8 Mayıs 2014 Perşembe

Erdoğan Dağdelen - Futbol Tarihimizin Yaşayan Tanığı

Futbolumuzun profesyonelliğe resmen geçtiği sırada sakatlanarak futbolu bırakan Erdoğan Dağdelen kadim sayılabilecek bir dönemin temsilcilerinden. Bu durumu, “Ben futbolu bıraktığım sırada Metin henüz oynamaya başlamamıştı,” diyerek özetliyor. Futbolumuzun kırklı ve ellili yıllardaki şartlarıyla bugünkü olanaklar arasındaki zıtlığı bizzat yaşayan bir insan. Futbol oynadığı dönemin şartları hakkındaki gözlemlerini aşağıdaki satırlarda okuyacaksınız. Öncelikle nasıl bir ortamda doğup büyüdüğünü, futbola nasıl başladığını anlatıyor:

“8 Mayıs 1924 doğumluyum. Babam İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu yüksek inşaat mühendisiydi. Mezun olduktan sonra beş arkadaşıyla beraber müteahhitliğe başlamış. İş Bankasıyla ortak Samsun-Sivas demiryolu inşaatını almışlar. O zamanlar Ankara Etlik’te oturuyorduk. Emin Sazak ile komşuyduk. Ekonomik durumumuz oldukça iyiydi. 1930’da bütün dünyada büyük bir ekonomik buhran patlak veriyor. Babam ve ortakları muhasebeciliği iyi bilmediklerinden muazzam bir vergi yükü altında kalıyor ve iflas ediyorlar. Bunun üzerine İstanbul’a yerleştik. Babam Devlet Demiryollarında memur oldu. Orada kademe kademe ilerleyerek müdürlüğe yükseldi. Onun görevi nedeniyle Kayseri, Gaziantep, Samsun ve birçok vilayete gittik.”


“Ortaokulu ve lisenin ilk yıllarını Ankara’da okudum. Futbola küçük yaşlardan itibaren merakım vardı. O zaman Devlet Demiryollarının takımı olduğu için Demirspor’u tutardık.  Takımın Orhan diye bir santrforu vardı. Pazarları cumhurbaşkanlığı filarmoni orkestrasında görev yapardı. Maçlara on dakika geç gelirdi. On kişi başlardı Demirspor maça. Takside soyunur öyle maça çıkardı. Beklerlerdi o zaman, öyle bir âdet vardı. İstanbul’a taşınınca liseyi Işık Lisesinde bitirdim. Okulun futbol takımında Reha ve Bülent Eken kardeşlerle birlikte oynuyorduk. Liseler arası şampiyonu olmuştuk.” Galatasaray’ın kaptanı olan Salim Şatıroğlu bizim okulda muallim muaviniydi. O bizi Galatasaray’ın idmanlarına götürürdü. Ben böylece 1942’de Galatasaray’da futbola başladım. O zaman Eşfak Aykaç vardı. Bir maçta ikinci devre onun yerine girmiştim. Galatasaray kulübü bize aylık verirdi. Antrenman başına 2,5 lira verirlerdi. O parayla ben beyin yerdim kuvvetleneyim diye.”

1934 yılında çıkan soyadı kanunu ardından yaptığı işe uygun olarak Dağdelen soyadını alan babası “yurdun demir ağlarla örülmesi” sürecinde o vilayet senin bu vilayet benim dolaşıyordu. Liseyi yeni bitirmiş olan Erdoğan Dağdelen babasının üstlendiği yeni bir iş nedeniyle bir süre Zonguldak’a gitmiş ve futbol oynamaya orada da devam etmişti. Orada oynadığı bir maça ait anısı o zamanın seyircisinin bugünden bakıldığında nasıl “naif” olduğunu gösteriyor: “Babam Zonguldak’ta bir tünel inşaatı yapıyordu. Yazın maçlara çıkardık Zonguldak’ta. Ereğli’ye maça gittik, Ereğli muazzam. Topa bir vuruyorsun, ne kadar havaya atarsan bando çalmaya başlıyor.”
   
