18 Haziran 2014 Çarşamba

Candemir Berkman - Demir Canlı Futbolcu

Eskiler adı kişiliğini yansıtan insanlara “ismiyle müsemma” derlermiş. İşte oynadığı sert futbolla devrinin ünlü forvetlerini yıldıran Candemir Berkman da ismiyle müsemma olanlardan; zira gözünü budaktan sakınmadan oynadığı için defalarca sakatlanmış ve ameliyat olmuş. Bir yıl öncesine kadar hâlâ ameliyatlarla boğuşmasına rağmen büyük bir azimle yaşam mücadelesine devam etmiş. O zamanlar rakipleri kendisi hakkında ne düşünüyordu bilmiyoruz ama sohbetimiz sırasında biz karşımızda Kadıköy ve İstanbul’un eski günlerini özlemle hatırlayan gerçek bir İstanbul beyefendisi gördük. Candemir Berkman Kadıköy’deki çocukluk günlerini ve futbola nasıl başladığını şöyle anlatıyor:

“1934 Beylerbeyi doğumluyum. Sekiz dokuz yaşındayken Kadıköy’e taşındık. Kuşdili çayırında on iki on üç yaşlarında top oynamaya başladım. İngilizlerin tenis kortları filan vardı orada. Büyükler top oynamaya gelene kadar idare ederdik. Kuşdili ve Bayramyeri’nde oynamak bir keyifti. Altıyol’da şimdi elektrik santralı olan yer eskiden bayram yeriydi. Orada da top oynanırdı. Evimiz askerlik şubesinin karşısındaydı. Kadıköy muhteşem medeni bir yerdi. Herkesin vapurda bir yeri vardı, oraya başkası oturmazdı. Vapur iskeleye yanaştığı zaman taksiciler kendi müşterisini beklerdi, başka kimseyi almazdı.”

                              (Candemir Berkman arşivi)

“İlkokulu bitirdikten sonra Kuleli askeri lisesi orta kısmı imtihanına girdim ve kazandım. Fakat ilkokula küçük yaşta gitmiştim. Kuleli’ye müracaat ettiğimde on bir yaşındaydım. Yaşım için ufak dediler ve yapamaz diye uyardılar. Bunun üzerine orta tahsilimi bitirince 1950’de deniz kuvvetlerine girdim ve 1956’da ayrıldım. Gölcük’te görev yapıyordum. Denizgücü’nde top oynamaya başladım. Ordudayken yalnız futbol oynamadım. Boks, güreş, atletizm de yaptım. O günkü şartlarda fiziğim buna müsaitti. Güçlü bir yapım vardı. Aynı zamanda inatçı bir kişiliğe sahiptim. İstiklal Caddesinde yürürken biri beni geçse tahammül edemezdim. Yetişip onu geçer, ondan sonra rahatlardım.”

“Fenerbahçe kulübü 1953-54 sezonunda beni görmek istedi. Fenerbahçe Stadında üç veya dört maça çıktım. O zaman santrfor oynuyordum. Fakat o yıl deniz kuvvetlerinden ayrılamadım. 1954-55 sezonunda Beşiktaş beni istedi. Fakat yine görevimi bırakamadım. 1955-56 senesinde deniz kuvvetlerinden ayrılma imkânı buldum. O sırada beni Adalet takımı istedi. Aynı esnada Galatasaray’dan da teklif geldi. 1956 Ocak veya Şubat ayında Galatasaray’da ilk amatör lisansım çıktı. 1956 yazında profesyonel oldum. Galatasaray’ın kurulmuş bir kadrosu olduğundan oynamak için altı yedi ay beklemem icap etmişti. 1957’de takımla beraber Rusya turnesine gittim ve A takımda ilk kez orada oynadım. O zaman hocamız Gündüz Kılıç’tı. 1957-58 sezonu başında Gündüz Abi ayrıldı. Galatasaray’da oynamaya başlamam bir tesadüftür. Oynama umudumu kaybederek biraz boş vermiş bir hayat yaşıyordum. Gündüz Abi ayrılınca George Dick diye bir İngiliz antrenör geldi. Beni genç takımda antrenmana çıkarıyorlardı. Selahattin Buda diye bir antrenörümüz vardı. Bir gün sabah antrenmanına geldik. George Dick İstanbul’a geleli iki gün olmuştu. Daha eşofmanlarını giymemişti. A takımın idmanını kontrol ediyordu.”

Antrenör George Dick eşi ve çocuğuyla birlikte. Yanında Ertan Adatepe.
Arka sırada Candemir Berkman, İsmail Kurt, Mete Basmacı ve
Ergun Ercins görülüyor. (Bu fotoğrafla birlikte yazıda kaynağı
belirtilmeyen bütün fotoğraflar Erol Natan'ın Facebook'taki Galatasaray
Tarihi sayfasından alınmıştır.)
“Ben genç takımdaki maçımı oynadıktan sonra duş almış, çıkmış kurulanıyordum. Sahaya geldim, A takımı idmanını seyretmeye başladım. O zaman rahmetli Doğan Koloğlu, Dick’in yardımcısı olarak göreve başlamıştı. Onu evvelden tanıyordum zaten. Şans ki, A takımın çift kale yapması icap ediyor, bir kişi eksik kaldılar. Doğan Koloğlu, ‘Candemir’i gönderin,’ diyor. Selahattin Buda, ‘O adam yaramaz çünkü kendini koyuverdi,’ diye karşılık vermiş. Doğan ısrarcı olmuş. Beni sol haf oynattılar idman maçında. Maçtan sonra George Dick benim A takımla idmanlara başlamamı istedi. Günlerden Pazartesi veya Salı idi. Cumartesi günü Kasımpaşa maçımız vardı, 8-1 kazandık. O maçta sol haf oynadım. Sonraki maçımız Fenerbahçe’yleydi. 1-1 berabere kaldık. Hafta arasında milli takımlar açıklandı. Beni B milli takıma seçtiler.”

Candemir Berkman Galatasaray'daki ilk yıllarında Enver
Özdemir ve kaleci Sedat Günertem ile.
“Ondan sonra takımda yerim sabitlendi. Fakat mevkimde bir değişiklik oldu. Coşkun Özarı sağ haf oynardı. George Dick takımı gençleştirmeye gitmişti. Ben sağ haf oynamaya başladım. O sene şampiyon olduk. Ertesi sezon bir Fener maçında sakatlandım ve menisküs ameliyatı olmak için İtalya’ya gittim. 1959 Şubat ayında ameliyat oldum. O zaman takımdaki yerimi biraz kaybeder gibi oldum. Yalnız çabuk bir zamanda iyileştim. Kendime iyi baktım, gıdama ve istirahata dikkat ettim. Büyük bir efor sarf ettim. Aşağı yukarı kırkıncı günde tekrar takıma girdim. Sol haf olarak başlamıştım ama Galatasaray’a geldiğim zaman hazırlık maçlarında çeşitli denemelere tabi olmuştum. Santrfor da oynattıkları da oluyordu. Sol haftan sağ hafa geçtikten sonra o mevkide milli takımda oynadım. Ondan sonra sağ beke geçtim. Ama hücum etmeyi de seven bir adamdım. Gelgelelim o zamanki şartlarda gitme diye kenardan uyarı gelirdi. O zamanlar WM sistemi oynanırdı ama bizim takım bunların haricinde futbol oynamıştır. İyi bir takımımız vardı. 1957-58’de İstanbul şampiyonu olduk. 1961-62’de Milli Lig şampiyonu olduk. Dört defa Türkiye Kupasını kazandık. Antrenörlüğüm sırasında yine şampiyonluk yaşadık. Bu kadar şampiyonluğu bugünkü futbolcular yaşasa ihya olurlardı.”


Candemir Berkman futbola nasıl başladığını, Galatasaray’da A takıma nasıl girdiğini bu şekilde anlattıktan sonra o dönemin futbolcularının yaşam koşullarından, Galatasaray kulübü özelinde Türk futbolunun içinde bulunduğu durumdan ayrıntılı şekilde bahsediyor:

“İdmanlarımız bazen Mecidiyeköy’de olurdu. Bazen Lisenin Grand Cour denen sahasında yapılırdı. Şeref Stadında idman yapardık. Kâğıthane’de levazım okulu vardı, orada idman yapardık. Kulübün sezon başında yirmi tane topu vardı. On beş gün sonra bütün toplar patlar, üç tane topa kalırdık. Üç topla otuz kişi nasıl antrenman yapsın? Bugün görüyoruz, top tribüne gittiğinde seyirciler topu aldığı zaman kimsenin sesi çıkmıyor. Bugün bir futbolcu bir yıl için aldığı parayla ömrünü kurtarabiliyor. Oysa benim jenerasyonumdaki çoğu arkadaşım çok kötü şartlarda yaşıyorlar bugün. O zamanlar bazen idmana gidecek parayı zor bulduğumuz olurdu. Mesela Mecidiyeköy’de idman sabah sekiz buçukta başlayacaksa Kadıköy’den altıyı beş geçe kalkan ilk vapura binerdim. Karaköy’den Tünel’e çıkardım. Orada Mecidiyeköy tramvayı vardı; birinci mevki beş kuruş, ikinci mevki üç kuruştu. İdmandan sonra topluca kulübe dönerdik. O zamanki Amerikan arabalarına altı-yedi kişi rahat sığıyordu. Birkaç arkadaş taksi tutup kulübe giderdik.”

Sözleşme yenilerken Rüçhan Adlı onu izliyor.
“Biz acı bir dönem geçirdik. Oynadığımız saha saha değildi, top top değildi; ayakkabı, forma, eşofman, duş, antrenman sahası hepsi öyleydi. Maaşımız maaş değildi. Hiçbir şeyimiz yoktu. Biz yokluğun içinde bir jenerasyonduk. Fener’i 5-0 yendiğimiz maçın 40. dakikasında sağ ayağım kırıldı. O zaman oyuncu değiştirmek yok. Rahmetli Ali Uras ağabeyimiz geldi, Novocain diye bir ağrı kesici iğne yaptı. Ayakkabının üstünden bandaj yapıldı. Sonra yine iki tane Novocain. Bacağım tahta bacak gibi olmuştu. Onunla oynamaya çalışıyordum. İki çift Dinyakos ayakkabım vardı. Birini sağlam kalsın diye sadece Fener ve Beşiktaş maçlarında giyerdim. Galatasaray takımında ilk Adidas giyen benim. Avrupa’ya gittiğim zaman kendi paramla almıştım. Ankara’ya gittiğimiz zaman sevinirdik çünkü 19 Mayıs Stadı çimendi ama orada oynamayı sevmezdik. En sevdiğimiz saha İzmir Alsancak Stadıydı çünkü su tutmazdı.”
 
