercih ederdi. İyi kafa da vururdu. Maç boyunca atak üzerine atak tazeleyip rakip defansları hırpalar dururdu. Defanslar yorulup hırpalanır, fakat Şirzat yorulmak nedir bilmezdi. Nefesi iyiydi ve bu nefesini maç boyunca en iyi şekilde ayarlamasını bilirdi. Bence onun en büyük özelliklerinden biri de körükleri kıskandıran nefesi idi."

Futbolu bıraksa da kulübünü bırakmamıştı Şirzat Dağcı. Uzun yıllar boyunca antrenör, umumi kaptan, şube sorumlusu olarak sarı-siyahlı kulübe hizmet etti. Bu dönemde, futbol dışındaki ikinci tutkusu olan politikaya ağırlık verdi. Uzun yıllar Adalet Partisi İstanbul teşkilatında faal olarak çalıştı, yönetimlerde görev aldı. İstanbul Belediyesi meclis üyesi seçildi. 1984 yerel seçimlerinde DYP'nin Beykoz belediye başkan adayı oldu. Politikaya girmesine, yukarıda anlattığımız 1958'deki Başvekil Kupası maçı sebep olmuştu. Maçtan sonra topluca fotoğraf çekilirken, Adnan Menderes yanındaki Şirzat'a, "Senin gibi cansiperane, tekmeye kafa uzatan adamlara bizim partimizde ihtiyacımız var," demiş, "Yarın meclise gelin, görüşelim," diye davet etmişti. Ertesi gün birkaç arkadaşıyla meclise giden Şirzat Dağcı Demokrat Parti'ye üye olmuştu.

Uzun yıllar boyunca, önce tozlu topraklı, çamurlu sahalarda, ardından siyaset ortamında rakipleriyle mücadele eden Şirzat Dağcı, yakalandığı amansız hastalığa kısa sürede yenik düştü. Mide kanserine yakalandığını eşi ve çocuklarından saklamıştı. Lakin bir gün mide kanaması başladı. Paşabahçe'de yürüyerek gittiği hastaneden Göztepe'ye nakledildi. Hemen ameliyata alınsa da artık çok geçti. 18 Kasım 1995'te hayata veda ettiğinde henüz 63 yaşındaydı.  

Yazının fotoğraflı şeklini okumak için lütfen aşağıdaki linki tıklayın:

17 Kasım 2017 Cuma

Hakkı Olaç - İzmir'in Unutulan Futbolcusu

Futbol tarihimizde, İzmir'de yetişen ve oynadıkları kulüplerin simgesi olmuş futbolcular denince akla üç isim gelir: Vahap Özaltay, Sait Altınordu ve Fuat Göztepe. Oysa, onların oynadığı dönemde ismi anılması gereken  bir İzmirli futbolcu da Hakkı Olaç'tır. Onun talihsizliği, kuruluşundan itibaren  uzun yıllar Göztepe'de oynamasına rağmen,  daha sonra futbol hayatını İstanbul'da sürdürmesi olmuştur. İstanbul kulüplerinde oynadığı dönemde İzmirli Hakkı olarak tanınmış, futbolu bıraktıktan sonra bile uzun yıllar bu isimle anılmıştır. Ancak bu süreç, onun İzmir futbol tarihindeki önemli yerinin unutulmasına yol açmıştır. Siyaset ve bürokrasinin spora müdahalesiyle kurulan iki takım Güneş ve Doğanspor'da kısa sürelerle forma giymesi de Türk spor tarihi açısından ilginç bir nottur. Hakkı Olaç hakkında hatırlanması gereken bir diğer husus, onun resmî açıdan Göztepe'nin ilk milli futbolcusu olmasıdır. Bunun detayına girmeden önce, İzmirli Hakkı'nın çocukluk yıllarından ve futbola nasıl başladığından bahsedelim.