Erdoğan Dağdelen Galatasaray’da oynamaya devam etmeyi düşünürken yine 1942 yılı içinde kendini İstanbulsporlu olarak buluvermişti. Bu transferin nasıl gerçekleştiğini şöyle anlatıyor: “Son sınıfta olgunluk imtihanlarında bir takıntım vardı. Hocalarımızdan biri olan Avni Kulen İstanbulspor’un idare heyetindeydi, kuvvetli bir öğretmendi. ‘Madem takıntın var, sen bizim kulübe gel. Bedava ders vereyim, seni yetiştireyim,’ dedi. Böylece ondan ders almaya başladım. Cağaloğlu’nda dairesi vardı, orada ders veriyordu. Sınıfı geçtik. O zaman transferler Temmuz ayında oluyordu. Mukavele filan yok, bonservisi sicil dairesi yapardı. Bu şekilde İstanbulsporlu oldum.”  
“Galatasaray’ın antrenörü John Begget, ‘O adamı nasıl Galatasaray’a verdiniz?’ diye kızmış. Bunun üzerine beni tekrar Galatasaray’a almak istediler. Hasnun Galip Sokaktaki kulüp binasına davet ettiler. Suphi Batur ve diğer idarecilerle oturduk. ‘Niye bizden kaçtın?’ diye sordular. Durumu izah ettim. ‘Gel bize,’ dediler. O zaman Tıbbiyeye girmiştim. ‘Ben para pul istemiyorum fakat babama da yük olmak istemiyorum. Tıbbiyenin masraflarını karşılayın,’ dedim. Bunun üzerine Suphi Batur, ‘Biz bir-iki senelik adamlarız, sözümüz ya bir sene ya iki sene olur,’ dedi. O sırada diğer idareciler kâğıda durmadan rakamlar yazıyordu. Önce 200 yazdılar beğenmediler, 250 yazdılar. Bunun üzerine, ‘Beni affedin ben para pul peşinde değilim,’ deyip çıktım ve İstanbulspor’da beş sene oynadım.”

                  (Aylık Spor Ansiklopedisi)
“1942-43’te girdiğim İstanbulspor’da bir süre sonra kaptanlığa getirildim ve uzun müddet kaptanlık yaptım. O sıralarda “Kumanda Etme Sanatı” adlı bir kitap okumuştum. Ayrı bir kulüp binası yoktu. İstanbul Lisesinin bahçesi içindeki küçük bir binadaydı lokalimiz. Bizim zamanımızda Kırmızı-Beyaz diye bir gazete çıkardı. Orada futbolculara yıldız koyarlardı. Ben hep beş yıldız alırdım. Halit Kıvanç o zaman Laleli’de otururdu. O hukukta okuyordu, ben tıbbiyede okuyordum. Buluşur beraber maça giderdik. İstanbulspor’u da severdi. Gazeteciliğe yeni başlıyordu.”

“O zaman sekiz takımla Milli Küme düzenlenirdi. Dört İstanbul’dan, iki Ankara’dan, iki İzmir’den. İstanbul’da ya Vefa ya biz dördüncü takım olarak katılırdık. Beşiktaş beş sene lig şampiyonu olmuştu. 1945-46 sezonunda Milli Kümeye katılmayan dört takımla ikinci kümeden dört takımı alıp yeni bir turnuva yaptılar. Orada da biz ikinci kümeye düştük! Şeref Stadında ikinci kümeden bir takımla maç yapıyorduk. Bizim lehimize penaltı verdiler. Penaltı noktası çukur olmuş. Hakem Sulhi Garan’dı. Topu çukurun yanına koydum, aldı tekrar oraya koydu. Ben aldım, öbür taraftaki düzlüğe koydum. Kabul etmedi, ‘Bir daha dokunursan atarım seni,’ dedi. Gitti ayağınla bastı topa. Tabii ben o durumda topa vurunca soldan direğin yanından avuta gitti top. İkinci kümeye düştük!”

Bir İstanbulspor-Fenerbahçe maçında kaptan olarak seremonide.
                                    (Cem Atabeyoğlu, "İstanbulspor Kulübü" kitabından)
Burada araya girip tek başına ayrı bir yazı konusu olan bu ikinci kümeye düşme olayının tam bir skandal olduğunu belirtelim. Kısaca özetlemek gerekirse İstanbulspor ligi Fenerbahçe, Beşiktaş ve Vefa’nın ardından dördüncü bitirerek Milli Kümeye katılmaya hak kazanır. Sezon ortasında kaybettiği Beyoğluspor maçında sivil lisansla oynayan asker futbolcuya yaptığı itiraz dallanır budaklanır ve sonuçta Beyoğluspor bütün maçlarda hükmen mağlup sayılınca Galatasaray averaj üstünlüğüyle dördüncü olarak Milli Kümeye katılır. İstanbulspor ise İkinci Kümeden gelen dört takımla maçlar yapmak zorunda kalır. Bu moral bozukluğu içinde ardı ardına kaybedilen maçlar sonucu İkinci Kümeye düşer. İşin en ilginç tarafı tüm maçlarda hükmen mağlup sayılan Beyoğluspor’un Birinci Kümede kalmasıdır!

İstanbulspor küme düşünce en değerli oyuncularından Erdoğan’a transfer teklifleri gelmeye başlar: “O sırada beni Beşiktaş almak istedi. O zaman Hakkı kaptan avukatlık yapıyordu. Mahmutpaşa’da bir yazıhanesi vardı. Remzi Tosyalı ve şimdi adını hatırlayamadığım diğerleriyle buluştuk. ‘Sen bizi kırma gel,’ dediler. O zamanın parasıyla 5.000 lira verdiler. Aldık parayı ama İstanbulsporlu idareciler geldiler. ‘Sen bizi tekrar birinci kümeye çıkart, öyle git,’ diye ısrar ettiler. Bunun üzerine parayı iade ettim. Temmuz ayına üç gün vardı. Gazeteler ‘Erdoğan Beşiktaş’a girdi’ diye yazıyordu. Bir gün Şükrü ve başka arkadaşlarla Beşiktaş’ta Köyiçi’ne gitmiştik. Benim Beşiktaş’a girdiğimi duyan çarşı esnafı neler yapmadı. Terzi, ‘elbiseni bedava dikeceğim,’ diyor; berber, ‘tıraşını ben bedava yapacağım,’ diyor. Herkes bir şey söylüyor. Fakat İstanbulspor bastırınca ben parayı iade ettim. İkinci kümeye düşmemize yol açan maçta atamadığım o penaltıdan dolayı kendimi kabahatli bulmuştum. Ben parayı iade edince Beşiktaşlılar bana, ‘Sen milli takımın yüzü göremezsin!’ dediler.”

İstanbulspor 1948-49 sezonu kadrosu. Erdoğan Dağdelen ayakta
soldan ikinci futbolcu.
                                 (Cem Atabeyoğlu, "İstanbulspor Kulübü" kitabından)
“İstanbulspor’u tekrar birinci kümeye çıkarttık. Herkes benim peşimde, iyi oynamışım demek ki. Hatta meşhur olmaya başlamıştım. Meşhur olmak şöyle oluyor: Mesela sinemaya gidiyorsun, birisi yanındakine beni işaret ediyor, ‘Bak bu İstanbulsporlu Erdoğan,’ diye. Bir ara Aksaray’da oturuyordum. Pertevniyal Lisesinin önünde yürürken bir kız geldi, ‘Sizin kolunuza gireyim, yirmi adım beni taşıyın,’ dedi. ‘Neden kızım?’ dedim. ‘Birinle iddiaya girdim,’ diye cevap verdi. Demek o kadar meşhurmuşum ki, benim koluma girmek marifetmiş! Başka bir örnek: Askerlik çağım geçtiğinden kaçak durumuna düşmüştüm. Horhor’da üçüncü katta bir evde oturuyoruz. Zil çaldı. cumba gibi bir balkon var, aşağı baktım bir polis. ‘Erdoğan Dağdelen’i arıyorum,’ dedi. ‘Burada yok, Sivas’a halasına gitti,’ dedim. ‘Bırak numarayı abi ya, ben seni tanıyorum,’ dedi polis.”

1947-48 sezonunda tekrar birinci kümeye yükselen İstanbulspor o sezon tarihinde ilk kez ünlü oyuncuları bünyesine kattı. Fenerbahçe’den Boncuk Ömer ve İbrahim İskeçe, Beşiktaş’tan Eşref Bilgiç, Şeref Görkey ve Ömer, Galatasaray’dan Faruk gibi oyuncular alındı. Erdoğan Dağdelen bu durumu şöyle açıklıyor: “Bizim başkanlardan birisi Milli Piyango idaresinde çalışıyordu. Bir eşya piyangosu yapalım dedi. O sayede para kazandık ve transfer yaptık.” O yıllarda yabancı takımlarla oynayan kulüplerin başka takımlardan takviye oyuncu alması âdettendi. Erdoğan Dağdelen de bu şekilde Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın yabancı takımlarla yaptığı maçlarda oynamıştı: “Beşiktaş ve Fenerbahçe Avrupa’da yapılan maçlara beni götürürlerdi. Beni istedikleri zaman ‘Kulübe yazı yazın,’ derdim. Kulübün verdiği izinle yurt dışındaki maçlara katılırdım. Onun dışında üniversite takımında ve İstanbul muhtelitinde oynadım. Bir maçta Beşiktaş’la Yunanistan’a gittik. Şimdiki gibi tayyareler yaygın değildi. Gemiyle gider ve hamaklarda yatardık.”

Beşiktaş'ın Atina'da yaptığı maçta Erdoğan Dağdelen (sol baştan ikinci) de yer almıştı.
O günlere ait unutamadığı bir anısı ise şöyle: “Bir Galatasaray maçıydı. O zaman dördüncü olamayacağımız kesinleşmiş, maça asılmıyoruz. Ben sağ iç oynuyorum. Fakat yandan bir top geldi. Kale karşımda. Ben döndüm vurdum, doksandan içeri girdi. Bütün stat ayakta alkışladı. ‘Ulan neymişim be!’ dedim ama beş dakika sonra santrhafa geçtim.  O zaman Galatasaray’da Bülent, Reha ve Muzaffer Tokaç vardı. Bir pas verdiler, top ortada kaldı. Faul yapmak durumunda kaldım. Yapmazsam santrfor alacak ve kaleye gidecekti. Ben faul yapınca bütün stat yuh çekti, beş dakika arayla!”

Yabancı takımlarla oynanan maçlarda göz dolduran Erdoğan Dağdelen 1949-50 sezonunda Fenerbahçeli oldu. Bu transferin öyküsünü şöyle anlatıyor: “İstanbulspor’da Saim diye bir arkadaşımız vardı, bek oynardı. Çamlıca’da otururdu. Bir Cumartesi günüydü, gel bizde kal bu akşam,’ dedi. Bulgurlu’da bir toprak saha vardı, orada bir maç oynanıyordu. Bir ağacın altına oturup maçı seyretmeye başladık. O sırada bir araba durdu. Şoför gelip, ‘Raif Bey sizi bekliyor,’ dedi. Arabadaki kişi Fenerbahçe’nin ikinci başkanı Raif Dinçkök’müş. Yanına gittik. Raif Bey, ‘Erdoğan bu akşam bana misafirsin,’ dedi. Buna kaçırılma denirse ben ilk kaçırılan futbolcuyum. Üstümde ceket bile yoktu, bir pantolon bir gömlek. Ben durumu izah edince, ‘Şoförümle gidin eve, eşyalarını alın gelin,’ dedi Raif Bey. Ben eve gittim, anneme durumu söyledim. Pijama filan koydu çantama annem. O zaman mukavele filan yoktu, Temmuz ayı geçince istediğin kulübe gidebiliyordun. Raif Dinçkök beni evinde bir ay misafir etti. Sabahleyin işe beraber gidiyoruz, akşam eve beraber dönüyoruz. Motor gezilerine beraber çıkıyoruz. Mesela Hereke’ye fabrikaya gidiyor, beni de götürüyor yanında. Raif Bey, ‘Sen bizde çalışacaksın,’ dedi. Üç ay geçti, ‘Seni amcamla ortak yaptım,’ dedi. İki tezgâh verdi bana. 1950’de vergi usul kanunu çıktı, herkes üç defter tutmak mecburiyetinde kaldı. Ben muhasebeyi öğrendiğim için o zaman orada muhasebeci oldum.”

Fenerbahçe 1948'de Atina'da Panathinaikos maçınndan önce (soldan): Cihat Arman, Ahmet Erol, Samim Var, Suphi Ural,
Erdoğan Dağdelen, İbrahim Önüt, Galip Haktanır, Halit Deringör, Müjdat Yetkiner, Lefter Küçükandonyadis,
Erol Keskin. Bu maçta Erdoğan Dağdelen İstanbulspor'dan, Galip Haktanır Vefa'dan takviye olarak alınmıştı.
“Fenerbahçe’de iki sene oynayabildim. Bir maçta sakatlandım, menisküs yırtığı oldu.  O zaman döviz kıtlığı var. Kimseyi yurt dışına göndermiyorlar. Afyon’a gidip çamur banyolarına yatıyordum. Çelik Palas’ta kaplıcaya gittim. Bir türlü yırtık iyileşmiyor. Öyle bir şey ki, o zamanın teknolojisiyle röntgende görünmüyor. Bunun üzerine dışarıda ameliyat olmam için kulüp beni Ankara’ya gönderdi. Raif Bey, ‘Gülhane hastanesinden sakat raporu al, seni dışarı göndereceğiz,’ dedi. Ben ertesi gün ameliyat olabilirim kaygısıyla rahat edeyim diye yataklı vagonda gittim. Fakat orada işim on beş gün sürdü. O süre boyunca halamda kaldım. Harcadığım her kuruşu düzenli biçimde kaydetmiştim. Dönüşte Raif Bey’e kuruş kuruş hesap verince beni şirketine ortak yaptı!”

“Sonunda sakat raporu verildi. Dışarıya gitmem için izin çıktı. Kulüp döviz aldı ve beni ameliyat için Viyana’ya gönderdi. Menisküs ameliyatı öyle bir şey ki, iki dizin arasında bir kıkırdak var. O kıkırdak çatlıyor, bazen de kopuyor. Yırtık olunca bacak zamanla eğri kalıyor. Şimdiki ameliyatlar mikroskopla yapılıyor ve on dakikada bitiyor. O zaman bacağı yarıp kemiği çıkartıyorlardı. Bünye kıkırdağı yeniden üretmediği için protez takıyorlar. Sonuçta ameliyatı oldum. O zaman döviz kıtlığı yüzünden yurt dışına çıkmak çok zor olduğu için Raif Bey ben giderken para vermiş ve eşi için bazı şeyler almamı istemişti. İstediklerini aldım ve dönüşte paranın üstünü iade edince, ‘Niye harcamadın bu parayı?’ diye bana kızdı.” Ameliyattan sonra bacağı eski sağlığına kavuşamadı. Böylece Erdoğan Dağdelen 1952 yılında, henüz yirmi sekiz yaşındayken futbolu bırakmak zorunda kaldı. “Ameliyattan sonra bir müddet daha oynadım ama ayak tutmuyor, kaymaya başlıyordu. Baldırlar hareketsizlikten ufalmıştı. Topu elle istediğin yere atarsın ama ayağa hakim olmak zordur. Topu tutacaksın, istediğin yere atacaksın.”

Erdoğan Dağdelen (ayakta soldan dördüncü), 1949'da Fenerbahçe'ye transfer olduktan sonra Karagümrük ile
yapılan hazırlık maçında ilk kez forma giymişti.
                                                                                                                                                           (Öz Fenerbahçe Dergisi)
Santrhaf dışında sağ bek ve sağ iç mevkilerinde de başarıyla oynayan Erdoğan Dağdelen uzun süre İstanbulspor’da oynadığı için milli formayı fazla giyemedi. Üç büyüklerin oyuncularının tekelinde olan milli takımda yine de Avusturya ve Mısır maçlarında oynama fırsatı buldu: “Milli takımın oyuncuları üç kulüpten seçilirdi. Tahran’a maça gidilecekti. Kadroda ben de vardım. Beşiktaş’ta Ömer diye bir santrhaf vardı. Beşiktaşlılar ‘Ömer gitmezse hiçbirimiz gitmeyiz,’ dediler. Beni kadrodan çıkardılar. Aynı şey 1948’de Londra Olimpiyatlarında oldu. Önce kırk sekiz kişilik aday kadroya seçildim. Kadro sonra yirmi dörde, sonra on sekize indi. Ulvi Yenal gelir, ‘Şişmanlamışsın sen,’ diye numara çekerdi. Çünkü Fenerbahçeli Samim Var vardı, gazeteci ve sempatik bir çocuktu. Sonuçta orada da çıkarıldım. Her milli maçtan önce kadroya benim adım yazılırdı ama oynatmazlardı.  O zaman ikinci dünya harbi nedeniyle uzun süre milli maçlar yapılmamıştı. Dış temaslar yeni yeni başlıyordu. Mesela Yunanistan’da Doğu Akdeniz Kupası yapılmıştı. Ona götürdüler. Milli takım kampı o zaman Büyükada’daki Anadolu Kulübü’nde yapılırdı. Antrenör bize tenis topundan biraz ufak toplar verirdi. O lastik toplarla karşılıklı oynar, kafa vurur, yere düşer peşinden koşardık. Durmadan antrenman yapardık.”

Merhum spor tarihçimiz Cem Atabeyoğlu, Viyana’da ilk milli maçını oynayan Erdoğan Dağdelen için Öz Fenerbahçe dergisinde şu satırları yazmış: “Erdoğan, Işık Lisesi takımında oynarken Galatasaraylı Salim Şatıroğlu’nun nazarı dikkatini celbetmiş ve onun delaletiyle Galatasaray’a girmiştir. İki tanesi birinci takımda olmak üzere dört defa sarı-kırmızılı formayı giyen Erdoğan … liseyi bitirir bitirmez Zonguldak’a giderek Ereğli Kömür İşletmeleri takımında yer almıştır. Nihayet 1942 yılında İstanbulspor’un reisi Avni Kulen ile idarecilerden Ali Mortaş’ın delaletiyle İstanbulspor’a girmiş ve hemen birinci takımda yer almıştır. 1943 yılının başından beri sarı-siyahlı takımın kaptanlığını yapmaktadır… Viyana’da Avusturya milli takımına karşı ilk defa milli formayı giymiştir… Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray gibi üç büyük kulübün formasını sırtında taşımış olan ender bahtiyarlardan biridir. Şimdiye kadar hiçbir hakemden ihtar dahi almamıştır… Maçlarda para atılırken daima “ay-yıldız”lı tarafı ister. Hatta hakem ve diğer takım kaptanlarının çoğu onun bu huyunu bildikleri için “ay-yıldız”ı daima Erdoğan’a bırakırlar… Her iki ayağına da hakimdir. Takımın on yerinde rahatça oynayabilir… Her sene transfer ayında birçok idareciler peşinden koşmasına rağmen sezon başında yine sarı-siyahlı forma altında görünür. Viyanalı spiker kendisine ‘Şeytanın çocuğu’ lakabını vermiştir. Yılmaz ve demir gibi bir futbolcudur.” (Öz Fenerbahçe Dergisi, sayı 74, 8.8.1949)

1949'da Viyana'nın Prater Stadında yapılan Avusturya maçında
futbolcularımızdan bir grup (soldan): Galip Haktanır,
Selahattin Torkal, Erdoğan Dağdelen, Ahmet Erol.
Futbolculuk hayatı üzerine konuştuktan sonra sohbetimiz o zamanki sahaların, malzemelerin durumu, dönemin ünlü oyuncuları üzerine kayıyor. Araya girmeden aktarıyoruz:
“İstanbulspor’dayken deplasman yolculuklarına biz ikinci mevkide giderdik, Fenerbahçe yataklı vagonda giderdi. Onlar restoranda yemek yerdi, biz kumanya yerdik. Farkımız vardı. Sahaya iki tane topla çıkardık. Birisiyle forvet şut atardı, biz müdafiler ve haflar uzun uzun pas atardık. O zamanki toplar on sekiz parçalı ve köseledendi. Memeleri vardı. Topun ağırlığının 380 ile 420 gram arasında olması lazımdı. Fakat çamurlu havalarda oynayınca muazzam ağırlaşırdı. Hakemler maçtan önce iki şey yapardı. Önce topu yere atar, ne kadar sıçradığına bakarlardı. Sonra hava yağmurluysa suya atar, yüzüp yüzmediğine bakarlardı. Beşiktaşlı Şeref topu Şeref Stadının toprak zeminine atıp bakardı. Top düzgün zıplamıyorsa, yamuk gidiyorsa o topla oynamazdı. Top tam bir daire değildi. Sırımlı kısmı yere isabet ettiyse sekerdi.”

“O zamanın kaptanları otoriterdi. Mesela Fenerbahçe’de kaptan Cihat Arman’dı. Az konuşurdu. Şimdi mesela sol açığı kaptan yapıyorlar. Takımı idare edemiyor. Orta saha oyuncularının kaptan olması lazım. Mesela Hakkı kaptan sağ iç oynardı, muazzam adamdı. Şimdi ben rastlamıyorum öyle adamlara. Kendi oyuncusunu idare ederdi. Maç esnasında, ‘Sola at!’, ‘Kafaya çık!’ diye bağırırdı. Karşı tarafın oyuncularına da, ‘Doğru dürüst oynasana!’ diye müdahale ederdi. Beşiktaş’ta sol iç Şeref vardı. Briyantinli saçlarla oynardı, hiç kafa vurmazdı. Fakat ne voleler atardı, zaten Voleci Şeref denirdi. Hakkı ile Şeref’in arasında Kemal oynardı. Sağ içte ya Süleyman Seba, ya da Vecdi Çapa oynardı. Vecdi kulübe para veriyor diye Hakkı’nın önünde oynardı. Fakat bir iki vurmazsa Hakkı bağırırdı. Hakemi de idare ederdi. Mesela iki kişi havaya çıktı, faul oldu. Hakem kime verecek topu, onlara mı, rakibe mi? Daha havadayken bağırırdı: ‘Ömer durma at!’ Hakkı, Şeref, Cihat gibi isimler şimdi oynasa dünyanın parasını kaldırırlardı.”

                                      (Öz Fenerbahçe Dergisi)

“Şeref Stadında bir Beşiktaş maçı oynuyorduk. Hava sıcaktı. Top dışarı çıktı. Şükrü (Gülesin) o arada gitti, gazoz alıp içti. Hakem almadı onu oyuna. Oysa şimdi su molası veriyorlar. Bize su vermezlerdi. Kamplara gittiğimiz zaman iki kişi oturuyoruz mesela, bir şişe koyarlar ya sen içersin ya ben. Ya da yarı yarıya içerdik. Bir su bütün antrenmanı bozar derlerdi o zaman. O günlerle bugün arasında çok farklar var. Mesela köşe gönderi denen bayrak kırıldığı zaman oyun yarıda kalır. Geçen gün birisi ayak attı, sarı kart çıktı. Fakat artık plastikten yapmışlar, hacıyatmaz gibi oynuyor. O zamanlar mesela senin takımın mağlupsa al direği kaç, yarıda kalırdı maç. Söz kornerden açılmışken, ben Şükrü gibi oyuncu görmedim. Kornerden gol atmadığı kaleci yoktu. Yunanistan’da İtalya ile oynuyorduk. Benim kolum sakattı, kalenin arkasında oturuyordum. Attığı korneri gözümle takip ettim. Sanki bir hava boşluğu var, top dönerek gitti kaleye gol oldu. Bugün bakıyorum kaleciye yakın top atıyorlar. Oysa kalecinin çıkamayacağı bir yere atmak lazım.”

“O zaman WM sistemi oynanırdı. Bu sistemin ana hattı şuydu: Müdafaaya ehemmiyet verilirdi. Hiç gol yemez ve bir gol atarsan galip gelirdin. Sonra Merkezi Avrupa sistemine geçtik. O zaman yan haflar gol atardı. Bu sistemde ‘gol yemekten korkma, daha fazla atarız’ denirdi. Bu sistemde hücuma ehemmiyet verilirdi. O zaman sahalar bir âlemdi. Şeref Stadı olsun, Mecidiyeköy olsun topraktı. İnönü Stadı yeni açıldığı için çimdi. Alsancak Stadının zemini kumdu. Orada uzun boylu bir bek vardı. Korner oldu mu ileri gelirdi kafa vurmak için. Yerden kum alan gözüne atardı. Vefa Stadına gittiğimiz zaman duşları yakmazlardı. Hatta bazen duşların kapısı kilitli olurdu, hamama giderdik. Kısacası o zamanla bugün arasında dağlar kadar fark var.”

Beşiktaş'ın Atina seyahatinde Süleyman Seba
ile Pire limanında.
“Fenerbahçe’de santrfor Melih Kotanca vardı. Deniz yollarında Karadeniz seferine çıkan vapurlarda kamarottu. Pazar günleri vapur saat 4’te İstanbul’a dönerdi. Vapur düdük çalardı. Bir motor veya sandal giderdi. Vapur durur, onu sandala alırlardı. Yolda soyunur ve maça öyle çıkardı. Küçük Fikret artist gibi adamdı. Topa hiç kafa vurmazdı ama güzel oynardı. Gündüz Kılıç ellerini yana açardı, o zaman yanına yanaşamazdın. Top ayaklarının arasında kaldığı zaman uzatamazsın bacağını. Lefter ise leblebi gibi oynardı topla. Yirmi santim mesafede bile oynardı. Şimdi bazı kaleciler kale içinde bekliyor. Oysa bizim Cihat uçardı, yere paralel olurdu. Çok penaltıyı uçarak kurtarmıştır. Ama bazı kaleci var Turgay gibi on sekiz içinde oynardı. Herkesin bir uğuru vardı. Cihat kale ortasından on sekize bir çizgi çizerdi. Tabii bunda yerimi kaybetmeyeyim düşüncesi vardı. Bazı kaleciler de gider iki direğe ayaklarını vururdu.”

“Sami Açıköney diye dürüst bir hakem vardı, bu hakem seyirciler küfür ediyor diye lig maçlarını idare etmez üniversite maçlarını idare ederdi. (1907 doğumlu Sami Açıköney Vefa ve İstanbulspor’da futbol oynamıştı. 38 yaşında hayatına son veren Açıköney Vefa’da oynarken milli takıma da seçilmişti.) O zaman her kulübün hakemi vardı. Galatasaray’ın hakemi Ahmet Adem’di. Beşiktaş’ın hakemi Feridun Kılıç, Fenerbahçe’nin hakemi Şazi Tezcan ile Adnan Akın’dı. O zaman hakemler birkaç kuruş alıyordu. Maçları daima bunlara verirlerdi. Ufak takımlar daima mahkum oynuyorlardı. Ben kaptanken yalvarırdım oyunculara, ‘Sakın ha on sekiz içine girmeyin,’ diye. Çünkü içeri girdin mi ufacık bir temasta penaltı verecek. ‘Çıkın on sekiz üstüne, ne yaparsanız orada yapın,’ diye yalvarırdım. Hakemler pozisyon sahanın ortasındaysa ufak takımlar lehine faulleri verir ama on sekiz içindeyse büyük takımları kollardı. Şeref Stadında yapılan maçlarda galip takım vakit geçirmek için topu denize atardı. Ya da Çırağan Sarayına kadar vurulurdu. Top gelinceye kadar dakikalar geçerdi. Fakat hakemler iyi oynayan oyuncuları da korurdu.  Mesela karşı taraf bana faul yapmayı düşünürse, hakem daha evvel düdüğü çalar ve beni korurdu.”

İstanbul muhteliti (karması) formasıyla.
“Kıyafetlerimiz bugüne göre çok farklıydı. Biz uzun don giyerdik, niye giyerdik? İngilizler rutubetli hava diye onu kullanırlarmış. Sonra kısa şorta döndük. Şimdikiler orta boy giyiyorlar. Ayakkabılarımız başka türlüydü. Kramponlar köseleydi. Bilhassa Şeref Stadında bileklere kadar potin gibi ayakkabılar giyerdik. O zamanki bağlamanın bir taktiği vardı. Şimdi bakıyorum futbolcular maç esnasında sık sık ayakkabı bağlıyorlar. Herhalde bağlamayı bilmiyorlar. Bizim zamanımızda iki taraftan karşılıklı çekersin, düğümü yana yapardın. Şimdi bunlar üste yapıyorlar. Öyle yapınca top vurdu mu falso alır. O ayakkabıları Dinyakos diye bir Rum yapardı, biz ona yaptırırdık.”

“Bizim devrimizde haftada iki gün antrenman yapardık. Şimdi her gün yapıyorlar. Biz ikinci dünya harbi sırasında antrenör görmedik. Kendi kendimizi yetiştiriyorduk, kendi bilgilerimize göre hareket ediyorduk, kafamıza göre çalışıyorduk. Refik Osman Top antrenörlük yaptı bizde. Taktik filan yoktu. Şimdikiler spor salonunda çalışır gibi çalışıyorlar, yani farkları var. Dış temasları arttı, görgüleri arttı, antrenörleri arttı, malzemeleri arttı. Antrenman şekilleri değişti, psikologları var, masörleri var. Bizde masör filan yoktu. Bir tek Fenerbahçe’de masör vardı. Ben yedek subaylık yaparken galiba Rapid idi, Avusturya’dan bir takım geldi. Ameliyat için gittiğim zaman kulüp bana yakınlık göstermişti, bizimle antrenmanlara çık demişlerdi. Orada kaldığım yirmi gün boyunca kulüplerini ziyaret ettim, oyuncularla ahbap olmuştum. Onlar Ankara’ya gelince izin alıp maça gittim. ‘Çık sahaya,’ dediler. Onların malzemelerini giydim, maçtan önce onlarla beraber ısınıyoruz. Adamlar topla pas yapıyor, birbirine veriyorlar. Bana gelince ben topu yere düşürüyorum. Onların yaptığı hızı yapamıyorum. Rezil olacağım deyip bıraktım. Kaleye şut atmaya başladılar. Eğer top kaleyi bulmazsa beş defa havaya sıçrıyorsun. Üç-dört defa şut attım, yoruldum. O zaman bu hareketler çok farklıydı bizim için.”

1949'da Viyana'da Avusturya ile oynayan milli takım oyuncuları, o tarihten sonra ilk kez 1974'te İstanbul'da  oynanan Avusturya maçından önce yapılan törende: (soldan) Lefter Küçükandonyadis, Galip Haktanır, Hüseyin Saygun, Selahattin Torkal, Cihat Arman, Fikret Kırcan, Bülent Eken, Erol Keskin, Şükrü Gülesin, Erdoğan Dağdelen, Ahmet Erol.
“Futbol oynamak, tanınan biri olmak bazı yardımlar sağlıyor. Bir yere gittiğin zaman bunun yardımını görüyorsun. O zaman Müslim Bağcılar gümrükçüydü. Büyük fabrikalar kuruldukça gümrük işleri artıyordu. O vaziyette Müjdat, Küçük Fikret gümrükçü oldular. Müslim Bağcılar bizim fabrikanın gümrük işlerini yapıyordu. Ben Yunanistan’dan geliyordum. Gelirken oradan üç metre mavi bir kumaş almıştım. Bir de havlu gömlekler alırdık. O zaman Türkiye’de yoktu bu gömlekler. Ben giriş yaparken gümrük ‘üç metre kumaş yasak’ diye kumaşa el koydu. Dönünce Müslim Bağcılar’a gidip durumu söyledim, ‘Bırak bana,’ dedi. Rakamları değiştirip üç metreyi yirmi beş santim yapmışlar. O zamanlar işler öyleydi.” 

Erdoğan Dağdelen futbolu bıraktıktan sonra iş hayatına atıldı. Yarım bıraktığı eğitimini tamamladı ve ardından Dinçkök’ün şirketi Aksu’da uzun yıllar genel müdürlük yaptı. Bu dönemini şöyle özetliyor: “Liseyi bitirince ilk önce Teknik Üniversite’de mühendis mektebine girmek istemiştim. 180 kişi aldılar 225. geldim. Kazanamayınca tıbbiye imtihanına girdim ve orayı kazandım. Tıbbiyenin birinci sınıfı zordur. Dört-beş rahattır ama hayat boyu okursun. Konferanslara gidersin, yenilikleri takip edersin. Fazla uzun bir tahsil olunca bıraktım. Askerlik devri de gelmişti. O yüzden hukuka girdim. İki sene sonra ticarete geçtim. Sonunda askerliğimi yaptım, sonra gece okulunda yüksek ticareti bitirdim. Okulu bitirdiğimde kırk beş yaşındaydım. Sonra büyük bir fabrikada – Aksu İplik’te kırk üç sene genel müdürlük yaptım. İki bin üç yüz kişi çalışıyordu bu fabrikada. Genel müdürlük çok zordur. Bir tarafta patronlar, bir tarafta işçiler; menfaatlerin çarpıştığı bir yerdir. Herkes bir şey ister. Hissedar ortak çok kâr ister. Memurlar maaşına zam ister. Bayiler ucuz mal ister. Yangın olur sen mesulsün, kaza olur sen mesulsün. Herhalde bir daha dünyaya gelseydim genel müdür olmazdım.”





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder