21 Ağustos 2013 Çarşamba

Reha Eken - Bir Centilmenin Vedası

Amatörlükten profesyonelliğe geçişi yaşayan bir kuşağın son temsilcilerindendi. Profesyonel olmasına rağmen forma aşkıyla oynamaya devam eden, futbolu bıraktıktan sonra da kulübü çağırdığında göreve koşan bir amatördü. Kendi ifadesiyle Kadıköy sahasının en iptidai şeklinde top oynamış, doğma büyüme Kadıköylü bir İstanbul beyefendisiydi. Kendisiyle yaptığımız sohbet sırasında artık hayatta olmayan rakiplerini “Nur içinde yatsın” diye anan, ezeli rakip Fenerbahçe kazandığı zaman sahalarda mücadele ettiği arkadaşlarını arayıp kutlayan bir centilmendi. “Fenerbahçe’yi 1-0 yenip şampiyon olduk, golü de hasbelkader ben attım,” diyecek kadar alçakgönüllüydü. İki yaş büyük kardeşi Bülent Eken’le birlikte Galatasaray’ın tarihindeki unutulmaz futbolcular arasına yerleşmesini sağlayan sadece attığı goller değil, bu soylu kişiliğiydi. Kendisiyle birkaç ay önce sohbet edip hayat hikâyesini, anılarını dinlemiştik. Reha Eken çocukluk yıllarını, nasıl Galatasaraylı olduğunu bize şöyle anlatmıştı:

“28 Ağustos 1925’te İstanbul Kadıköy’de dünyaya geldim. Çocukluğum Kadıköy’de geçti. İlk mektebin dördüncü sınıfına kadar burada yaşadım. Dördüncü sınıftan sonra kardeşlerimle beraber Galatasaray Lisesine müracaat ettik. Muslih Hoca müdür muaviniydi. ‘Bizde yer yok ama sizi kardeş mektep Işık Lisesine gönderelim,’ dedi. Annem hocaya Bülent’le beni gösterip, ‘Bu ikisi ağabeylerinden daha iyi futbolcu olacaklar, sonra pişman olacaksınız,’ dedi. Bunun üzerine Muslih Hoca duraklar gibi oldu ama bizi Işık Lisesine gönderdi. Babam memurdu, kazandığı para sınırlıydı. 11’nci sınıfa geçerken vefat edince bizim işimiz zorlaştı çünkü Işık Lisesi paralıydı. Bunun üzerine bizim okul paramızı Galatasaray kulübü üstlendi. Ağabeyim Bülent yazları mektep tatil olunca Galatasaray birinci takımında Milli Küme maçlarında oynamaya başladı. Ben de genç takımda oynuyordum.”

              (Galatasaray Spor Gazetesi)

“Ben oynamaya başladığım zaman takım kaptanı Salim Şatıroğlu ağabeyimizdi. O da Işık Lisesini bitirmiş muallim muaviniydi. Bizim okulda ağabeyimiz, takımda da hamimizdi. 1942 senesi Cumhuriyet Bayramında lisansım olmadığı halde Bursa’da yapacağımız hususi bir maç için üçüncü takımdan B takıma gelmiştim. Işık Lisesinden sınıf arkadaşım İzmirli Namık’la beni o seyahate götürdüler. Cemil Erlertürk yani meşhur Katır Cemil’in ilk yarıda dudağı patladı. İkinci haftaym o maçta oynadım.”

Galatasaray genç takımında oynadığı günlerde, Türk futbol tarihine geçmiş futbolcuların maçlarını izleme, onları yakından görme olanağına kavuşmuştu: “Beyoğluspor’dan yetişen bir Boduri vardı. Boduri ile Büyük Fikret – ki bence Türkiye’nin en büyük futbolcusu bugün dahi Büyük Fikret’tir – ikisi yan yana İstanbul muhtelitinde oynadılar. Taksim Stadında İstanbul-Ankara muhtelitleri maçı vardı. Yemin ediyorum size Ankara muhtelitinin sağ bekiyle sağ hafı yerden kalkamadılar. Bana sorarsanız Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi iki futbolcusu onlardı. Boduri 23 yaşında öldü. Oynadığı son maçı seyrettim. O zaman Galatasaray’a geçmişti. Şeref Stadında bir Galatasaray – Beyoğluspor maçı vardı. Zemin bileğe kadar suyla kaplıydı. Ben maçtan sonra kaptanımız Salim Abi’nin ayakkabı bağlarını çözüyordum. Çamur nasıl yapışmış ayakkabılara, oyuncuların kendilerinin çözmelerine imkân yoktu. Boduri işte o maçta oynamıştı. O sırada askerdi. O zaman vasıta filan yok, gece birliğine yürürken üşütüp zatürree olmuş. Harika bir futbolcuydu.”

“Bizim kuşağımız ilk profesyonel kuşaktır. Yüz elli lira maaş, gol başına yanlış hatırlamıyorsam beş lira gibi bir kontrat imzalamıştık. İlk oynamaya başladığımda maaş dahi yoktu. Leblebi Mehmet Taksim Belediye Gazinosunun müdürüydü. Beni oraya almıştı. Öğle ve akşam yemeklerini orada yiyordum. Leblebi Mehmet çok medeni bir insandı. Amatörlük zamanında ben bir memur çocuğuydum. Babamın maddi imkânı sınırlı olduğundan Leblebi Mehmet bize paket yaptırırdı; içinde tereyağı, beyaz peynir, kaşar peyniri, yumurta olurdu. Hem bana hem Bülent’e onurumuzu kırmayacak şekilde bu paketleri verir, ‘Alın bunları, sabahleyin güzel kahvaltı yaparsınız, güçlenirsiniz’ derdi. Nur içinde yatsın, çok beyefendi bir adamdı.”

Reha Eken (sağ başta) Gündüz Kılıç'la birlikte, Kasım
1952'de İtalya'dan dönen Bülent Eken'i karşılıyor.
                                                                        (İstanbul Ekspres)
 “Babam 1944’te vefat edince mali açıdan çok kötü duruma düştük. Işık Lisesinde birçok Zonguldaklı ağabeyimiz vardı. Onlardan birinin vasıtasıyla Zonguldak’ta çalışmaya gittim. Kozlu ilçesinde İhsan Bey diye bir mühendisin yanında çalışıyor gösterilerek Zonguldak adına futbol oynayacaktım. Haftada iki gün Zonguldak’a iniyorduk. Yirmi - yirmi beş gün geçmişti ki, ‘Sizle artık devam etmek istemiyoruz,’ dediler. Bunun üzerine dönmek için trene bindim. O zamanlar Ankara’da aktarma yapılıyordu. Garda Fenerbahçe kalecisi Sabri Kiraz’la karşılaştım. ‘Hayrola?’ diye sorunca olanları anlattım. ‘Gel seni Fener’e alalım,’ deyince ‘Yok Sabri, benim mektep taksitimi Galatasaray ödedi, bunu yapamam,’ dedim.”

“1944 Temmuz-Ağustos aylarında birinci takım idmanlarına çıkmaya başladım. Çok mesudum ama takıma girip girmeyeceğimi bilmiyorum. O sırada takımda kaleci Osman, bekler Adnan ve Faruk, santrhaf Enver Abi, Fahri, Mustafa Gençtürk, Gündüz Abi, Musa Sezer gibi isimler vardı. Birinci maç Beşiktaş’la oynandı ve kaybettik. İkinci maç Süleymaniye ile Ali Sami Yen Stadındaydı. O zamanlar Galatasaray stadı deniyordu. Bir tarafında beş basamak, öbür tarafında altı basamaklı birer açık tribün vardı. Haluk Karaca diye okul ve takım arkadaşım vardı, daha sonra Süleymaniye’de oynadı. O gece onun evinde kaldım. Ertesi gün maça gittik beraber. Henüz lisansım çıkmamıştı. Sahaya gelince, ‘Seni Leblebi Mehmet arıyor,’ dediler. Yanına gidince, ‘Git soyun, itiraz etmezlerse oynayacaksın,’ dedi. Formayı giydim. Galatasaray’da Cemil yerine Reha diye biri oynuyor, Süleymaniyeliler bu durumdan dolayı çok sevinçli olduklarından itiraz etmediler. O maçı 7- 0 kazandık, ben iki gol attım. Sonraki hafta Fenerbahçe ile maçımız vardı, hemen lisansımı çıkardılar. Fener Stadına geldik, takım okundu. Ben varım, Bülent yok. ‘Ben oynamayayım, ağabeyim oynasın,’ dedim. Kabul etmediler tabii. O anda Galatasaray sağ beki Faruk Barlas’ın yöneticilerle arasında bir ihtilaf çıktı. Faruk takımdan çıktı, Bülent sol beke geçti. Maç 2-2 bitti, ben de bir gol attım. İşin enteresan tarafı Fener’in kalesinde Sabri Kiraz vardı. ‘Yahu beni mi bekledin takıma girmek için?’ dedi.”

1952-53 sezonunda Galatasaray bir maça çıkarken.
                                                                                                 (İstanbul Ekspres)
“Galatasaray’da zaman zaman sağ açık oynatıldım ama benim oynamak istediğim yer santrfordu. Fakat santrforumuz Gündüz Kılıç’tı. Zaman zaman ‘ben yoruldum’ derdi, o zaman ben santrfora geçerdim. Galatasaray, ayrılanların Güneş’i kurmasından sonra on altı sene şampiyon olamadı. İlk şampiyonluğumuz 1948-49 sezonunda geldi. Orada Fenerbahçe’yle son bir maçımız oldu Mithatpaşa Stadında. Ben santrfor oynuyordum. 65. dakikada Gündüz Abi bana, ‘Reha yoruldum, sen geç sağ içe,’ dedi. Dediği anda bizim kaleye bir korner atışı oldu. Biz deniz tarafındaki kalede, onlar Gazhane tarafındaki kaledeydi. Küçük Fikret korneri kullandı, Musa, ‘Reha!’ diye bağırıp kafayla topu benim önüme attı. Ben topla ilerlerken karşıma Donanma Kâmil geldi. Onu geçtim, İsfendiyar’ın başında rahmetli Ahmet Erol, Gündüz Abi’nin başında da santrhaf Arap Samim vardı. Ben sağa dönüyorum, İsfendiyar’ın başına hemen Ahmet Erol geliyor; sola dönüyorum, hemen Samim geliyor. Bunun üzerine on sekiz çizgisini görür görmez vurdum ve gol oldu. Galatasaray 1-0 kazandı ve o sezonun şampiyonu oldu. Kalede Cihat Arman vardı. Sırası gelmişken söyleyeyim; bir kere kaleciliği harika da, adam gibi adamdı Cihat Abi. Milli takımda beraber oynadık, kaptanlığımızı yaptı. Terbiyesi, beyefendiliğiyle mükemmel bir insandı.”

1952-53 sezonunda Galatasaray-Beyoğluspor maçı. Reha Eken'in attığı
golü hakem Sulhi Garan faul gerekçesiyle saymayacaktır.
                                                                                                    (İstanbul Ekspres)
Reha Eken’in o sezona ait bir anısı günümüzde futbol endüstrisinin dayatmasıyla birbirini rakip değil düşman olarak gören kitlelerin yanı sıra şiddeti kışkırtmayı marifet sayan kulüp yöneticilerinin de nereden nereye geldiğini gösteriyor: “Moda’daki Mano Palas’ta kamp yapılmaya başlandı. Üç buçuk ay burada kamp yaktık. Tek bir gün dahi, bir Fenerbahçeli otelin önüne gelip ‘Yaşa Fenerbahçe’ diye bağırmadı. Önce Fenerbahçe’yle, ardından Süleymaniye’yle maç yapacaktık. Biz yenersek yüzde yüz şampiyonuz, yenemezsek Fenerbahçe şampiyon olacak. Cuma akşamı Mano Palas’ın kapısı açıldı. İçeriye hayatımda gördüğüm en şık kıyafetle, blazer ceket ve kaşe pantolonla, bembeyaz saçlı Zeki Rıza Sporel girdi. Fenerbahçe kulübünün başkanı, eski santrforu, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi santrforlarından birisi. Nasıl şık anlatamam. ‘Size bol şans dilemeye geldim,’ dedi. Bugün Fener başkanı, Galatasaray kampını – bırakın Moda burnunu – Boğaz’da bir yerde ziyaret etse veya Galatasaray başkanı Fenerbahçe kulübünü gidip ziyaret etse ve maç takımının aleyhine bitse ne olur acaba?” 

Bir başka anısı, kulüplerimizin kırklı ve ellili yıllarda yabancı takımlarla maç yaparken bir tür “milli dayanışma” ruhuyla rakiplerinden takviye oyuncu alma uygulamasıyla ilgili. “Üç büyüklerin” bir yandan birbiriyle çekişirken bir yandan böyle bir dayanışma içinde olmaları bugünden bakıldığında çok ilginç geliyor: “Bir gün başkanımız rahmetli Suphi Batur beni ve ağabeyimi çağırdı. ‘Fenerbahçe kulübü Çekoslovakya’ya maça gidiyor. Bülent ve Reha’yı takımımızda görmek istiyoruz dediler. Alın ayakkabılarınızı gidin, Fenerbahçe kulübünün emrine girin.’ Ayakkabılarımızı aldık, idmanlara gittik. İkinci idman sırasında, Fenerbahçe başkanı atletizm pistinde sandalyede oturuyordu. Yanına gittim, ‘Bir mazeretim var,’ dedim. ‘Nedir?’ diye sordu. ‘Fenerbahçe-Galatasaray maçında bir hadise oldu. Hakem beni ve Küçük Halil’i (Özyazıcı) dışarı attı. Şimdi Halil, o giderse ben gitmem diyormuş, beni affedin’ dedim. ‘Reha Bey, burası Fenerbahçe kulübü, kimin gideceğine Fenerbahçe yönetim kurulu karar verir, siz idmana devam edin,’ diye konuştu. İdmanlara çıkmaya devam ettik, fakat daha sonra seyahat tahakkuk etmedi.”

                        (Galatasaray Spor Gazetesi)
Şükrü Gülesin’le ilgili anısıysa Reha Eken’in centilmen ve vefakâr kişiliğini ortaya koyuyor: “Galatasaray’da gol krallığına gidiyordum, Beşiktaş’ta da nur içinde yatsın, Şükrü krallıkta iddialıydı. Hangi maçtı hatırlamıyorum, penaltı kaçırdım, bir daha da hayatımda penaltı atmadım. Bizim idare heyetinde Doğan Akagündüz yöneticiydi. Rahmetli Doğan Abi, ‘Gol kralı olmak için penaltı atmak istedi,’ deyince ben o tarihten itibaren bir daha gol dahi atmak istemedim. Takım hücuma çıkarken ben geriye çekiliyordum. O zaman İstanbul Liginde on takım vardı, toplam on sekiz maç oynuyorduk. Şükrü Gülesin iki veya üç gol farkla gol kralı oldu. Bir müddet sonra bizim başkan beni ve Bülent’i tekrar çağırdı. ‘Beşiktaş kulübünden telefon ettiler. Fransa’dan Angoulem diye bir takımla maç yapacaklar. Siz Beşiktaş kulübünün emrine girin,’dedi. Ayakkabılarımızı aldık, geldik Şeref Stadına. Kalelerden birinin arkasında havuz vardı. Havuzun üstünde Beşiktaş’ın soyunma odası bulunuyordu, onun altında diğer takımlar soyunurdu. Orada biz soyunurken, gözüme Sadri Usuoğlu ilişti. Yanında Şükrü Gülesin vardı. Bülent’e, ‘Soyunma, bekle biraz,’ dedim. Ben o ikilinin konuşmasından işkillendim. Şükrü tribüne gitti, Sadri Usuoğlu soyunma odasına geldi. Sonra öğrendik ki rahmetli Şükrü, ‘Beşiktaş’ı bunlar mı kurtaracak?’ demiş. Usuoğlu, ‘Beşiktaş’ı kurtarmak kimsenin haddi değildir, Beşiktaş kulübü bu maçta Reha ile Bülent’i oynatmaya karar verdi,’ cevabını vermiş. Sonuçta biz oynadık. Sağaçık oynayan Süleyman Seba, Fransızların meşhur kalecisi Hidden’e bir gol attı. Maçı 2-1 kazandık. Aradan birkaç yıl geçti. Futbol hayatımın sonlarına doğru evlendim. Galatasaray, hayatımı daha rahat kazanabileyim diye beni hem futbolcu olarak hem kulüp müdürü olarak istihdam etmeye başladı. Bir gün telefon çaldı, rahmetli Rüçhan Adlı arıyordu. ‘Sana bir şey söyleyeceğim ama hayır deme,’ diye konuştu. ‘Ne söyleyeceğini bilmiyorum ki,’ dedim. ‘Şükrü İtalya’dan dönüyor, Galatasaray’da oynamak istiyor,’ dedi. ‘Başımın üstünde yeri var, şeref duyarım,’ diye karşılık verdim. Nitekim birlikte futbol oynadık. Hakikaten çok büyük futbolcuydu, Beşiktaş’ın unutulmazları arasında beş kişi varsa, biri odur. Tekrar kulübüne döndü, formasını giydi ama maalesef erken yaşta hayata veda etti.”

Reha Eken’in futbolculuğunun en verimli dönemi İkinci Dünya Savaşı nedeniyle on bir yıl milli maç yapılmayan sürecin sonlarına denk gelmişti. Bu nedenle milli formayı sadece dört kez giyebildi. Buna rağmen attığı altı golle maç başına bir buçuk gol gibi kırılması çok zor bir rekor kırdı:  “On bir yıl aradan sonra ilk milli maç Mayıs 1948’de Avusturya ile İstanbul’da oynanacaktı. Nasıl heyecan duyduğumu anlatmanın imkânı yok. Büyükada’da kampa girdik. Gece saat üçte seyirciler stada gitmişti. Çok büyük bir talihsizlik eseri 1-0 yenildik. İlk haftaymda ben yoktum. Devre arasında atletizm pistinde yürürken Fenerbahçe’nin eski sağ beki Yaşar Fazıl ağabeyin ‘Reha’yı alın!’ diye bağırdığını duydum. Nitekim ikinci haftaymda oyuna girdim. Avusturya’nın Zeman diye harika bir kalecisi vardı. Deniz tarafındaki kaleye hücum ediyorduk. Bir top geldi, vurdum kafayı. Zeman bir direkten öbür direğe uçup topu aldı. Lefter, ‘Niye vermiyorsun topu vre?’ dedi. ‘Görmüyor musun, adam nasıl aldı topu,’ dedim ama belki ona versem gol yapacaktı. Maç 1-0 bitti. Ardından yine İnönü Stadında Türkiye-Yunanistan maçı vardı kış aylarında. Galatasaray’dan yedi kişi kadrodaydı. O maçı 2-1 kazandık, iki golü de kafayla ben attım. İsrail’de 5-1 kaybettik, tesadüfen o golü ben attım. Sonra Turgay Şeren’in ilk milli olduğu İran maçını 6-1 kazandık, üç golü ben attım.”

İran maçının kadrosu. Reha Eken ayakta sol başta.
                                                                                  (Galip Haktanır koleksiyonu)
1949’da oynanan Yunanistan maçına ait anısı, dostluk ve vefa duygusunun ülke sınırları içinde kalmadığını gösteriyor: “İstanbul’da 1949 senesinde Türkiye – Yunanistan maçını 2-1 kazandık. İki golü de ben attım kafayla. Onların Delavinyas diye kalecileri, Minardos diye sağ hafları vardı – şu anda ismini hatırladıklarım bunlar. Ben bir Avrupa seyahatine çıkmıştım, dönüşte Yunanistan’a uğramayı kafama koydum. Sene 1959 veya 60, Atina’ya geldim. Onların Mavropulos diye İstanbul Tuzlalı bir santrforu vardı. Atina’da spor malzemeleri satan bir dükkânı vardı, onu buldum. Beni görünce çok sevindi. Minardos’un yerini biliyormuş. ‘Telefon et, buraya gelsin,’ dedim. ‘Peki kaleci Delavinyas’ı biliyor musun?’ diye sordum. ‘Biliyorum ama evi biraz uzakta,’ dedi. ‘Minardos’u çağır, onu da alıp taksiyle gideceğim,’ dedim. Ben arabadan indim, daha bir merdiven çıkmıştım ki Delavinyas beni görünce, ‘Ooo Rehaa!’ diye bağırdı. Sonra akşam hep birlikte yemek yedik, anıları tazeledik.”

İsrail maçında Şükrü Ersoy ve Gündüz Kılıç'la.
                              (Şükrü Ersoy koleksiyonu)
Bu anısı da rakip oyuncular arasındaki dostluk ve dayanışmayı sergiliyor: “Ankara’da Gençlerbirliği ile bir Milli Küme maçımız vardı. Cumartesi-Pazar üst üste oynuyoruz. Cumartesi günü Bülent oynadı, Pazar günü cezalıydı. Sahanın kenarında nişanlısıyla beraber maçı izliyordu. Gençlerbirliği’nde sonradan avukat olan kaleci Necip vardı, santrhafta Hasan Polat oynuyordu. Gidiyoruz atamıyoruz, geliyoruz atamıyoruz, bir türlü gol olmuyor. İstasyon tarafındaki kaleye hücum ediyoruz. Bizde sağ açık ‒ nur içinde yatsın ‒ Muhtar Tunçaltan oynuyor. Bülent maç bitiminden on - on beş dakika evvel Gençlerbirliği kalesinin arkasına gitti. Dışarı çıkan topları bir an evvel oyuna girsin diye sahaya atıyordu. Fakat gol olmadı ve maç 0-0 bitti. Bizim şampiyonlukta ümidimiz kalmamıştı. O sırada Muhtar bana, ‘Reha abi arkana bak!’ diye bağırdı. Arkama döndüm baktım, Bülent’in üstünde pardösüsü, başında fötr şapkası vardı. Sivil kıyafetli bir adam havada uçuyor. Sonra başka birisi ona doğru koştu, bir yumruk çaktı ona, o adam da havada. Üçüncü geldi, ona da çakınca Hasan Polat’ın santrfor kardeşi Ali, Bülent’i kolunun altına aldı, doğru saha dışına çıkardı. O zaman uçak yok, İstanbul’a yataklı vagonla dönecektik. Ankara garı hıncahınç doluydu, Gazi istasyonundan bindik trene.”

Bu da hakemlerle ilgili hoş bir anı: “1950’de Galatasaray kulübü olarak hususi müsabakalar yapmak üzere İngiltere seyahatine gittik. Bütün maçları kaybettik. Oradan on tane futbol topu aldık. Topların üzerinde ‘İngiltere Kral Kupası maçları için yapılmıştır,’ yazıyordu. İzmir’de bir hususi maç oynayacaktık. O zamanlar iki takım sahaya birer topla çıkar, hakem bunlardan birini seçerdi. Bizim topa baktı baktı, sonra dışarı attı. Halbuki seçtiği top iyi şişmemişti. Gündüz Abi, ‘Neden o topu seçtiniz? Bizim topu İngiltere’den getirdik,’ diye sordu. Bunun üzerine hakem, ‘Siz onun üzerine çini mürekkebiyle yazmışsınızdır,’ karşılığını verdi.”

                                                               (İstanbul Ekspres)
Her güzel şey gibi Galatasaray da geçirdiği günlerin de sonu geldi ve Reha Eken 1954-55 sezonunda çok sevdiği kulübünden ayrılıp İstanbul Liginin vasat takımlarından Emniyet kulübünde oynamak zorunda kaldı. Kulüpten ayrılmasının nedeni Gündüz Kılıç ile yaşadığı bir ihtilaftı. Sorduğumuzda bunun ayrıntısına girmek istemedi ve kendisinde saklı kalmasını istedi. “Maalesef o zaman antrenörümüz olan Gündüz Abi’yle ters düştük. Hayatımda en çok sevdiğim insanlardan biridir. Galatasaray Karadeniz seyahatine çıktı fakat ben kulüpten koptum. Gitmeden evvel bana, ‘Gel yine eskisi gibi devam edelim,’ demesine rağmen ben kabul etmedim. İhtilafı aslında benimle değildi, başkasıyla olmuştu ama ben hazmedemedim; söyleyemem bunu. Özcan Başaran, Doğan Koloğlu, Hikmet, Gültekin, Bülent Varol, ben, kaleci Sabih, Nejat, Fenerbahçeli Burhan, Beşiktaşlı Dursun, hep beraber Emniyet kulübüne gittik. Emniyet kulübünün başında Fenerbahçe’nin eski kalecisi Rıza Nemli vardı. İdare heyetinde Fenerbahçe’nin eski sağ açığı Niyazi Sel, bir yanında da Galatasaray’ın eski sol açığı Danyal Vuran ‒ bizim ana bir baba ayrı ağabeyimiz ‒ vardı. Biz gelmeden önce Emniyet on takımlı İstanbul Liginde her sezon onuncu olurdu. Biz o sene altıncı olduk. Bizi yalnız Beşiktaş iki maçta birden yendi, onun dışında hiçbir takım iki maçta yenemedi. Galatasaray’a bir yenildik bir berabere kaldık, Fenerbahçe’yi bir yendik bir yenildik.”

Emniyet’te geçirdiği o sezon futbolculuk yaşamının son yılı oldu. O yıllarda futbolcuların korkulu belası olan menisküs yüzünden otuz yaşında sahalara veda etmek zorunda kaldı: “Galatasaray’da oynarken dizimden sakatlanmıştım. Kulüp beni İtalya’ya gönderdi. Roma’da menisküs ameliyatı oldum. Döndükten sonra bir maç sırasında yine yırtıldı. O yüzden futbol hayatım sona erdi. Bugün dahi sol ayağım menisküslüdür benim. Futbolu bıraktığım zaman aile dostumuz rahmetli Burhan Karamehmet vasıtasıyla Türkiye Jokey Kulübü genel sekreteri Sadık Bey’le tanıştım. 1956 Kasım’ında İstanbul hipodromuna müdür tayin etti beni Sadık Bey. 1957 seçimlerinde İzmir hipodrom müdürü mebus seçilince İzmir’e gittim. 1960 ihtilalinden sonra tekrar buraya geldim ve sekiz sene görev yaptım. Daha sonra Ankara’ya tayin oldum ve dört sene orada hipodrom müdürlüğü yaptım. On altı sene hipodrom müdürü olarak çalıştıktan sonra altı sene de yüksek komiserlik yaptım.”

Reha Eken İzmir’de hipodrom müdürlüğü yaptığı yıllarda İzmir’in iki ezeli rakibi Karşıyaka ve Göztepe’de birer sezon antrenörlük yaptı: “Antrenörlük hayatıma İzmir’de başladım. Önce Karşıyaka’yı çalıştırdım. İzmir Ligini altıncı veya yedinci bitirdik. Ertesi sene ilk dört takım yeni kurulan Milli Lige girecekti. Ben çok ‘akıllı’ olduğum için Karşıyaka’yı bıraktım, onuncu olan Göztepe’yi aldım. Eskiden Galatasaray’da sol bek oynayan Reşat Selamioğlu ağabeyimiz çağırdı beni, ‘Sana bir şey söyleyeceğim, bana hayır demeyeceksin,’ dedi ve Göztepe’yi çalıştırmamı istedi. O sezon Göztepe dördüncü olup Milli Lige katılma hakkını elde etti. Adnan Süvari ve Bülent Eken benden sonra geldi. O zaman Göztepe taraftarı bir minibüstü, iki değil; bugün gibi hatırlıyorum, bir tek minibüs doluyordu.”

                                                             (Yeni Asır)
İstanbul’a döndükten sonra kulübüne hizmet etti. 1965-69 arasında, Suphi Batur’un başkanlığı döneminde yönetim kurulu üyeliği yaptı. 70’li yıllarda, Mustafa Pekin’in başkanlığı sırasında transfer komitesinde çalıştı: “Bir müddet Galatasaray transfer komitesinde görev yaptım. Engin Verel’i Davutpaşa kulübünden ben aldım. Eskişehirspor’da oynayan Şevki Şenlen’i 600.000 liraya aldım. İzmir’e gittim, 40.000 liraya İzmirspor’da oynayan genç futbolcu Kınalı Mustafa’yı aldım. Bir müddet sonra Şevki ve Engin Fenerbahçe’ye gitti. Engin gidebilirdi aslında henüz amatör olduğu için. Onu amatör bir kulübe verip geri almak lazımdı. Bizimkiler o muameleyi yapmadığı için Engin Verel kolayca Fenerbahçe’ye geçti. Ama Eskişehirspor kulübüne 600.000 lira, kendisine yanlış hatırlamıyorsam 110.000 lira verdiğimiz Şevki’yi nasıl verdiler, hâlâ bilmem.”

“Fenerbahçe bir ecnebi takımla oynadığı maçı kazandığı zaman Faruk Ilgaz’a telefon açıp kutluyorum. Fenerli Küçük Fikret’e, Halit’e, Vefalı Galip’e ben onlardan yaşça küçük olduğum için bayramlarda telefon açıyorum.” Reha Eken, şövalye ruhlu insanların kuşağına mensuptu. Dostluk ve vefa onlar için paradan ve kazanmaktan daha önemliydi. Sıcak bir Ağustos günü İstanbul’da doğdu, seksen sekiz yıl sonra sıcak bir Ağustos günü İstanbul’da hayata veda etti. Mekânı cennet olsun.  





1 yorum:

  1. Gerçekten Reha Eken gibi beyefendi bir spor adamını çok iyi anlatmış. Hakkında çok az yayınlanmış bilgi olan Reha beyi tam manasıyla tanıtmayı başardığınız için teşekkürler emeğinize sağlık..

    YanıtlaSil