Yazının devamını okumak için lütfen tıklayın:

27 Ekim 2017 Cuma

Semih Tüzün - Hava Toplarının Hakimi

Futbol tarihimizde yetenekli olduğu halde sakatlık yüzünden sahalara erkenden veda etmek zorunda kalan nice futbolcudan biri Semih Tüzün. Eyüp’te başlayan futbol yaşamında, nice İstanbullu genç futbolcu gibi onun yolu da Ali Mortaş’la ve İstanbulspor’la kesişmiş. Kısa bir Fenerbahçe macerasının ardından son durak İzmirspor olmuş. Lakin bitmek bilmeyen sakatlıklar sonucu otuzuna varmadan futbolu bırakmış. Hayat hikâyesini ondan dinliyoruz: “1940’ta Eyüp’te doğdum. Aile büyüklerimizi Kazım Karabekir Paşa Kars’tan getirmiş. Besteci Ferit Tüzün benim amcamın oğludur. Benim babam posta müvezziiydi. Babaları Feshane fabrikasının başkatibiymiş. Babam 16 yaşındayken babasını kaybedince Kazım Karabekir Paşa onu postaneye sokmuş. Biz iki erkek iki kız, toplam dört kardeştik. En büyükleri benim. Top oynamaya çocukken mahalle arasında başladık. Eyüp’te Celal Hoca vardı, takımın malzemecisiydi ama bizi yetiştiren o. Genç takıma bakardı. Vefa’da malzemecilik yapmış, orada da çok adam yetiştirdi. Beni de 16 yaşındayken Eyüp genç takımına aldı. Oradan İstanbulspor genç takımına geçtim.”




Yazının devamını okumak için lütfen tıklayın:

http://dinyakos.com/2017/10/27/semih-tuzun-hava-toplarinin-hakimi/

16 Ekim 2017 Pazartesi

Erdoğan Albayrak: Beykoz Formasını Giymek Büyük Olaydı


Ağzına kadar orkinoslarla dolu bir dalyan. 30 kiloluk kılıçbalıkları. Fazlalığı yüzünden kedilere verilen lüferler. Bütün bunlar asırlar öncesine değil, 1950’lerin Beykoz’una ait olağan manzaralar. O yıllarda Beykoz’un balıkları ve paçası kadar sporcuları da meşhur; denizinden kürekçiler ve yüzücüler, çayırından futbolcular yetişmiş. Çoğu zaman da bu dalların hepsiyle uğraşmış sporcular. Bunlardan biri de Erdoğan Albayrak. Beykoz’un Türkiye Birinci Ligi’ndeki son yıllarında başlayan futbol hayatı boyunca sadece sarı-siyahlı formayı giymiş. Üçüncü Lige düşüş üzüntüsünü de yaşamış, tekrar İkinci Lige çıkış sevincini de. Beykoz formasını en uzun giyen sporculardan olan Erdoğan Albayrak, 1944 doğumlu olmakla birlikte o yıllarda sıkça görüldüğü gibi nüfusa 1946 doğumlu olarak kaydedilmiş. Beykoz camiası tarafından “Çakal Erdoğan” lakabıyla tanınması, çocukluğunda bir arkadaşıyla girdiği bahçede çaldığı eriklerin çakal eriği olmasından kaynaklanıyormuş.

Çocukluk günlerini ve spora nasıl başladığını şöyle anlatıyor Erdoğan Albayrak: “Çocukluğum  Beykoz Çayırı’nda top oynayarak geçti. Beykoz tarlaydı o zamanlar. Futbolcu yetişirdi buradan. Pazar günleri çayırda oynamak için yer bulamazdık, o kadar çok takım vardı. Ben minik takımda kaleciydim o zamanlar. Hem yüzüyordum, hem kalecilik yapıyordum. 1956’da Beykoz kulübünde ilk lisansım yüzücü olarak çıktı. Ben yüzme yarışlarına giriyordum. Üç sene yüzücülük yaptım. Kelle İbrahim bizim elimizden tuttu, Sıraselviler’de Beden Terbiyesi İl Müdürlüğü vardı, oraya götürdü. Doktor Fenerbahçe kulübünün doktoru Reşat Dermanver’di. Bizi üstünkörü muayene etti. ‘Tamam lisanslarınız çıkacak,’ dedi. Kelle İbrahim’le biz on tane ufacık çocuk döndük Beykoz’a. O aralar biz devamlı İstanbul şampiyonu oluyorduk yüzmede. Gençler ve ortalarda Beykoz alıyordu şampiyonluğu. Bir tek büyüklerde Galatasaray alıyordu, o da Yılmaz Özüak ve Engin Ünal sayesinde oluyordu. İkisi takımı sürüklüyordu. Onları geçecek adam yoktu. Yarışlar Moda’da, Ortaköy’deki Lido havuzunda – ki sonra orası Yüzme İhtisas Kulübü oldu, bazen Galatasaray Adası’nda yapılıyordu. Heybeliada’da İstanbul şampiyonası oluyordu. Moda’daki yarışlar denizde olurdu. Kazıklı iskele vardı, 50 metre karşıdan karşıya yüzüyorduk. Beykoz’da da kulübün önü denizdi zaten, hemen oradan atlıyorduk. İdman için şamandıraya gidiyorduk, sarayın oraya gidiyorduk, vapur iskelesine geliyorduk. Vapura çıkıyorduk, Paşabahçe’ye giderken kulübün önüne geldi mi atlıyorduk.”