                                               Vefa'da oynarken kendisini sakatlayan Ali İhsan Okçuoğlu'nun ziyareti.                                                                                     (Milliyet)
“Benim oynadığım dönemde Galatasaray’ın seyircisi üç direğin arasındaydı. Yani bir kapalı tribünün üçte biriydi, yarı yarıya bile değildi. Ancak derbi maçında filan yarı yarıya ayrılırdı tribünler. O azınlıkta olan seyirciyi biz bugünkü taraftar yaptık. O devirde doğanların isimlerinin çoğu Turgay ve Metin’dir. Ben futboldan para kazandım diyemem ama bugün Candemir isem Galatasaraylı Candemir olduğum içindir. Gündüz Abi bana futbolla ilgili hiçbir şey öğretmemiştir ama Galatasaray’ın ne olduğunu, sportmenliğin ne olduğunu öğretmiştir. Biz her gün sabahleyin kulübe gitmeye mecburduk. Mutlaka Gündüz Abi’nin odasına girerdik. ‘Günaydın baba,’ der, öpüşürdük. ‘Nasılsın, iyiyim,’ şeklinde kısa bir hal hatır sorma olurdu. Belki uzun seneler kimse bunu fark etmemiştir ama ben fark etmiştim. Öpüşmemiz önceki akşamdan kaldık mı diye bir alkol muayenesi gibiydi. Görünmemiz, bir gün evvelki elbiseyle mi gittik oraya. Eğer öyleyse akşam başka bir yerdeydin demekti. Pantolonun ütülü mü, ayakkabın boyalı mı, gömleğinin yakası temiz mi – Gündüz Abi bunlara bakardı. Gündüz Abi Galatasaray kulübünü elinde tutardı, o kadar da gücü vardı. Otoriter miydi? Çok. Ama öyle sesini yükselterek filan değil, bir laf atardı, yerin dibine girerdin.”

Mecidiyeköy'ün eski zamanları. Arkada likör fabrikasının
bahçesi görülüyor.
“Şunu her zaman iddia ederim: bugünün en kötü antrenörü bizim devrimizde olsaydı hiç abartmıyorum, Türkiye’den en az yirmi-otuz futbolcu Avrupa’ya transfer olurdu. O kadar kaliteli futbolcular vardı ama kondisyonumuz azdı. O zaman televizyon yoktu, gazeteler spora en fazla bir sayfa ayırırdı. Hatta bazı gazetelerde yarım sayfa olurdu. Resimlerimizi bile görmemiş olanlar çoktur. O zaman çoğunlukla adam markajı yapılırdı. Bir gün Karagümrük’le oynuyorduk. O yıllarda sağ bek oynuyordum. Gündüz Abi sağ içe koydu beni. Devamlı hücum ediyordum. Bülent Eken Karagümrük antrenörüydü. Sol bek Doğan’a Suat Mamat’ın sağ iç oynayacağını düşünerek 8 numarayı tutması talimatını vermiş. Oysa Suat o gün 4 numara mevkiinde oynuyordu. Doğan devamlı Suat’ın üstüne oynadığından kimse beni tutmuyordu. Bunun üzerine Bülent Abi Doğan’a ‘Candemir’i tutsana!’ diye bağırmaya başladı. O zaman televizyon olmadığı için yeni oyuncular rakibini tanımıyordu. Rakibini tanıması için en azından bir defa maçta görmesi lazım. Gerçi ben de maça çıktığım zaman sağımı solumu görmezdim. Soyunma odasına geldiğim zaman kimseyle konuşmazdım.”

Candemir Berkman ilk kez B milli takımda oynadıktan sonra on bir kez A milli formayı giydi: 
“A milli olarak ilk oynadığım maç zannediyorum Ankara’daki Güney Kore maçıydı. Adamların süratinden, çabukluğundan takım olarak şaşkına dönmüştük. Bir topu aldığın zaman etrafında üç tane adam oluyordu. Ama kazandık maçı tabii.”

Bu maçtan sonra oynadığı milli maçlarda rakipler İtalya, Sovyetler Birliği, Polonya gibi zorlu rakipler olmuş:
“Ben dikkafalıydım, burnumdan kıl aldırmazdım. Orhan Şeref Apak’ın federasyon başkanlığı sırasında Polonya’ya maça gittik. Antrenörümüz taktiği anlattı. ‘Bitti mi?’ diye sordum, ‘Bitti,’ dedi. ‘Ben oynamak istemiyorum,’ dedim. ‘Neden?’ diye sordu. ‘Bu hususi bir maç. Avrupalılar nasıl oynuyorlar, biz bu maçı bunu görmek için oynuyoruz ama siz bize 1-9-1 oynatıyorsunuz,’ dedim. Apak, ‘Çıkın dışarı,’ dedi. Yarım saat sonra tekrar içeri çağırdılar, takım yine aynı. Fakat o zaman katenaçyo oynuyor bütün takımlar, o dizilişe geçtik. Daha futbola yakın bir sistem. Katenaçyo da savunma ağırlıklıydı ama bütün dünya öyle oynuyordu o zaman.”

8 Ekim 1961'de İstanbul İnönü Stadında Türkiye ve Romanya B milli takımları arasında oynanan maçın kadrosu:
Özcan Arkoç, Sabahattin Kuruoğlu, Erdoğan Gökçen, Candemir Berkman, Kaya Köstepen, Doğan Akı, Aydın Yelken,
Cengiz Karakayalı, Birol Pekel, Tarık Kutver, Münir Altay. Maçı Türkiye 1-0 kazanmış.
Candemir Berkman 1956’da geldiği Galatasaray’dan istemeyerek de olsa 1965’te ayrılmak zorunda kaldı:
“O zamanki şartlarda otuz yaşını geçen futbolcuya yaşlı diyorlardı. 1965’te Galatasaray’dan ayrılıp Vefa kulübüne geçtim. O sırada hem Beşiktaş hem Fenerbahçe beni kadrosuna almak istiyordu. Fakat Galatasaray bunlara gitmeme izin vermedi ve yalnız Vefa’ya gidebileceğimi belirtti. Böylece üç sezon Vefa’da oynadım. Vefa’ya Ergun Ercins ve Ahmet Berman’la birlikte geldik. Fenerbahçe’den de İsmail Kurt gelmişti. Kalede Metin Türel vardı. Hilmi takımdaydı. İlk lig maçımızı Galatasaray’la oynayıp 2-1 kazandık. Sonra Fenerbahçe’yi yendik. Bir müddet lig lideriydik. Antrenörümüz Molnar’dı. Fakat bizde adam fazla iyi oldu mu kafasını kopartırlar. Onun da kafasını koparttılar. Ondan sonra kümede zor kaldık.”

                                                                                (Fotospor)
“Molnar ayrıldıktan sonra futbolcular beni bir ağabey olarak kabul etmişti. Bana inanmışlardı. Hem futbol oynuyordum hem takımı idare ediyordum. Oynadığım sezonlar boyunca hep kümede kalmak için mücadele ettik. Tabii kulübün parası da yoktu. Vefa’da cebimden para harcadığım zamanlar olmuştur. Benim işim vardı, yazıhaneden iyi kötü bir para geliyordu ama para sıkıntısı çeken arkadaşlarımız oluyordu. Daha sonra Simtel sponsor olduğu zaman Simtel’in temsilcisi olarak Vefa kulübünün yönetiminin başındaydım. Fakat bu dönem bir buçuk iki sene sürdü. Kulüpte bazı isimler biz kendi başımızın çaresine bakarız deyince bu dönem sona erdi. Artık zaman değişmişti. Hele Simtel ayrıldıktan sonra kulübün durumu daha da kötüye gitti. Bir yerden sabit bir gelirin yoksa artık başarılı olmanın imkânı yok.”

Vefa 1967-68 sezonu sonunda Göztepe'yi 1-0 yenerek kümede kalınca
oyuncular hocalarını omuzlarına almış.     (Fotospor)
“Bu arada 1964’te İzmir’de düzenlenen antrenörlük kursunu bitirmiştim. Vefa’da 1967-68 sezonunda altı ay antrenörlük yaptım. O sezon düşmemek için mücadele ediyorduk ve kümede kalmayı başardık. Sezon bitiminde bu kez Galatasaray kulübü beni antrenörlük yapmam için çağırdı. O sezon Yugoslavya’dan gelen Toma Kaloperoviç’in yardımcısı olarak göreve başladım. Bir yılın sonunda Kaloperoviç’le didişmeye başladık. Gençlere önem veren, yaşlılardan kurtulmak isteyen biriydi. Hatta Metin’den bile kurtulmak için çaba gösteriyordu. Ayrılmak mecburiyetinde kaldım ve Kütahyaspor’a antrenör oldum. O sezon Türkiye Kupasında yarı finale yükseldik.”

                                                                               (Fotospor)
Kütahya’dan sonra Antalyaspor ve Şekerspor’u çalıştıran Candemir Berkman 1975-76 sezonunda ilk kez 1. Ligde mücadele eden Balıkesirspor’da görev üstlendi:
“Balıkesirspor’a küme düşüren antrenörüm ben ama nasıl şartlarda çalıştığımızı kimse bilmez. Son haftaya girerken Beşiktaş, Göztepe, Ordu, Zonguldak – hepsinin düşme ihtimali vardı. Son maçımızı deplasmanda Adanaspor’la oynayacaktık. Kulüpte para olmadığından bizi Adana’ya götürecek otobüs bile ayarlanamadı. Ancak Cumartesi günü şehir içinde çalışan bir otobüs temin edildi de yola çıkabildik. Adana’ya vardığımızda gece üçtü. O saatte bir han bulup sabaha kadar uyumaya çalıştık. O şartlarda çıktığımız maçta ilk golü biz atmamıza rağmen yaratılan bir penaltı ve frikik sonucu yediğimiz gollerle çözüldük ve maçı 6-1 kaybederek küme düştük. Düşme potasındaki bütün rakiplerimiz son hafta puan aldı.”

“Balıkesir’den sonra iki buçuk yıl Zonguldakspor’da antrenörlük yaptım. Bir buçuk ay bir Kayseri maceram oldu. İki sene Hatayspor’da çalıştım. Diyarbakır ve Urfa’da görev yaptım. Biz Anadolu’ya açılan ilk antrenörleriz. Her ikinci lig takımı tecrübelerimizden istifade etmek için bizi almak istiyordu. Bizim lejyonerlik zamanımızdır o dönem. Bu tempoya 1978’e kadar dayanabildim.  Zamanla yöneticiler kendilerini bizden daha üstün görmeye başladılar. İşadamları ‘parayı veriyoruz, düdüğü biz çalarız’ zihniyetiyle hareket ettiler. Antrenörlük zamanında futboldan para kazandığımı söyleyemem çünkü ayrıldığım her kulüpte bir miktar maaşım kalmıştı. Futbolcuların parası ödenmediği için yöneticilerle çok kavga ettim. Yöneticiler takımlara müdahale etmek isteyince ben karşı çıkıyordum. Anadolu kulüplerinde ‘Ahmet’i çıkar, Mehmet’i koy’ diye takıma müdahale etmeye kalkan yöneticiler vardı. ‘Sen ne karışıyorsun?’ dediğimizde, ‘Paranı ben veriyorum’ diyebilen küstah tipler vardı. Biz Anadolu kulüplerinde misyonerlik yaptık. Kulüplerin bugüne ulaşmasında bizim payımız vardır. Ağır idmanlardan dolayı futbolcular da beni hazmedemiyordu. Takipçi bir antrenördüm. Fakat bugün aradan otuz sene geçmiş, her takımdan oyuncularım sık sık beni arar, hatırımı sorar. Bir araya geldiğimizde ‘o zaman hata etmişiz, sen bize doğru yolu göstermişsin,’ derler.”


“1992 yılından itibaren antrenörler derneğinin başkanı olarak Şenes Erzik döneminde dört sene futbol federasyonu yönetim kurulu üyeliği yaptım. Eğitim dairesine ben bakıyordum. Bir takım reformlar yaptık. Kaleci antrenörlüğü, sponsorluk gibi uygulamalar bizim zamanımızda başladı. Özerklik bizim zamanımızda olmuştur. Bakanların özel kalem müdürleri bizden çok talepte bulunurdu. Ben de, ‘Bakanımız kendisi arasın veya bana bir yazı yazsın ben de elimden geleni yaparım,’ diye cevaplardım. Dördüncü senenin sonunda ayrıldım. Galatasaraylı eski sporcular derneğinin kuruculuğunu ve başkanlığını yaptım. Profesyonel futbolcular derneğinde Turgay başkandı, ben ikinci başkandım. Türkiye Futbol Vakfı mütevelli heyetinde yer aldım.”

“Futboldan koptum derken federasyondan bir talep geldi; Gündüz Tekin Onay ‘gel bizle beraber ol,’ dedi. Dört sene Türkiye’deki bütün profesyonel takımların görüntüleri, antrenörlerinin ve tesislerinin kontrolünü yapan bir bölümün başkanı oldum. Türkiye’nin aşağı yukarı her bölgesini dolaştım, antrenörlerin durumunu inceledim. Her altyapının ve A takımların çim sahası olması mecburiyeti getirdik. Takımlara baskı yapınca iş kendiliğinden doğruya girdi. Şimdi her takımın antrenman tesisi ve stadı var. Bu benim devremdeki baskılı kontrolden dolayı bu hale geldi. Federasyonda görev yaparken altyapı eğitimiyle ilgili dosyalar hazırlamıştım. Milli Eğitim Bakanlığıyla temaslarımız oldu, fikirlerimizi onlar da kabul ettiler. Fakat ben federasyondan ayrılınca o dosyalar da öylece kaldı. Şimdi bakıyorum o dosyaların içinde olan bir takım şeyler gündemde.”

Bir Fenerbahçe - Vefa maçında. (Candemir Berkman arşivi)
Günümüzdeki spor ortamından söz açılınca Candemir Berkman büyük bir üzüntüyle konuşuyor:
“Bugünkü iğrenç tablolar geçmişte yaşanmazdı. Ben Galatasaray’da oynarken Kadıköy’de oturuyordum. Maçlar bittikten sonra karşıya geçmek için motorlara binerdik. Motorda Fenerli futbolcular olurdu. Galatasaraylı olarak benim dışımda Mete,  Cengiz ve Selçuk olurdu. Espriler olurdu tabii, kazananlar espri yapardı ama kaybedenler bir reaksiyon göstermezdi. Hepimiz arkadaştık, her günümüz beraber geçerdi. Aynı kahveye giderdik. Tribünlerde öyle toplu küfür filan olmazdı. Kendini bilmez birkaç kişi çıktığı zaman onları sustururlardı. Ayva filan atılırdı. Birisi küfür ettiğinde, ‘Aman, tribünde kadın, çocuk var,’ diye uyarırlardı. O zaman o kadar insancıl bir seyirci varken bir de şimdiki hale bakın. Bugün ben maçlara gitmiyorum.”

Candemir Berkman yazımızın başında belirttiğimiz gibi hâlâ futbol oynadığı zamanlardan kalma sıkıntılarla uğraşıyor ve geçmişin “bilançosunu” şöyle çıkarıyor: 
“Ben sert bir futbolcu olarak tanınırım. Fakat bunun acısını çok çektim. Dört defa sağ dizimden, bir defa sol dizimden ameliyat oldum. Bir defa ayağım, iki defa kolum kırıldı. On beş tane kaburgam çatladı. İki defa çarpışmadan dolayı hafıza kaybı yaşayıp hastanede yattım. Hâlâ bunların eziyetini çekiyorum. Yakın zamanda bir buçuk senem hastanelerde geçti.” 


Yaşadığı fiziki sıkıntılara rağmen futbol dünyasından kopamayan Candemir Berkman halihazırda Türkiye Futbol Vakfı başkanlığını sürdürüyor:
“Futbol oynadığım dönemde Karagümrük kulübünün yöneticiliğini yapan kayınpederimle birlikte çalıştığım bir gümrük büromuz vardı. Ben orada gümrükçülüğü öğrendim. Hâlâ gümrükçülük yaparak hayatımı yaşıyorum. Bu olmasaydı sürünürdüm çünkü antrenörlük yaparken ‘alın paranızı ne yaparsanız yapın’ diyecek bir tavra sahiptim, burnumdan kıl aldırmazdım. Antrenörlük yaparken istifa edip İstanbul’a dönebilmek için rahmetli eşimin bileziklerini çok sattığımız olmuştur. Şu anda dingin bir hayatım var, ikinci evliliğimi sürdürüyorum, huzurluyum. Artık seksen yaşındayım ama kafamızın içinde hâlâ futbolla ilgili epey fikir var. Artık daha objektif hareket edebiliyoruz.  Şu anda Türkiye Futbol Vakfı başkanlığını yapıyorum. Başkanlığım henüz bir kaç aylık bir olaydır. Sosyal derneklerin hepsini bırakmıştım. Eski başkan Sema Hanım rahatsızlanınca benden vakfı toparlamamı rica etti. Onu kıramadığım için geçici dahi olsa bu görevi kabul ettim. Tabii bu geçiciliğin süresi ne kadardır bilemiyorum. Vakfın örneğin Spor Toto’dan gelen maddi geliri, futbol federasyonu seçimlerinde iki delegelik gibi bir takım hakları iptal edilmiş. Bu hakları geri alabilirsek, bir iki temel çivisi çakabilirsek, emin ellere bırakabilirsek buradaki görevimizi de tamamlamış oluruz.”

                                                                                        (Fotoğraf: Fethi Aytuna)





29 Mayıs 2014 Perşembe

Melih Garipler - Altınordu'da Parladı, Denizlispor'da Simge Oldu

Melih Garipler, futbolumuzun 1960’lı yıllarında güzel izler bırakan Altınordu takımının önemli isimlerinden biriydi. Liseyi yeni bitirmiş Denizlili bir genç olarak geldiği İzmir’de hemen Altınordu kadrosuna girmiş, genç yaşta kaptanlığını üstlenmiş, sekiz sene sonra memleketine dönerek Denizlispor’da önce futbolcu sonra teknik adam olarak görev almıştı. Yıllarca teknik direktörlük ve altyapı sorumluluğunu üstlenerek Denizlispor’un simgelerinden biri haline geldi. Orhan Berent ile birlikte kendisiyle sohbet ederken Altınordu’dan takım arkadaşı Nehir Çetintaş da bize eşlik etti.

1941’de Denizli Sarayköy’de dünyaya gelen Melih Garipler futbola nasıl başladığını şöyle anlatıyor: “Babam da o bölgenin iyi futbolcularındanmış. Garip Yaşar diyorlarmış. Yani biz futbolcu bir ailenin içine doğduk. Toplam on kardeştik biz. Bazı kardeşlerim de amatör takımlarda oynadılar. Liseyi bitirene kadar Sarayköy’de yaşadım. 1959’da üniversite imtihanına girdim, tıbbı kazandım. Aynı sırada Altınordu seçmelerini de kazandım ve amatör mukavele imzaladım 2000 liraya, 300 lira da maaş. Üç ay okula devam ettim. Tıbba devam edince haliyle futbol yürümedi. Üç laboratuar kaçırdın mı otomatikman sınıfta kalıyordun. Bir ay gitmedin mi işin bitti. Fakat altı kardeş üniversitede okuyorduk.  Para da olmadığı için mecburen tıbbı bırakmak zorunda kaldım, futbola devam ettim. Sonra işletme fakültesini bitirdim ama kullanmadım o diplomayı.”

Melih Garipler kaptanlığında unutulmaz bir Altınordu kadrosu.   
1959-60 sezonu Altınordu’nun Milli Lige katıldığı ilk sezondu. Henüz on sekiz yaşındaki Melih de bu kadroda kısa süre içinde forma giyme olanağı bulmuştu: “Üç ay hiç idmana çıkmamıştım. On beş günlük bir çalışmayla kadroya girdim ve muhteşem (!) bir 8-0’lık Galatasaray mağlubiyetine yetiştim. O zaman Cumartesi-Pazar üst üste maç yapılıyordu. İlk maç Turgaylı, Metinli, Suatlı Galatasaray’a karşıydı. O maçta yedektim ben. Statta 30 bin kişi vardı. Ben o güne kadar 5 bin kişiyi bir arada görmemiştim. Turgay degaj yapıyor, Metin golü çakıyor. Metin tam beş tane gol attı. Ertesi gün hocalar, ‘Şu veledi de kadroya koyalım da başlasın oynamaya,’ diye takıma aldılar beni. Karagümrük maçında sahaya çıktım ben. Rakip Karagümrük ama Kadrili, Zekaili, Tarıklı, Aydınlı muhteşem bir Karagümrük. O maça sol açık olarak çıktım ben. Karşımda Gökçen Dinçer oynuyordu. Fakat doksan dakika boyunca yaptığım hiçbir hareketi hatırlamıyorum. Bir gol attım yalnız, maç da 2-2 bitti. Ondan sonra ‘Yürü ya kulum,’ dedik.”

(Soldan) Melih, Kalaycı Yılmaz, Gode Cengiz, Sedat.
Beytullah Baliç, Bülent Esel, Muhterem Ar gibi mühim isimlerin üstlendiği kaptanlık silsilesinde genç yaşta bu görevi de devralmıştı: “Ben erken kaptan oldum. Yirmi üç yaşında kaptan yaptılar beni. İzmir’de o zaman üniversite okuyan iki üç kişiydik biz. Talimatnameleri filan bilirdim. Onun için zorla kaptan yaptılar beni. Altınordu’da sekiz sene oynadım. Başladıktan üç sene sonra takım kaptanı olmuştum.” Beytullah Baliç’ten söz açılınca ondan saygıyla bahsediyor ve şu anısını anlatıyor: “Hayatta en sevdiğim insan Beytullah Baliç’ti. Onun gibi bir adam tanımadım ben. Sarayköy’den geldim, denemeye çıktım. O arkamda oynuyordu. Ben kırk beş dakika oynamıştım zaten. Arkamdan sürekli beni destekliyordu, ‘Hadi aslanım, hadi koçum, felaket oynuyorsun,’ diye. Böyle baba bir adam görmedim ben. Fakat o davranışı o güne mahsus değildi, her zaman öyleydi.”

Beytullah Baliç (sağ başta) ve Melih Garipler (sağdan üçüncü).
Söz eskilerden açılınca bir de Sait Altınordu anısı anlatıyor: “Bir gün Halk sahasında idman yapıyorduk. Bir arkadaş top kaptırdı. Ben topu kapan oyuncuyu bizim on sekize kadar takip ettim. Fakat Sait Hoca bana, ‘Bulunduğun alandan fazla ayrılma, orada topu alıp tanzim et,’ diye tembih etmişti. Ben adamı bizim kaleye kadar takip edince beni çağırdı, bana bir tokat attı. Benim ağırıma gitti tabii. Ben o güne kadar hocalarımdan tek bir fiske yemiş adam değildim, iftiharlık talebeydim, notlarım hep yüksekti. Basketbol, voleybol, masa tenisi, hepsi vardı bende. Bütün takım önünde bana tokadı basınca ben hüngür hüngür ağlamaya başladım. Daha on dokuz yaşındayım. Ben idmandan çıktım. Sonradan arkadaşlarım, ‘Yahu adam otuz yaşındaki evli barklı oyuncuya tokat atıyor, sen niye bu kadar takıyorsun?’ dediler.”

1962-63 sezonunda bir Altınordu kadrosu Melih Garipler'in sözleriyle: "Bülent Esel, kaleci Sefer, Yılmaz, Kel Altan,
kral beş numara Sedat, Muhterem. (Oturanlar) Oğuz, Karşıyakalı Kalaycı Yılmaz, Antalyalı Hüseyin,
Tıfıl Melih, at yarışçı Selim."
Melih Garipler’in Altınordu’da geçirdiği yıllar içinde unutamadığı olaylardan biri de 1962 kışında Almanya’da katıldıkları bir turnuvaydı. Nehir Çetintaş, “Hatta seni izlemeye yabancılar gelmiş oraya,” diye hatırlatınca esprili bir dille o günleri anlatıyor: “Selahattin Tetik diye bir antrenörümüz vardı. Biz Altınordu olarak en büyük çıkışı onun zamanında yaptık. Adamın aslında futbolla hiç ilgisi yoktu. Atletizm antrenörüydü. Bütün antrenmanlarımız kırk beş dakika sürüyordu fakat bittikten sonra hepimiz tay gibi oluyorduk. Bir form yakaladık biz, birinci devreyi lider bitirdik. İşte o sene Almanya’nın en kuzeyinde Kiel’de kışın bir turnuvaya gittik. Benim de yeni yıldızım parlıyor. İtalya’dan beni izlemeye gelmişler ama o karın, çamurun içinde beni görememişler. Biz batağın içinde kaybolduk. Kar, tipi, yağmur sürekli yağıyor, ben nasıl oynayacağım orada. Biz İzmir’de 0 dereceyi görmemişiz, orada donduk. Kaleci topu kaleden çıkarıyordu, bir de Yılmaz santra yapıyordu, yani bizim ayağımıza hiç top değmedi.”

Hikmet Orhunbilge (solda) ile.
“Biz Almanya’ya 1962’de gitmiştik. O zaman Türkiye’de benim bildiğim üç tane çim saha vardı. Biri Ankara’da, diğeri Konya’daydı. Bir de galiba Manisa sahası çimdi. Orada gezerken Hamburg SV’nin tesislerine gittik. Ben çift kale direkleri olan tam on beş tane çim saha saydım. Alt yapıdaki çocuklar halı gibi sahada antrenman yapıyor, sonra duşunu alıyor, masajını yaptırıyor, yemeğini yedikten sonra eve gidiyordu. Türkiye’de o zaman bırak altyapıyı A takımlarında yoktu bu imkânlar. Bir ayakkabı için İstanbul’a giderdik. Dinyakos vardı orada, bir ay evvelden sipariş verirdik. Bizim son zamanlarımıza doğru İzmir’de Ahmet Şamar çıkmıştı. Yazlığa gitmeden evvel bir 70’lik alıp ona bırakırdık. Döndüğümüz zaman ayakkabımız hazır olurdu. Son senemde Almanya’dan vidalı bir ayakkabı almıştım, fakat giyemedim, alışkın değiliz ki! Dinyakos’un ayakkabısı ayağı sarıyordu, o yüzden Adidas’ı giyememiştim.”


Bir ara Ankara’ya gitmesi söz konusu olmuşsa da gerçekleşmemiş: “1964-65 sezonunda yani Altınordu’nun ilk düştüğü sezon benim transferim gündeme geldi. O zamanlar haraç-mezat vardı. Futbolcu satışa çıkıyor. Satışta kim yüksek pey yatırırsa onun malı oluyorsun. Orada Ankaragücü talip oldu bana. Kendi kulübüm bana 20 bin lira ve 700 lira maaş teklif etmişti. Ben kabul etmeyip satışımı istedim. Satışa Ankaragücü ve Altay katıldı. Şimdi o günkü rakamları hatırlamıyorum ama en yüksek rakamı Altay veriyor. Ankaragücü ile 1.400 lira maaşa yani aldığımın iki misline anlaşmıştım. Ayrıca MKE’de iş vereceklerdi. Fakat ben satışta Altay’da kaldım. Meğer Altınordu ile Altay anlaşmış. Kendi takımın satışa iştirak edemiyor. Altay en yüksek parayı vermiş. Ben Altay’da kalınca toplantıya gittim. Rıdvan Burçetin, ‘Ne istersin?’ diye sordu. ‘Siz ne veriyorsunuz?’ dedim. Bana aynı Altınordu’nun verdiği gibi 20 bin lira transfer ücreti, 700 lira maaş teklif etti. ‘Ben Altınordu’nun kaptanıyım, biz iki kulüp senelerdir kapışırız. Benim kaptanı olduğum kulüp de bu parayı veriyor, aynı paraya niye size geleyim?’ dedim. Ben tabii o zaman o anlaşmayı anlamamıştım, ancak bir iki ay sonra öğrendim. Sonuçta Ankaragücü’ne gidemedim ve Altınordu ile aynı paraya anlaştım. Bugün oynasam herhalde senede en az 500 bin lira alırdım. Sekiz senede iki transfer yaptım. Yirmişerden 40 bin lira para aldım. O 20 bin lirayı da ancak devamlı oynadığım için parça parça aldım. Hiçbir zaman gününde ödeme yapılmadı.”

1969'da Yeni Asır gazetesinin ikinci
ligdeki en iyi oyuncu ödülünü alırken.
Altınordu’nun ikinci lige düşüp hemen çıktığı 1965-66 sezonu oyuncuları açısından unutulmaz bir dönemdi.  O sezon yeni kurulan Anadolu takımlarıyla büyük bir çekişme yaşanmıştı: “İkinci lige düştüğümüz sezon play-off’a kalmıştık. O zaman sekizler deniyordu. Sekiz takım şampiyonluk için çekişmişti. Eskişehirspor, Bursaspor, Mersin İdmanyurdu, Adana Demirspor zorlu rakiplerimizdi. İzmir’deki maçlarımızda bütün stat doluyordu. O sezon hocamız Molnar’dı. Bir de Todor diye bir Macar oyuncu getirmişti. Bana penaltı atmayı Molnar öğretti ve hayatımda hiç penaltı kaçırmadım. Çapraz geleceksin ama ayağının içiyle dümdüz vuracaksın ve yan ağları göreceksin diyordu. Kaleci istediği kadar oynasın, yeter ki sen plaseyi adam gibi vur derdi.” Nehir Çetintaş araya girip onun bir meziyetini daha söylüyor: “Melih kısa boylu olmasına rağmen uzun oyunculardan kafa toplarını alırdı.” Bunun üzerine Melih Garipler, “Ben zamanlamayı çok iyi ayarlardım. Bir metre önden tek ayakla çıkardım. Muhakkak çalardım topu,” diyerek işin sırrını açıklıyor.

1971'de Denizli Atatürk Stadında Trabzonspor'a penaltıdan gol atıyor.
Melih Garipler 1967-68 sezonundan itibaren memleketinin takımı olan Denizlispor’un formasını giymeye başladı. Bu transferde memleket takımı olmasının yanı sıra o yıllarda tüm İzmir kulüplerinin en büyük sorunu olan para sıkıntısı da rol oynamıştı: “İzmir futbolu, kendi içindeki adama 1 lira para vermez. Üç ay maaş alamayız. Transfer ücretlerini alamazsın. Açlıktan nefesin kokar. Denizli’ye gitmeseydim burada açlıktan ölürdüm. Denizlispor’da ilk transfer ücretim 45 bin liraydı. Takımın ikinci senesinde gittim ama kurulduğu sene zaten sözü kesmiştik. Anadolu şehirlerinde profesyonellik daha yeni yayılıyordu ve henüz dalavere yoktu, herkes parasını alıyordu.”
“Çok da iyi bir takım yakalamıştık. Denizli’de çok büyük işler başardık. Hem muhitimizdi, hem yönetim bize inanıyordu. Ben gelmeden önce Göztepe’den kaleci Nevzat gelmişti takıma. Ben geldikten bir sezon sonra İzmir’e döndü. Futbolu bıraktıktan sonra kuyumculuk yapıyordu. Yetmişli yıllarda dükkânında öldürüldü maalesef. Diğerleri genellikle genç ve yeni piyasaya çıkan oyunculardı. Fakat kurduğumuz bu takım üç-dört sene felaket esti.”


Gerçekten de kurulduktan sonra ilk sezonunu orta sıralarda bitiren Denizlispor ikinci sezonunda büyük başarı göstermiş ve bir sezon önce birinci ligden düşen İstanbulspor’un ardından ikinciliği yakalamıştı. 1968-69 sezonunda da bir başka tecrübeli takım olan Ankaragücü’nün ardından ikinciliği elde etti.  
Son kez 1972-73 sezonunda forma giyen Melih Garipler ardından çalıştırıcı olarak uzun yıllar hizmet etti. “1971’de Mersin’de antrenör kursuna gittim. Bilimsel teknikler filan o senelerde başlamıştı. 1972’de futbolu bıraktım ve hemen Denizlispor’da antrenör oldum. Çeşitli zamanlarda sekiz-dokuz kere kulüpte çalıştım. Denizli dışında bir tek 1976 senesinde Uşak’a gittim. Uşakspor 3. Ligde oynuyordu. Üç ay kalıp ayrıldım. Dükkânım vardı, antrenörlük dışında esnaflık yapıyordum. Hediyelik eşya ve konfeksiyon işiyle uğraştım. Sonra on senem Denizlispor altyapısında geçti.”


Melih Garipler altyapı koordinatörlüğü yaptığı dönemden tevazu içinde ayrıntıya girmeden bahsetse de yerel gazetelerde çıkan yazılardan onun bu işe büyük önem verdiği, ilkokul maçlarını bile izlediği anlaşılıyor. Anadolu’yu tarayarak Ümit Bozkurt, Yusuf Şimşek, Erman Güraçar, Erhan Namlı gibi oyuncuları Denizlispor’a kazandırdığını bu yazılardan öğreniyoruz. Birkaç yıl önce altyapı sorumluluğundan kendi isteğiyle ayrılan Melih Garipler halihazırda İzmir Bornova’da yaşıyor. 

                                                   (orhanberent.blogspot.com.tr)





21 Mayıs 2014 Çarşamba

Necmi Mutlu - Beşiktaş'la Dolu Geçen Bir Ömür

İstanbul’un tarihi semtlerinden Kadırga 1940’lı ve 50’li yıllarda Türk futboluna birçok futbolcu kazandırdı. Bu semtte bulunan Cinci sahasında yetişen futbolcuların bir kısmı milli takıma kadar yükseldi. Beşiktaşlı Çengel Hüseyin ve Eşref, Vefalı Garbis, Galatasaraylı Büyük Mehmet gibi isimlerin yanında futbol tarihimizin en büyük kalecilerinden biri olan Necmi Mutlu da bu tarihi semtte doğup büyümüş ve futbol oynamaya başlamıştı. Önceleri santrfor olarak oynayan fakat talihsiz bir olay sonucu kaleci olarak devam etmek zorunda kalan Necmi Mutlu o günleri şöyle anlatıyor:

“1935 senesinde Kadırga’da doğdum. Benim doğup büyüdüğüm bina şu anda Kadırga kulübünün lokalidir. Ben futbola santrfor olarak başladım. Çok iyi santrfordum. Sonra ayağım kırılınca kaleye geçtim. Kalecilik hiç aklımda yoktu, istemeyerek oynadım. Santrfor olarak devam etseydim belki Metin Oktay’ı geçerdim. Hiç tutamazlardı beni.”

Santrfor Necmi Mutlu (solda) Kadırga'da arkadaşlarıyla.
Fotospor dergisinin 12. sayısında kendisiyle yapılan röportajda bu olayı şöyle anlatmış:  “Osmaniye amatör takımına karşı Kadırga’da santrfor oynuyordum. Sahaya alışık olmadığımız için üst üste yediğimiz gollerle 4-0 mağlup durumda idik… On beş dakikalık dinlenme belki de bizleri kendimize getirecekti… Üstümüzdeki forma yağmurdan kurşun gibi olmuştu. Formayı değiştirirken… antrenörümüz Nevruz kulağıma eğilerek: ‘Necmi bu devre kaleye sen geçeceksin’ diye fısıldadı. Bu fısıldama, hayatımda yeni bir yolun başlangıcı oldu. Artık kaleci olmuştum.”

Futbol tarihimizin ünlü yıldızlarından bir kısmı Kadırga formasıyla.
Ayaktakiler: İstanbulsporlu Cafer, Beykozlu Levon, Vefalı Zeki,
Beşiktaşlı Arap Özcan, Necmi Mutlu. Oturanlar: Beşiktaşlı
Altıparmak Sami, Beşiktaşlı Eşref, Vefalı Nevruz,
İzmirsporlu Şaban.
Fotospor’daki bu röportajı hatırlattığımız zaman Necmi Mutlu da bunu, “Evet doğru,” diye onaylıyor. “Hipodromun yakınında güzel bir saha vardı, orada oynuyorduk. Nevruz (Güven) Abi Vefa’da oynuyordu o zaman. Kadırga kulübünün kurucularındandı, futbola çok emeği geçmişti. Sonradan saha komiserliği yapmıştı, devamlı futbolun içindeydi. O maçtan önce zaten ayağım kırılmıştı. O maçta kaleye geçtim, ondan sonra devamlı kaleci olarak oynadım.”

Yirmi yaşına kadar Kadırga’da oynayan genç kaleci 1955’te İstanbul Profesyonel Liginin istikrarlı takımlarından Beykoz’a transfer oldu. Bu transferin öyküsünü şöyle anlatıyor: “O zamanlar futbolcular üç ay tatil yapıyordu. O arada yazlık maçlar başlıyordu. Ben o maçlarda oynarken baktılar iyi oynuyorum aldılar beni. Çubuklu’da bir maç yapmıştık. Beykozlu idarecilere ‘Kadırga’da iyi bir kaleci var,’ demişler. Beşiktaş’ta haf olarak oynayan Nusret Abi Beykozluydu. O bizim yazlık takımda oynuyordu.  Eşref’in çok iyi arkadaşıydı. O da tembih etmiş. Sadettin Arseven, Bahadır Olcayto gibi Beykozlu idareciler gelip seyrettiler. Beni çağırdılar, gittim. Gittim ama yüzüme bakmıyorlar. Bahadır Abi bana 100 lira verdi, ‘Git muayene ol, lisansını yaptır,’ dedi.”

Beykoz kalecisi Necmi bir Beşiktaş maçında sert bir şutu uçarak kurtarmış.
Beykoz’u o tarihte 30’lu ve 40’lı yıllarda “Voleci Şeref” lakabıyla ünlenmiş Beşiktaşlı futbolcu Şeref Görkey çalıştırıyordu. Genç Necmi yeni kulübünde ilk zamanlarda sıkıntı çekse de kısa sürede geçtiği Beykoz kalesini bir daha bırakmadı: “İşlemleri tamamladım, antrenmana geldim. Beykoz’un kalecileri Naylon Halil ve Sinan’dı. Sinan Beykoz’un çocuğu, öyle olunca Şeref Abi beni santrfor oynatıyordu. Fakat şut antrenmanı olunca kaleye geçiyordum. Bir Fener maçı oynadılar berabere bitti, sonra Beyoğluspor maçında yenildiler. O zaman Beykoz halkı benim için, ‘bu oynayacak’ dedi. Sonraki Beşiktaş maçında ben oynadım, Beykoz tarihinde ilk kez Beşiktaş’ı yendi. Beykoz’da ilk zamanlar yüzüme bakan yoktu. Evden idmanlara gitmek için Eminönü’nden Üsküdar’a geçer, oradan dolmuşa binerdim. Şeref Görkey Rumeli Caddesinde oturuyordu. Ne zaman iyi oynamaya başladım, beni taksiyle götürüp getirmeye başladı. O zaman İstanbul Erkek Lisesinde okuyordum ben. Çok zor bir mektep, antrenmanlar ve maçlar olunca on tane zayıf geldi. Onun üzerine yıllık 1.500 lira verip Sıraselviler’deki Yeni Koleje yazdırdılar beni. Şeref Görkey oradan beni taksiyle alıyordu. Birlikte Beykoz’a gidiyorduk, sonra birlikte dönüyorduk. Bazen de ben Yeniköy’e gider, oradan vapurla Beykoz’a geçerdim. O zaman Boğaz vapuru fabrikaya da uğrardı. Oradan vapurla Yeniköy’e geçip eve dönerdim.”

Bir Beykoz-Fenerbahçe maçı. Necmi Mutlu Fenerbahçeli Yüksel'in önünde topu kurtarıyor. Sağ tarafta
Fenerbahçeli Puşkaş Ergun ve Beykozlu Helvacı Hasan onu izliyorlar.
“Beykoz kulübünü Sümerbank kundura fabrikası ayakta tutuyordu. Fabrikanın Cevat Talay adlı bir müdürü vardı. Cevat Bey DP’liydi. Kulüpte başkan değildi ama fiilen o idare ediyordu. Ben kulüpten 150 lira aylık alıyordum. Fabrika da 250 lira veriyordu. Fabrikada DP üst düzey yöneticilerinin ayak kalıpları vardı, bunlara özel kundura yapılıyordu. Müdür bey bana da özel bir çanta yaptırmıştı, beni çok severdi.” Necmi Mutlu Beykoz’da üç sezon oynadıktan sonra küçük yaşlardan beri gönlünde olan Beşiktaş’a transfer oldu. Bu transferde fabrikanın müdürü Cevat Bey de etkin rol oynamıştı: “Beşiktaş’a gitmemi de müdür bey istemişti. ‘Sen artık Beykoz’u aştın,’ dedi. Hatta odasında uzun bir konuşma yaptı. Ben 5 vapuruyla dönerdim. Onunla konuşurken pencereden baktım, 5 vapuru gitti. Görüşmemiz bittikten sonra telefonla görevlileri çağırdı, ‘Motoru hazırlayın,’ dedi. Müdür beyin kullandığı motorla Yeniköy’e geçtim.”

Beşiktaş’a geçişi ilk zamanlarda aile içinde küçük bir gerginliğe yol açsa da olay kısa sürede tatlıya bağlanmış: “Ağabeyimin Karagümrüklü canciğer arkadaşları vardı. Ağabeyim vasıtasıyla bana haber göndermişler. Ben, ‘Beşiktaş’a gideceğim,’ dedim. Beni Karagümrük dışında Fenerbahçe ve Galatasaray da istemişti. Ama biz ailece Beşiktaşlıydık. Ağabeyim babama Beşiktaş’a gitmek istediğimi söylemiş. Babam rahmetli futbol düşkünüydü ama bir gün eve geldim, ‘Ne oldu senin transfer işleri?’ dedi. Ben Beşiktaş’a gitmek istediğimi söyleyince, ‘Ya Karagümrük’e gidersin ya da bu evden gidersin,’ dedi bana. Kapının arkasında asılı pardösüyü aldım, ‘Hadi eyvallah,’ deyip çıktım evden. Evin karşısında kahve vardı. Kahve sahibiyle canciğer arkadaşız, zaten hepsi çocukluktan arkadaşımdı. ‘Evden kovulduk,’ deyince, ‘Gel yukarıda oda boş,’ dedi. O gece orada yattım. Ertesi gün Rainbow otelinde kampa girdik. Ben moralim bozuk bir halde otele gelmiştim. Cevat Bey beni o halde görünce sordu. Ben durumu anlatınca bana çıkarıp bir mor binlik verdi, ‘Git Hilton Otelinde kal,’ dedi.  Kamp bitince mahalleye döndüm. Baktım babam kahvede bekliyor. ‘Gel eve, nereye istersen git. Madem senin gönlünde Beşiktaş var, oraya git,’ dedi.”


Böylece Necmi Mutlu çocukluğundan beri rüyalarına giren Beşiktaş’ta oynama olanağına kavuşmuştu. Fakat o yıllarda profesyonelliğe geçen futbolcuların sık sık yaşadığı tatsız bir olayla karşılaşmış ve yaklaşık altı ay boyunca top oynamaktan mahrum kalmıştı. Transfer ihtilaf komitesinin iddiasına göre amatörlükten profesyonelliğe geçerken fazla para almıştı. Necmi Mutlu bu durumu, “Beykoz’da oynarken doğru dürüst bir transfer parası almamıştım. Giderken bana bir çek verdiler. O yüzden başım belaya girdi,” diye özetliyor. 


Son kez 1958-59’da düzenlenen İstanbul Profesyonel Liginde aldığı ceza yüzünden sadece bir maç oynayan Necmi Mutlu, aynı yıl başlayan Milli Ligde kaleyi Varol’la paylaşmıştı: “Ben Beşiktaş’a geldiğimde kaleciler Varol ve Tamer Kaptan’dı. Beni Karagümrük de çok istiyordu, Beşiktaş’ın iki misli para teklif etmişti. Evin kapısına kadar parayla geldiler. Ben Beşiktaş’a geldiğimde 25.000 lira almıştım¸onlar 50.000 teklif ettiler. Kadri Aytaç 60.000 lira almıştı, ben de onu alırdım aslında. Sonra Tamer Kaptan Karagümrük’e gitti. O zaman oyuncu değiştirme yoktu. Yönetim beni oynatmayı çok istiyordu. Fakat ben ceza alınca Varol oynamaya devam etti. Takım o sırada bayağı kötü gidiyordu. Ben ancak son maçta oynayabildim. Sonra milli lig başladı ve artık devamlı oynamaya başladım. O sıralarda liseyi bitirip Yüksek Ticaret Mektebine girmiştim ama bitiremedim. Bir yandan lig maçları, bir yandan milli takım derken okumaya fırsat kalmadı.”

1960'ta Hayat dergisinde çıkan röportajdan.
Beşiktaş’taki ikinci sezonunda (1959-60) kaleyi kimseye bırakmadı ve bütün lig maçlarında oynadı. Takım olarak iyi bir sezon geçiren Beşiktaş lig şampiyonluğunu büyük bir puan farkıyla kazandı. O sezon İzmirspor ve Ankara’da oynanan son maçta Fenerbahçe dışında maç kaybedilmedi. Bu başarıda üst üste dokuz maç gol yemeyen Necmi Mutlu’nun büyük payı vardı: “Özellikle 59-60 sezonunda çok iyi oynadım. İyi bir takım kurulmuştu. Her maçı kazanıyorduk. Öyle olunca iyi prim kazanıyorduk tabii. Bir gün Akaretler’deki kulüp binasına prim almaya gitmiştik. Parayı aldıktan sonra imzayı atıp aşağı indim. Orada Varol’la karşılaştım. ‘Bana yarım prim yazmışlar,’ dedi. Gerçekten baktım bana 1.000 lira, ona 500 lira yazmışlar. Hemen gidip aldığım parayı çıkarıp koydum, ‘Kaleciler tam prim alacak,’ dedim. İdareciler itiraz etmeye kalkınca, ‘Öyleyse ben de parayı almıyorum,’ dedim. Onun üzerine Varol’a da tam prim verdiler. Varol da bunu her zaman söyler. O sezon Fener ve Galatasaray da iyiydi ama hepsini yendik ve epey puan farkıyla şampiyon olduk. O sezon hocamız Macar Kutik’ti. Bizden önce Roma’yı çalıştırmış. Fizik kondisyon çalışmalarını da Abbas Sakarya yaptırırdı. Macaristan’da kürsü sahibi bir sporcuydu. Kutik de çok iyi taktisyendi. İkisi bir araya gelince iyi bir ekip olmuştuk. Bir gün bir şey olmuştu, ben antrenmana gitmedim. Kutik Kadırga’ya kadar gelmişti. Toprağı bol olsun, beni çok severdi.”

Necmi Mutlu takımın başında sahaya çıkıyor. Arkada Süreyya,
Yusuf, Suat Mamat ve diğerleri onu izliyor.
Bu ilk şampiyonluğun ardından Beşiktaş’ta iki şampiyonluk sevinci daha yaşadı Necmi Mutlu: “1965-66 ve 1966-67 sezonundaki şampiyonluklarda hocamız Spajiç’ti. Çok asabi bir insandı. Haftaym olduğu zaman soyunma odasında takunyalar havada uçuşurdu. Tabii kaçan kaçana! Balkan Kupasında İnönü Stadında bir Arnavutluk takımıyla maç yapıyorduk. Adamlar 1-0 galip ama nasıl sert oynuyorlar, anlatamam. Yugoslavlar ile Arnavutlar birbirine çok düşmandı. Haftaymda soyunma odasına girer girmez, ‘Tuu size!’ diye tükürmeye başladı. ‘Siz Türk değilsiniz, sizi hem dövüyorlar, hem yeniyorlar’ diye bağırdı. Biz ikinci yarı sahaya bir çıktık, Arnavutlar kaçacak delik arıyor! Rövanşa otobüsle gitmiştik, o zamanlar uçak nerede. Arnavutluk o zaman çok kapalıydı. Yugoslavya üzerinden sınıra geldik. Spajiç, ‘Ben iniyorum, onlar beni öldürür, size bol şanslar,’ deyip indi otobüsten.  Asabiydi ama iyi antrenördü. Kalsaydı Beşiktaş’a çok faydası olurdu ama Baba Hakkı’yla takışmıştı. Rahmetli Baba Hakkı maçtan önce soyunma odasına gelir, ‘Şöyle oynayın,’ filan diye konuşurdu. Hoca da bundan hoşlanmıyordu tabii. Çarşı da çok seviyordu Spajiç’i. Kafa Sabahattin’le filan arası iyiydi.” 

Kilyos'taki bir milli takım kampında Özcan Arkoç ile.
Beşiktaş’a ilk geldiği günlerde başından geçen enteresan bir olay yurtdışından transfer teklifi almasıydı: “1960’ta dünya kupası eleme maçları için Almanya’da bir köyde kamp yapıyorduk. Turgay bizim takımda oynuyor, ben de o köyün takımında oynuyordum, devrede değişecektik. Herberger de bizim maçı seyrediyormuş. ‘Bu köy takımının kalecisi kim?’ diye sormuş. Yanındakiler benim kim olduğumu söyleyince, ‘Çok iyi kaleci,’ demiş. Orada bana üç tane teklif gelmişti. En yüksek teklif 60.000 Mark tutarındaydı. 1960 senesinde 1 Mark ile 1 Lira eşitti. Ben o parayı burada alıyordum zaten. O zaman hiçbir yerde piyasa da yoktu. Hollanda’dan da teklif gelmişti ama niye gideyim yabancı memlekete dedim. Tabii ortam da bugünkü gibi değildi, maddi bakımdan arada çok fark yoktu; oysa şimdiki ortam çok farklı.”

"Şimdikiler dua etsin halı gibi
sahalarda oynadıklarına."
“O zaman kulüplerin şartları çok kötüydü. Kimsede para yok. Bir maç için İzmir’e gitmiştik. Oradan Ankara’ya geçecektik. Otobüsle yola çıktık. O zamanın yol ve araç şartları da kötü tabii. Biz Bursa’da indik otobüsten, gitmiyoruz diye isyan çıkardık. Baba Hakkı kafile başkanıydı. Sonunda birkaç araba tutuldu da yola devam ettik. Şeref Stadında buz gibi yerde soyunurduk. İdmanda bütün üstümüz çamur içinde kalırdı. Duşlar akmaz, o halde elbiseleri alır hamama giderdik. Allah korudu bizi. İnönü Stadında konkurhipik yarışları yapılmıştı. Ondan sonra biz maça çıkıyorduk. Bir gün Şeref Stadına geldim. Dışarıda bombalar patlıyor. Meğer İngilizler tarihi bir filmin harp sahnelerini çekiyormuş. Kapıyı götüreceklerdi, zor aldılar ellerinden. Beşiktaş maddi açıdan yetmişli yıllarda büyük sıkıntı çekiyordu. Şimdiki durumuyla mukayese bile yapılmaz. Para toplamak için piyango düzenlenmişti. Bakırköy’de dükkânım vardı, Baba Hakkı oraya gelmişti. Ondan yüz tane bilet almıştım. Şimdi iki yüz kişinin çalıştığı plaza var. Kulüp bu kadar insana maaş veriyor.”

1961'de İstanbul İnönü Stadında oynanan Türkiye - Sovyetler Birliği maçı.
Necmi Mutlu'nun yanında dünya futbol tarihinin en büyük kalecilerinden
Lev Yaşin var. Arkasındaysa Suat Mamat, Sabahattin Kuruoğlu ve Can Bartu
görülüyor. İnönü Stadının yeni açık tabir edilen tribünü henüz
yapılmadığından önemli maçlarda kurulan portatif tribün var.
Necmi Mutlu Beşiktaş formasıyla son kez 1969-70 sezonunda sahaya çıktı. Fakat sezon başında geçirdiği bir sakatlık yüzünden futbolu bırakmak zorunda kaldı: “On iki sezon Beşiktaş’ta oynadım. Menisküs oldum. O zaman menisküs sakatlığı çok zordu. Zaten oynamaktan da bıkmıştım artık. Sahalar kötü, malzeme yok. Şimdiki imkânlar olsaydı beş-altı sene daha oynardım. Otuz beş yaşında bıraktım. Aslında fizik durumum iyiydi ama bıkmıştım artık. Maddi durum da şimdiki gibi değildi. Paranı doğru dürüst alamıyordun. Büyük takımların bile durumu kötüydü, gelirleri yoktu. Futbolu bıraktıktan sonra 1971-73 arasında Beşiktaş’ta Gündüz Kılıç ve Abdullah Gegiç’le çalıştım. O zaman 3. Ligde oynayan Rizespor’dan teklif geldi. Tuncay Mataracı o zaman kulüpte idareciydi. Oraya gittim, dört gün beni krallar gibi ağırladılar. Çok iyi bir kadro vardı. Kim gelse o takımı şampiyon yapardı. Kalmam için çok ısrar ettiler. O takımı yıllarca çalıştırabilirdim. Sonra Kocaelispor da istedi beni. Metin Tekin’in babası idareciydi. Hatta teklifi bana Necati Karakaya iletti. Orduspor da teklifte bulundu. Onları da kabul etmedim.”


Beşiktaş’ta yardımcı antrenörlük yaptığı dönemde özellikle Gündüz Kılıç’la çok iyi bir ilişki kurmuştu: “1971 senesinde bize Gündüz Abi geldi. Öyle bir insan görmedim, Allah mekânını cennet yapsın. Ağabeyim gibi görürdüm onu. İnsan olarak çok iyiydi. Eli açıktı, fakir dostuydu. Onun dışında muazzam bir psikologdu. Futbolcu onun için oynamaya can atıyordu. Her antrenmanda değişik şeyler gösterirdi. O gelince Şeref Stadında duşları, kaloriferleri yaptırdı. Mehmet Üstünkaya da çok para harcadı. Fakat toprak sahada çalışmaktan Gündüz Hoca da bıktı. Gegiç de çok bilgili bir insandı ama şanssızlığı Beşiktaş’ın o seneki kadrosu çok kötüydü. Bir de Gündüz Kılıç gibi çok sevilen bir insandan sonra gelmesi bir başka şanssızlığıydı. Futbolcular ona ısınamadı. Ben olmasaydım çok sorun yaşanırdı.” 


Bu ilk antrenörlük tecrübesinden sonra yaklaşık on sene boyunca ticaretle uğraşan Necmi Mutlu, 1980’lerin ikinci yarısında Gordon Milne’in gelmesiyle birlikte bir kez daha Beşiktaş’ta mesaiye başladı: “Bizim zamanımızda kaleci antrenörü yoktu. Beşiktaş’a ilk geldiğimde Çengel Hüseyin vardı. Sonra Remondini, Sandro Puppo geldi. Bunlar kalecilere şut idmanı yaptırırdı. Sonra Spajiç geldi, Recep Abi onun yardımcısı oldu. Hollanda’da Ajax maçına çıkmıştık. O maçta Ajax’a karşı tek başıma oynadım diyebilirim. 2-0 yenildik. Cruyff o zaman takımdaydı. Üç sene üst üste Avrupa şampiyonu oldular. Meşhur Yugoslav kaleci Beara orada kaleci antrenörüydü. 59-60 senesinde onunla Şeref Stadında yapılan Kızılyıldız maçında karşılıklı oynamıştık.  O zaman Kızılyıldız’ın kadrosunda Stankoviç, Spajiç gibi oyuncular da vardı. Ajax maçından sonra o günleri konuştuk. Gordon Milne zamanında ilk kaleci antrenörü ben oldum. Süleyman Seba başkan olunca beni kulübe çağırdı. Bir süre Serpil Hamdi Tüzün ile birlikte çalıştım. Sonra beni profesyonel takıma aldılar. Gordon geldiğinde ben altyapıda Serpil Hoca ile birlikteydim. O gelmeden önce takımı Bahattin Baydar ile birlikte kampa götürdük. Yirmi gün boyunca ben Zalad ve Metin’i çalıştırdım. Tabii Gordon bizi izliyormuş. İstanbul’a döndüğümüz zaman, ‘Ben bırakıyorum,’ deyince Gordon şaşırdı. ‘Rica ediyorum siz devam edin, ben kalecileri ayrıca çalıştıramam,’ dedi. O şekilde A takımına girdim. Altı buçuk sene Gordon’la çalıştık, sonra Daum gelince onunla da devam ettik.  Sonra Rasim gelince ayrıldım. Öyle bir macera geldi geçti işte.”


Yaklaşık altmış yıl önce Beşiktaş’ın kapısından içeri adım atan Necmi Mutlu o tarihten beri kulübüne hizmet vermeye devam ediyor: “Kaleci antrenörlüğünü bırakınca Süleyman Abi, ‘Altyapıya ağabeylik yap,’ dedi. Halen zaman zaman altyapıyla ilgileniyorum. Geçen sene epey yaş grubu maçlarına gittim. Ankara, İzmir, Kayseri, Samsun gibi birçok yerde maç izledim. Bu sene de iki hafta önce Çanakkale’de maçlar vardı, onları izlemeye gittim. Şimdi altyapıda bile kaç tane kaleci hocası var. Biz altyapıdan o şekilde çalışarak gelseydik çok daha farklı olurduk. Geçenlerde Gordon gelmişti. Beraber Ümraniye tesislerine gittik. Orayı görünce, ‘biz Fulya’da ne zor şartlar altında çalışmışız,’ dedi.”

Son olarak kendi kuşağının kalecilerini, yeni kaleci yetişmemesini sorduğumuzda şunları söylüyor: “Benim kuşağımın kalecileri şimdi olsa bugünkü kaleciler oynayamaz. Özcan, Şükrü, Turgay, Bülent, Varol, Adalet’te oynayan Selahattin, İzmirsporlu Seyfi çok iyi kalecilerdi. Turgay şimdi olsa yabancı kalecileri oynatır mıydı?”











13 Mayıs 2014 Salı

Ben Metin Oktay... Yün Mensucat'ta Oynuyorum

“Onu 1954 Nisan’ında İstanbul’dan Frankfurt’a giden bir uçakta, yani havada tanımıştım. Genç Milli Takımla Dünya Gençler Şampiyonasına giden genç bir spor yazarıydım. Genç takımımızdaki futbolcuların çoğunu tanımıyordum. Ben değil, spor kamuoyu da tanımıyordu daha. (…) Uçakta dolaşarak genç futbolcu kardeşlerimi tanımak istedim. Bir ara mahcup tavırlı, başı önünde birine yanaştım: “Sizin adınız?” Çekingen çekingen konuştu: “Metin… Benim adım Metin Oktay… İzmir Yün-Mensucat takımında oynuyorum.” Böyle tanışmıştık Metin’le. Sonra onu ilk kez futbol alanında, Belçika maçında attığı iki golle tanımıştım. Toplara bir vuruşu vardı ki… Daha sonra İsviçre gençlerini 1-0 yenerken golcümüz yine Metin’di.” (1)

Halit Kıvanç anılarını kaleme aldığı kitabında Metin Oktay’la ilk tanıştığı anı böyle anlatıyor. On sekiz yaşını yeni bitirmiş olan Metin Oktay, o sezon İzmir Liginin iddiasız ama zaman zaman başa oynayan takımların canını yakan kulübü Yün Mensucat’ta oynuyordu. Aslında daha bir yıl önce, yani 1953’te İzmir’in amatör takımlarından Damlacık kulübünde oynarken genç milli takım aday kadrosuna seçilmişti. İlk kez aday kadroya seçilmesini ve yaşadığı hayal kırıklığını kendi anılarında şöyle anlatıyor:

“Kim tavsiye etti, kim seyretti, kim beğendi bilmiyorum. Damlacık’taki üçüncü ayımda genç milli takım aday kadrosuna davet edildim. Gönderilen davet telgrafında İstanbul’a gitmem ve Moda’da Mano Palas’taki kampa katılmam isteniyordu. Lise birinci sınıfta okuyan bir öğrencinin sevincini düşünebiliyor musunuz? Önce İstanbul’u göreceğim, sonra genç milli takımla birlikte Belçika’ya gideceğim.
Genç milli takım aday kadrosuna İzmir’den sadece ben ve kaleci Seyfi Talay seçilmiştik. İstanbul’a birlikte gittik Seyfi ile. Arkadaşlarıma ve ay-yıldızlı takıma çok iyi ayak uydurmuştum. İyi oynuyor, hazırlık maçlarında güzel goller atıyordum. Brüksel’e gidecek oyuncular için tek tip elbise sipariş edilmişti. Provalara ben de katılmıştım. Küçücük bir çocuktum. Sevinçten havalara uçuyor, ama kimselere bu büyük sevgimi belli etmiyordum. İzmir’e bir mektup yazıp babamdan 100 lira para istedim. Avrupa’ya gidiyorum, bana para gönderin diye yazmıştım. O zaman 100 lira iyi paraydı.
Seyahat günü gelip çatmıştı. O gece Futbol Federasyonu başkanı Orhan Şeref Apak, antrenör Cihat Arman’la birlikte beni yanına çağırdı ve şöyle dedi: ‘Seni Brüksel’e götüremiyoruz oğlum. Bak Metin, sen gelecek yıl da genç milli takımda oynayabilirsin. Aynı azim ve hırsla çalış.’ O an sanki başımdan aşağı kaynar sular boşalmıştı. Dedim ya çocuktum. Gözyaşları arasında Orhan Şeref Apak’ın yanından ayrıldım. Benim yerime son anda o seyahat kadrosuna Hacettepeli Ercan alınmıştı. O gece öğrendim ki, Ercan’ın babası meğer Ankara futbol ajanı imiş!” (2)

1954 yılının İzmir genç karması. Metin Oktay sağdan dördüncü. Onun
solunda geleceğin Altay kaptanı Kazım Yıldız var. Kaleci Akın Barhan.
                                                                                                        (Ege Ekspres)
Gerçi Ercan da vasat futbolcu değildi, nitekim ertesi sezon Beşiktaş’a transfer olmuştu. Yine de on yedi yaşında bir delikanlının milli takıma seçilmeyi beklerken, üst düzey bir spor bürokratının oğlunun seyahate götürülmesinden dolayı yaşadığı hayal kırıklığını tahmin etmek zor değil. (Bu arada Metin Oktay’ın Hacettepeli Ercan dediği Ercan Ertuğ’un o tarihte Gençlerbirliği kadrosunda yer aldığını belirtelim. Ertesi yıl Beşiktaş’a transfer olmuş, birkaç sezon oynadıktan sonra Hacettepe’ye gitmişti. Metin Oktay belki bundan ötürü Hacettepeli Ercan demiş olabilir. Türkiye Futbol Federasyonu’nun çıkarttığı Türk Futbol Tarihi kitabının 2. cildindeki maç kadrolarında belki bu ifade referans alınarak Ercan Ertuğ yanlışlıkla Hacettepe takımı oyuncusu olarak belirtilmiştir.)

Metin Oktay Dünya Gençler Şampiyonasına gidemese de artık dikkat çeken bir oyuncuydu. İzmir’e döndükten sonra Yün Mensucat takımına transfer oldu. Bu takıma nasıl girdiğini ve buradaki günlerini yine anılarından okuyalım: “Genç milli takıma çağrıldıktan sonra birkaç kulüp bana gözünü dikmişti. Bunların arasında Yün Mensucat da vardı. O zaman Yün Mensucat’ta Adnan Süvari hem futbolcu hem de antrenördü. Teklifleri bana cazip geldi. Ayda 300 lira vereceklerdi. Kabul ettim.
Yün Mensucat’a 300 lira maaşla transfer olunca dünyam değişmişti. İşçi kadrosunda gösteriyorlardı beni. Artık bir an önce büyümek istiyordum. Bir anda herkesin sevgilisi olmak, futbolda büyük mesafeler kat etmek istiyordum. O yüzden lise birinci sınıfın sonunda okulumu terk ettim. Çünkü futbolla okulun bir arada yürüyemeyeceğini anlamıştım.
Adnan Süvari Affan ile beni çift santrfor oynatırdı. Kendisi de oyun kurucu olarak sahada görev yapardı. O sezon yeni formamla 14 gol attım ve o yılın sonunda Yün Mensucatlı Metin olarak tekrar genç milli takım aday kadrosuna davet edildim. Artık kişiliğimi bulmaya başlamıştım. Gün geçtikçe futbolum olgunlaşıyordu. O yüzden genç milli takım kampına giderken ‘harcanma’ korkusunu üstümden atmıştım.” (3)

İzmir Ligi 1953-54 sezonunun ilk maçında başlama vuruşunu dönemin NATO İzmir karargahı komutanı General
Wyman yapıyor. Generalin bize göre sağında Yün Mensucat takımının antrenör-oyuncusu Adnan Süvari,
                solunda takımdaki ilk resmi maçını oynayan Metin Oktay var.                             (Yeni Asır)
Adnan’lı, Metin’li, Affan’lı Yün Mensucat o sezonu (1953-54) Altay ve İzmirspor’un ardından üçüncü bitirme başarısını gösterirken Karşıyaka, Göztepe, Altınordu gibi takımların üstünde yer almıştı. Genç Metin 32 gol atan takımına 14 golle büyük katkıda bulunurken artık iyice sivrilmişti. Muhtemelen İzmir genç karmasını çalıştıran büyük futbolcu Sait Altınordu’nun da bunda rolü vardı. Nitekim İzmirli gazeteci Beliğ Beler bir hazırlık maçında izlediği genç karma oyuncuları hakkında şu satırları yazıyordu: “İki ay evvel gördüğüm gençler aynı elemanlar olduğu halde tanınmayacak derecede değişmişler. Top stopları, vuruşları, velhasıl her şeyleri eskisiyle kıyas kabul etmemektedir. Sait gençlerin yürüyüşlerine, koşmalarına bile tesir etmiş.” (4)

İzmir'de İzmir ve İstanbul genç karmaları arasında yapılan
maçta Metin Oktay, kaleci Varol Ürkmez ile mücadelede.
Sağ tarafta onları izleyen oyuncu Şeref Has.  (Yeni Asır)
İzmir’de bölge karmaları arasında yapılan maçlardan sonra Metin Oktay bir kez daha genç milli takıma seçildi. Artık hiçbir kuvvet onu takımdan çıkaracak durumda değildi. Böylece Dünya Gençler Şampiyonasına katılacak kafilenin içinde kendine yer buldu. Millilerin oynadığı ilk maçta forma giydi ve attığı gollerle kazanılmasında büyük pay sahibi oldu: “1954 yılının 11 Nisan günü Batı Almanya’nın Leverkusen şehrinde Belçika’ya karşı ilk defa ay-yıldızlı formayı sırtıma geçirdim. … 4-0 kazanmıştık o maçı. Ben de iki gol atmıştım. Yabancı bir ülkede, yabancı bir sahada, üstelik milli formayla attığım o iki gol, bana dünyalar bağışlamıştı sanki. İkinci golü attıktan sonra sakatlanmıştım. Ama o büyük mutluluk, o büyük acıyı çoktan bastırmıştı bile.” (5)

Ali Soydan'dan aldığımız bu fotoğrafta genç milli takım 1954 dünya gençler şampiyonası için Almanya seyahatine
çıkmadan önce havaalanında görülüyor. Metin Oktay sağdan üçüncü. Bize göre sağında Varol Ürkmez,
solunda Ali Soydan var.
                                                                                                   
Ardından İsviçre maçında takımımızın tek golünü attı. Bu golü milli takım masörü Reşat Erte turnuva izlenimlerini yazdığı kitapta şöyle aktarıyor: “Oyunun 25. dakikasına kadar gayet muntazam ve deplasmanlı hücumlarla İsviçre kalesini bir hayli sıkıştırdıktan sonra İzmirli sağ iç Metin gerilerden eşapelik bir pasla önünde bulunan İsviçre müdafilerini atlattıktan sonra 15 pastan güzel bir vole şutla takımımızın ilk ve son zafer golünü atmış oldu.” (6)

(Ege Ekspres)
Varol’lu, Metin’li, Şeref Has’lı, Ali Soydan’lı genç milli takım Dünya Gençler Şampiyonasında dördüncü olma başarısını gösterdi. Yurda döndükten sonra genç milli takım antrenörü ve yine o tarihte Beşiktaş’ı çalıştıran Cihat Arman Metin’i doğruca Beşiktaş kulübüne götürdü. Fakat bu çelimsiz gencin transfer parası olarak istediği yüksek meblağ ünlü yönetici Sadri Usuoğlu’nu (Arap Sadri) kızdırmıştı. Galatasaray da aynı gerekçeyle geri çevirince Metin tekrar İzmir’e döndü ve ertesi sezon İzmirspor forması giydi.

Genç milliler Almanya'da kaldıkları binanın önünde. Metin Oktay arka
sırada sol başta. Antrenör Cihat Arman orta sırada sağ başta.
                                                                               (Reşat Erte'nin kitabından)

(1) Halit Kıvanç, Futbol Bir Aşk, s. 75-76.
(2) Metin Oktay, Top ve Ben, s. 11.
(3) Top ve Ben, s. 12-13.
(4) Yeni Asır, 26 Şubat 1954.
(5) Top ve Ben, s. 13.
(6) Reşat Erte, Genç Milli Takımımızın 1954 Almanya Hatıraları, s. 30.