Yazının devamını okumak için lütfen tıklayın:

http://dinyakos.com/2017/06/04/erdogan-albayrak-beykoz-formasini-giymek-buyuk-olaydi/

Nurettin Terzi: İzmirspor'da Hep Lokal Takımlardan Gelen Futbolcular Oynardı

Nurettin Terzi, en parlak dönemini ellili yıllarda yaşayan İzmirspor’un temel oyuncularından biriydi. Futbol camiasında, askerliğini deniz eri olarak yaptığı için “Donanma Nuri” veya sarı saçları nedeniyle “Sarı Nuri” olarak tanınıyordu. Hem üst üste iki şampiyonluk kazanılan İzmir mahalli liginde, hem de üç büyüklerin ardından dördüncü olunan Milli Lig’de mücadele etmişti. Kulüp tarihinin bu başarılı döneminde pay sahibi olmasına rağmen, henüz çok genç yaşlarda çalışmak zorunda kaldığı için futboldan erken denebilecek bir yaşta kopmuştu. Hatay Caddesi’ndeki evinde dinlediğimiz hayat hikayesi, o yıllardaki şartların sadece futbolda değil, hayatın her alanında zor olduğunu hatırlatıyordu:

“1930 doğumluyum. Aslen Karadenizliyim, Rizeliyim. Ben yedi yaşındayken İzmir’e geldik. Babam burada kayıkçılık yapıyordu. O zaman yabancı gemiler, şilepler filan geliyordu. Kayıkçılar gemiden inen yolcuları alıp Pasaport’taki gümrüğe getiriyorlardı. Şimdiki gibi iskeleye inme filan yoktu. Rize’de geçinemeyince buraya gelip bu işi yapmış. Bir müddet sonra babamız bizi tekrar göndermek istedi memlekete fakat rahmetli annem kalmak için diretti. ‘Ben çocuklarımı burada yetiştireceğim,’ dedi. Biz altı kardeştik. 1946 senesinde abimi 19 yaşındayken veremden kaybettik. Ondan evvel de beş yaşında bir kız kardeşimi zatülcenpten kaybettik. Şimdi hayatta İstanbul’da yaşayan bir kız kardeşim bir de ben kaldık. Neticede annemin diretmesiyle İzmir’de yaşamaya devam ettik. İzmir’e geldiğimizde Hatay tarafına yerleşmiştik. O zaman şimdiki cadde yoktu. Mısırlı Caddesi denirdi.  Üçyol’daki Bayramyeri’nin oradan İzmirspor sahasının olduğu yere kadar yollar vardı. Ondan sonra bu tarafa gelirken taşlık, patika bir yol gelirdi. Fazla ev de yoktu. İzmirspor sahası eskiden beri vardı, Talebe Çayırı denirdi. Yakında bir taş ocağı vardı. Hatta biz antrenman yaparken dinamit patlatırlardı.”


Yazının devamı için lütfen tıklayın:

http://dinyakos.com/2017/06/28/nurettin-terzi-izmirsporda-hep-lokal-takimlardan-gelen-futbolcular-oynardi/

11 Ekim 2017 Çarşamba

Gürsel Aksel - Top Oynamayı ve Göztepe'yi Çok Sevmişti



Göztepe takımı 1955 yılında bir gün, Manisa Gençlik takımıyla bir maç yapmak üzere Manisa'ya gelmişti. Henüz ne Milli Lig'in, ne de her vilayette birkaç amatör kulübün birleştirilmesiyle oluşturan profesyonel kulüplerin kurulduğu yıllardı. Birbirine yakın şehir ve kasabaların takımları,  o yıllarda zaman zaman böyle özel maçlar yapıyordu. Bu karşılaşmanın amacıysa, Manisa milletvekili Cevdet Özgirgin'in Göztepe kulübünde idareci olan arkadaşlarına tavsiye ettiği iki genç kardeşin izlenmesiydi. Göztepe takımında hem sol bek olarak oynayan hem de antrenörlük yapan Ruhi Karaduman, kendi kardeşi Erol'un da oynadığı rakip takımla yapılan maçta, dikkatini tavsiye edilen iki genç kardeşe vermişti. Özellikle küçük kardeşin topa çok hakim olduğunu fark etti. Topu istediği noktaya rahatça atıyor, yeri geldiğinde kıvrak çalımlarla rakibini şaşkına çeviriyordu. Kafile İzmir'e dönünce Ruhi Karaduman, tavsiye edilen kardeşleri beğendiğini, alınmaları gerektiğini Göztepeli idarecilere bildirdi. Sezon bitiminde umumi kaptan Zeki Çırpıcı ve iki arkadaşı Manisa'ya giderek genç kardeşlerle anlaştılar. Böylece Güler ve Gürsel Aksel 1955 yazında Göztepeli oldular.


Yazının devamını okumak için lütfen aşağıdaki linki tıklayın:

http://dinyakos.com/2017/10/11/gursel-aksel-top-oynamayi-ve-goztepeyi-cok-sevmisti/

19 Eylül 2017 Salı

Necdet Niş: Boğaz Köprüsünden Parasız Geçen Bir Reisicumhur Vardı, Bir de Didi

Çoğu futbolsever Necdet Niş adını muhtemelen ilk kez 1974'te, Fenerbahçe teknik direktörü Didi'nin yardımcılığına getirildiği zaman duymuştur. Bu dönemde kazandığı ününü, yetmişlerin ikinci yarısında Altay teknik direktörü olarak pekiştirdi Necdet Hoca. Ardından Sakaryaspor'da kazandığı parlak başarılar geldi. İki kez Türkiye Birinci Ligi'ne çıkardığı takıma bir de Türkiye Kupası kazandırdı. Özetle, yerli çalıştırıcılar içinde en başarılı ve en şöhretli olanlardan biriydi. Lakin teknik direktör olmadan önce futbolcuydu Necdet Niş. Futbol hayatını tek bir kulüpte, Hacettepe'de geçirmişti. Onunla görüşmeden önce bu yönünü biliyordum ama, çocukluğunun Hacettepe'si ve Ankara'sı hakkında o kadar zengin detayı ondan dinleyeceğimi doğrusu ummuyordum. Necdet Niş'le söyleşimizin ilk bölümünde, hayatının bu ilk dönemi ve ailesinin kökleri konusunda anlattıklarını araya fazla girmeden aktarıyorum:


"1937 doğumluyum. Doğma büyüme Hacettepeliyim. Şimdi Hacettepe Üniversitesi'nin olduğu yer eskiden mahalleydi. Tepelik bir yerdi. Muhtelif girişleri vardı. Mesela demiryolunun geçtiği Kurtuluş ve Sıhhiye tarafında köprüden girişler vardı. Yukarıda Samanpazarı tarafından girişleri vardı. O zaman Ankara'nın meşhur kabadayılarının yetiştiği yerdi Hacettepe. O dönemlerde Ankara'da Hacettepe, İstanbul'da Kasımpaşa, İzmir'de de Eşrefpaşa, kabadayılarıyla meşhur yerlerdi. Mesela siz bana ziyarete geliyorsunuz diyelim. O giriş yerlerinde önünüzü keserler, 'Nereye gidiyorsun?' diye sorarlardı. 'Necdet'e gidiyorum,' dediğiniz zaman bana kadar getirirler sizi. Ben eğer, 'Ooo, hoş geldin,' diye karşıladıysam tamam, ama eğer 'Sen kimsin?' diye sorarsam gittin. Öyle bir yerdi Hacettepe. Büyük bir dayanışma vardı."



Yazının devamını okumak için lütfen linki tıklayın: