18 Ekim 2014 Cumartesi

Mehmet Ekerbiçer - Beykoz'un Centilmen Devi

On yıl kadar önce lig tarihiyle ilgili bir dosya için eski gazeteleri karıştırırken Beykoz kadrosunda bir isim dikkatimi çekmişti. Takım kadrolarının Büyük Mehmet, Küçük Mehmet diye yazıldığı, bir üçüncüsü daha olursa Mehmet III diye adlandırıldığı yıllarda, takımdaki tek Mehmet olmasına rağmen muhtemelen kulağa hoş gelen soyadından ötürü sadece Ekerbiçer olarak tanınıyordu. Üstelik bu soyadını pekiştirircesine bir basketbolcu gibi çok uzun boylu olduğu görülüyordu fotoğraflarda. O günden sonra Mehmet Ekerbiçer ile tanışıp konuşmayı çok istedimse de çok uzun bir süre bunu gerçekleştiremedim. Uzun yıllar formasını giydiği Beykoz’da artık irtibatı olan kimse kalmamıştı. En son birkaç yıl önce bir takım arkadaşının cenazesinde görülmüştü. Konuştuğum bazı kişiler gayet emin bir tavırla onun çoktan öldüğünü söylüyordu. Bir kısmı Bebek’te, bir kısmı Arnavutköy’de oturduğunu söylese de yaşayıp yaşamadığından emin değildi. Sonunda arayışlarım beni Arnavutköy’de İstanbul’un eski amatör kulüplerinden Boğaziçi Spor Kulübüne götürdü. Nihayet bu kulüpte görev yapan Kadir Hoca’nın vasıtasıyla Mehmet Ekerbiçer’e ulaşabildim.


Bir zamanlar 1.92’lik boyuyla ceza sahasında kuş uçurtmayan Ekerbiçer artık rahatsızlığı nedeniyle evinden çıkamıyordu. Yaşlanınca boyunun da çektiğini ve 1.90’a indiğini gülerek söyledi. Artık fazla yürüyemiyordu ama hafızası yerli yerindeydi. Yüzme ve sutopuyla başladığı spor hayatını, Boğaz’daki çocukluk günlerini, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’nin durumunu, Mersin ve Beykoz günlerini, Beykoz kundura fabrikasındaki çalışma şartlarını, memleket siyasetindeki çekişmelerin buraya yansımasını, futbolculuk anılarını, Kelle İbrahim’i gayet detaylı şekilde uzun uzun anlattı. Araya sadece gerektiği zaman girerek sözü ona bırakıyorum:

“1923 Mayıs’ında İstanbul’un Kanlıca semtinde doğdum. Rahmetli babam Arnavutköy Kız Kolejinde bahçıvan olarak çalışıyordu. Zaten soyadımız da onun mesleğinden geliyor. Sekiz yaşındayken Yugoslavya’dan göç etmiş buraya. Ben doğduğum sırada İstanbul halen İngilizlerin işgali altındaymış. Benim doğumumu haber verdiklerinde o zaman otobüsler filan yok, Şirketi Hayriye vapurları var. Vapur Kanlıca iskelesine yanaşırken babam atlamış vapurdan. Tam eve gidecekken İngiliz polisi yakalamış bunu. Babam İngilizce bilmez, onlar Türkçe bilmez, bir tercüman bulunmuş. Babam, ‘Beni general gibi bir adamın yanına götürdüler, apoletleri filan gösterişli bir subaydı,’ diye anlatırdı. Subay, ‘Niye atladın vapurdan?’ diye sormuş. Babam, ‘Bir çocuğum dünyaya geldi, onun heyecanıyla atladım,’ demiş. Subay, ‘Otur bakalım şuraya,’ deyince babam eyvah şimdi beni içeri atacaklar diye düşünmüş. Subay bir askere talimat vermiş. Asker biraz sonra elinde bir paketle dönmüş. Meğer çikolata yaptırmış. Subay, ‘Al bunu, hemen evine git,’ demiş. Babam hapse girmeyi beklerken çikolata paketini görünce şaşırıp kalmış tabii.”

“Ben babamın ilk çocuğuydum. Rahmetli annemin benden büyük bir çocuğu daha var. Annem dulmuş, babamla ikinci evliliğini yapmış. Benden küçük iki kardeşim daha vardı, Refik ve Nermin adlarında, ikisi de rahmetli oldu. Ailede benden başka kalan olmadı.  Ben yedi yaşındayken babam kız kolejinde çalıştığı için Arnavutköy’e geçtik, geçiş o geçiş. İlkokulu Arnavutköy’deki 25. Mektepte okudum. Ortaokulu Gaziosmanpaşa Ortaokulunda okudum, hani şu Ortaköy’de yanan ahşap binadaki okulda. Liseyi Mersin’de deniz lisesinde okudum.”

“Ben futboldan önce yüzücüydüm. Galatasaray’ın şimdi Bebek parkının olduğu yerde denizcilik şubesi vardı. O zaman yüzmede ve kürekte Galatasaray’ın üstüne kulüp yoktu. Çok iyi yüzücüler vardı. Mesela İbrahim Sulu fakir bir çocuktu, 13 yaşında Boğaz’ı geçmede birinci olmuştu. Kimse sahip çıkmayınca Kelle İbrahim alıp Beykoz’a getirmişti onu. Beykozlu olarak kaldı. Ben de 13-14 yaşlarında yüzücü olmuştum. Boğaz’ı geçme müsabakalarına katılırdık. Anadoluhisarı’ndan atlardık, yalıların önünden geçip Bebek’te iskeleye çıkardık. Tabii yüzerken akıntı şartlarını dikkate almak lazımdı. Grup halinde Anadoluhisarı’ndan atlardık. Evvela Rumelihisarı’nın orada bir fener var, o fenere doğru yüzerdik. Akıntı bizi aşağı doğru atar, Kandilli açıklarına gelirdik. Sonra yüze yüze Bebek koyuna gelirdik. O zaman Feyziati Lisesi vardı, Bebek’le Arnavutköy arasında. Orası meşhur bir liseydi, sonra ismini Boğaziçi Lisesi yaptılar. Feyziati Lisesine doğru yüzülürdü. Orada da anafor suları aşağı doğru akardı, yani ters akıntı. O suları bilmeyen Arnavutköy tarafına düşerdi, Bebek’e yayan gelirlerdi. Boğaz’ı geçmede, yabancılar dahil aşağı yukarı 200 kişi katılırdı. Benim altıncılığım, yedinciliğim vardı o yarışlarda. Boğaz’ı geçme dışında adalar arası yarışlar yapılırdı. Burgaz’dan atlardık, Heybeli’ye yüzerdik.”

1935'te yapılan Boğaz'ı geçme yarışında genç yüzücüler Anadoluhisarı
 iskelesi yakınından Boğaz'ın sularına atlamış yüzüyorlar.
(M. Sinan Genim - Konstantiniyye'den İstanbul'a III - X1X. Yüzyıl Ortalarından
XX. Yüzyıla Boğaziçi'nin Anadolu Yakası Fotoğrafları)

“Galatasaray’da yüzmenin yanında sutopu da oynadım. O zamanlar Büyükdere’de denizde açık bir yüzme havuzu vardı. Yirmi beş metre boyundaydı. Etrafı direklerle çevriliydi. Dalgalar geldiği zaman havuza girerdi. Büyük bir gemi geçtiği zaman sallıyordu mesela. Aslında sutopu maçlarının kapalı havuzda yapılması lazımdır ama o zaman öyle bir imkân yoktu. Küreğe de merakım vardı ama Suat Erler bize kürek çekmeyi yasaklamıştı çünkü yüzme sporunun geliştirdiği adale yapısıyla kürek sporunun geliştirdiği adale yapısı birbirine tamamen zıttır. Yüzücülerin hocası rahmetli Suat Erler ve Abbas Sakarya idi. Kürekçilerin hocası Adnan Akıska idi. Galatasaray’ın denizcilik şubesinde kürekçilerle yüzücüler bir türlü anlaşamazlardı. Suat Erler Almanya’da, Abbas Sakarya Macaristan’da ihtisas yapmış insanlardı.  Suat Hoca müsaade etmediği için kürek yapamadım. İstanbul Yüzme İhtisas kulübünü kuran insandır aynı zamanda Suat Erler. Yüzde yüz amatör bir sporcuydu rahmetli.”  

“1941 senesinde Almanlar Rusya’ya taarruz etmişti. Zaten bütün Avrupa’yı da işgal etmişlerdi. Onlarla birlikte savaşa katılmasak da Almanların destekçisiydik. Bulgaristan ve Romanya’yı da ele geçirmişlerdi. O zaman rahmetli İnönü, millet aç kalmasın diye ekmeği vesikayla dağıtıyordu millete. Ben o zaman on sekiz yaşındaydım, Heybeliada’daki bahriye mektebine yazılmıştım. Ondan önce imtihanlara gittik, sağlık muayenesinden geçtik. Almanlar Rusya’ya saldırırken Türkiye de boş durmadı. Kuleli askeri lisesi Konya’ya taşındı. Bahriye mektebi de Mersin’e taşındı. Biz imtihanlara Heybeliada’da girdik ama orada okumak nasip olmadı, Mersin’de okuduk. İzmir’de fuar yüzme müsabakalarına İstanbul’u temsilen katılmıştım. Şazi Tezcan hem hakemdi, hem İstanbul su sporları ajanıydı. Bana göstermişti İzmir gazetelerinden birinde sonuçları, ben de çok sevinmiştim bahriye mektebini kazandım diye.”

“Mersin’e yeni geldiğim sırada Refah faciası denen olay meydana gelmişti. O senelerde Türk hükümeti İngiltere’den savaş gemisi almak için en kalburüstü subaylarını Refah gemisiyle Mısır’a gönderirken, gemi Akdeniz’de vurulup battı. Orada birçok genç ve yetenekli subayımız hep öldüler. Tarihimizde Refah faciası olarak bilinir bu olay. Spora yüzmeyle başladık ama bahriye mektebine girince yüzmeyi unuttuk. Mersin’de köpekbalıkları sahile kadar geliyormuş, o yüzden yüzmezdik. O sebeple futbola başladık. Mersin’de henüz okurken Denizgücü takımında da oynuyordum. O zaman Mersin İdman Yurdu, Adana Demirspor, Torosspor gibi takımlar yani hem Mersin hem Adana takımları Çukurova liginde bir arada oynuyordu. O zamanlar Mersin İdman Yurdu’nun en büyük rakibi Adana Demirspor’du. Adana Demirspor’da meşhur Muharrem Gülergin vardı. Futbolculuğunun yanı sıra çok iyi bir yüzücü ve sutopçuydu. Türkiye birincilikleri vardı. Muharrem de benim gibi santrhaf oynardı ama Çukurova karması yapıldığı zaman santrhafa beni koyarlardı. Muharrem başka mevkide oynardı.” 

Çukurova karması Eylül 1945'te Fenerbahçe Stadında.
Ekerbiçer soldan ikinci futbolcu.
                                                                                                   (Kırmızı Beyaz)
“Futbol, voleybol, basketbol – bütün bu müsabakalarda Mersin’de birinciliği kimseye kaptırmazdım. O yüzden şimdi adı Mersin’deki spor salonuna verilmiş olan Edip Buran benim üzerimde çok durdu. Kendisi Mersin İdman Yurdu kulübünün kurucularındandı. O zaman da kulübün umumi kaptanıydı. Ama yalnız umumi kaptan değil her şeyiydi. Kulübün her şeyine o bakardı. İşte liseyi bitirdiğim sırada rahmetli seni alacağım diye tutturdu. Deniz Harp Okulu da o zaman Mersin’deydi. ‘Edip Abi, ben subay olacağım,’ dedimse de ısrar etti. Liseden ayrılmak için tazminat ödemek gerekiyordu. O zaman fakirdik tabii, paramız pulumuz yoktu. Edip Buran Ankara’ya gitti geldi. Bütün masrafları Mersin’in tüccarlarından karşıladı. Türkiye’de o zaman profesyonellik yoktu tabii. Bu bakımdan ilk profesyonel sayılabilirim. Kısacası, subay olmak kısmet değilmiş, sadece üç sene lisede okudum. Harbiye iki seneydi o zaman harp seneleri olduğu için. Devam etseydim Harbiye’yi de bitirip subay olacaktım. O zaman üç tane meşhur gemimiz vardı – biri Yavuz, diğerleri Hamidiye ve Mecidiye. Harbiye’ye girmeden önce bu gemilerde staj yapılırdı. Ben Mecidiye gemisinde staj yapıyordum. İşte o sırada bahriyeden ayrıldım ve neticede 1944’de Mersin İdman Yurdu’na girdim. Edip Buran, ‘Mehmet’çiğim bu kadar kişiyle konuştuk, tazminatını ödemek için para topladık, götürüp yatırdık. Bana söz ver, en az beş sene Mersin İdman Yurdu’nda futbol oynayacaksın,’ dedi. Ben de söz verdim. O zamanlar söz senet yerine geçerdik. Ben de gerçekten 1950’ye kadar Mersin’de kaldım. Mersin’de futbol oynarken Karayolları 5. Bölgede personel şefiydim. Orada bana Edip Buran marifetiyle iş vermişlerdi.”

Bu fotoğraf Ekerbiçer'in diğer oyunculara göre ne kadar
uzun boylu olduğunu gayet iyi gösteriyor.
                                                 (Beykoz Spor Mecmuası)
“Fenerbahçe’yi davet ettik Mersin’e. Penaltı atışı oldu. Penaltıyı İlhan Taşucu attı. Bombacı İlhan denirdi. Sol ayağı çok kuvvetliydi. Kalede Cihat Arman vardı. İlhan Taşucu üç beş adım gerildi, topa bir vurdu. Top önce direğin altına, sonra yere, tekrar direğin altına, sonra tekrar yere vurup dışarı çıktı. Yani öyle sert vurmuştu ki top ikişer defa direğe ve yere vurdu. Bir de Edip Buran’ın yeğeni olan Ahmet vardı. Küçük Ahmet derdik. Onunla birlikte beni 1945 senelerinde Beşiktaş’a istediler. O zamanki Beşiktaş başkanı bir yüksek mühendisti, Karaköy’de bir handa yazıhanesi vardı. Bizi ona götürdüler. ‘Ben Hakkı Kaptan’la konuştum, sizi Salı günü idmana bekliyor. Orada sizi deneyeceğiz,’ dedi ve bize ellişer lira para verdi. O zaman için büyük paraydı 50 lira. Ahmet’le beraber kaldık ve deneme maçına çıktık. Şişli ile hazırlık maçı yapacaklardı. Kaptan bana hangi mevkide oynadığımı sordu. ‘Santrhaf oynuyorum,’ dedim. O zaman Beşiktaş’ın Ömer diye meşhur bir santrhafı vardı. Baba Hakkı, Ömer’e, ‘Sen yan hafa geç,’ dedi. Ömer bunun üzerine, ‘Ben yerimi vermem,’ dedi. Baba Hakkı sert bir adamdı. ‘Vermezsen çek git,’ diye kızdı. Bu tartışma üzerine bizim moralimiz bozuldu. Maçı kazandık ama oynadığımız oyun ne beni ne Ahmet’i tatmin etti. Maçtan sonra başkanın yazıhanesine gittik. ‘Biz daha Beşiktaş’ta futbol oynayacak kıvama gelmemişiz,’  deyip aldığımız parayı geri verdik. Başkan şaşırdı. Aynı akşam Mersin’e döndük. Sonra bir gazeteci lehimize çok yazılar yazmıştı, bunları kaçırmayacaktınız diye. Daha sonra Galatasaray da istemişti beni. Hatta sadece futbol değil basketbol da oynayacaktım ama o zamanki kulüp müdürü, meşhur Leblebi Mehmet işi bırakmamı istemişti. Ben o zaman Beykoz kundura fabrikasında idare amiriydim. Geçinmek için yalnız futbol oynamaya güvenemezdim. Kabul etmedim işi bırakmayı. O yüzden o transfer de olmadı.”

Beykoz'un 1957-58 kadrosu. Ayaktakiler (soldan): Günay Kayarlar, ? , Nusret Ülük, Rauf Başaran, Erdoğan Gürhan,
Mehmet Ekerbiçer. Oturanlar: Abdullah Matay, Aydın Sümer, Hasan Önal, Ziya Baydar, Necmi Mutlu.
                                                                                                                                                                     (Haluk Sümer arşivi)
“Beykoz’a Kelle İbrahim sayesinde geldim. Arnavutköy’deki Boğaziçi Spor Kulübünü kuran kardeşim Refik’tir. Kardeşimin karısı Rum’du. Refik’in Rumlarla arası çok iyiydi. Orası kiliseye ait bir araziydi. Ne yaptı etti, kiliseden o araziyi kulübe hibe olarak aldı. Daha önce Arnavutköy camisinin içinde ahşap bir ev vardı, kulüp binası olarak kullanılıyordu. O zamanlar Onnik diye Kuruçeşme’de oturan Ermeni bir arkadaşımız vardı. Onnik de kulübün kaptanlığını yapıyordu. O zamanki adı Kuruçeşme İdman Yurdu idi kulübün. Kuruçeşme bir gün Beykoz’la bir maç almış. Ben de izinli olarak İstanbul’daydım o sıra. Onnik bana, ‘Mehmet Abi sen de gel bizde oyna,’ dedi. O zaman üst üste iki maç oynardık. Beykoz çayırında önce genç takım olarak çıktık, arkadan esas takım olarak Beykoz’la maç yaptık. İşte o maç benim tekrar İstanbul’a dönmemi sağladı. Ondan sonra Kelle İbrahim peşimi bırakmadı. Gece Arnavutköy’deki evimizin önünde yatmıştı beni almak için. Seni alacağım diye ısrar etti ve nitekim aldı da.”

“Beykoz’a geldiğimde 27 yaşındaydım. Kelle İbrahim hayatında hiçbir iş yapmamış bir insandı. Mesela Beykoz’dan vapura binecek, iskeledeki görevlilere selam verir, onlar da, ‘Oo, geç İbrahim Abi,’ der, vapura öyle binerdi. Beykoz’dan bindiği otobüslere, vapurlara para pul diye bir şey yok. Beykoz’da o kadar tanınan, sevilen bir insan. Bir gün Ankara’ya bir maça gidiyorlar. Beden terbiyesi genel müdürü, Kelle’nin çocukluk arkadaşıymış. O zaman kundura fabrikasının müdür muavini aynı zamanda şef, bilahare İzmit belediye başkanlığı yapmış biriydi. Beden terbiyesi genel müdürü, fabrikada bir iş verilmesini rica eden bir kart yazarak Kelle İbrahim’e veriyor. O da kartı alıyor, fabrika müdürüne götürüyor. Müdür Sabit Tapan diye yüzbaşılıktan emekli olan bir adamdı. Sabit Tapan ismi gibi bir adamdı, otuz üç sene fabrikanın müdürlüğünü yapmış. Hayatında sporla en ufak ilişkisi olmayan bir adamdı. Günün birinde yurtdışından deri getirtti diye mahkemeye verdiler. ‘Ben askerime kışta kıyamette postalsız kalmaması için deri satın aldım, Yoksa ne giydirecektim?’ dedi. Fakat adam beraatını göremeden öldü. İşte Sabit Tapan fabrikaya sporcu almak istemiyor fakat kartı gönderen de hatırını kıramayacağı biri. Sonunda Kelle İbrahim’e, ‘Sana 30 lira maaş, fakat fabrikaya girmek yok, her ay gelip kapıdan maaşını alıp gideceksin,’ diyor. Enver Atafırat da teknik müdür muaviniydi. Almanya’da deri üzerine ihtisas yapmış bir adam. Sabit Tapan’ın aksine o sporu severdi. Bütün sporculara iş verirdi. Beykoz takımı onun futbolcuları fabrikaya alıp iş vermesi sayesinde gelişmişti. İşvereni kaybedince Beykoz kulübü de aşağılara düştü.”

Bol çamur ve terle kazanılmış bir galibiyetin ardından Beykozlu
futbolcular birbirini kutluyor. Ön planda Ekerbiçer, Erdinç Bayburt ve
Rauf Başaran görülüyor.
                                                                                           (Rauf Başaran arşivi)
“Bizim futbol oynadığımız dönemde İstanbul liginde on takım vardı. Üç büyüklerin dışında bir de Vefa dördüncü büyük olarak kabul edilirdi. Beykoz, İstanbulspor da ilk dörde girmek için mücadele ederdi. Bunların dışında Emniyet, Beyoğluspor, Kasımpaşa, Adalet kulüpleri vardı İstanbul liginde. Fenerbahçe’nin eski oyuncusu Rebii Erkal Beykoz’da bir müddet antrenörlük yapmıştı. Maça çıkmadan evvel toplardı bizi. ‘Çocuklar futbol bir şeytan oyunudur. Şeytanın ne yapacağı belli olmaz. Çıkacağınız maçta hasmı küçük veya dev gibi görmek çok manasız,’ derdi. Nitekim 1957’de biz Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş gibi kulüpleri geride bırakıp Atatürk Kupasını kazandık. Tam 2 metre boyunda bir kupaydı. Bütün takım kupayı Beşiktaş’a kadar taşıyıp oradan vapura bindik. Vapur düdüğünü çala çala Beykoz’a gitmişti.”

Söz Beykoz’da oynadığı yıllara gelince eline toplu bir transfer parası geçip geçmediğini sorduğumuzda şöyle konuşuyor:  “Buraya geldikten sonra Mersin’e gitmiştik. Mersin ile Adana’da beş maç yaptık. Yirmi lira galibiyet primi aldık. Nerede kaldı bize toplu para verecekler. Maaşları alamazdık bazen, boş bordroya imza atardık.”

Şeref Stadında Beykoz ile Adalet arasında oynanan bir İstanbul
Profesyonel Ligi maçı. Ekerbiçer'in arkasında Beykozlu Levon var.
Ön plandaki Beykozlu oyuncu Aydın Sümer. Arkada Adaletli
Selahattin Torkal görülüyor.
                                                                                     (Haluk Sümer arşivi)
Karşımızda son derece nazik bir insan var ama futbol oynadığı yıllarda son derece otoriter bir kaptan olduğuna dair yazıları hatırlatınca Katır Nusret’le ilgili bir anısını anlatarak bunu onaylıyor: “Katır Nusret maça çıkmadan koca bir ayva yerdi. ‘Yeme oğlum şunu, ağzın burnun köpürecek maçta,’ derdim. Vallahi koştuğu zaman ağzından köpükler gelirdi. O kadar hırslı bir oyuncuydu. Tank gibi koşardı zaten. Bir gün hakemin üzerine yürüyordu bir olaydan dolayı, hemen yapıştım yakasına. ‘Ne yapıyorsun?’ dedim. ‘Gününü göstereceğim ona,’ deyince bir tane patlattım buna. Haftayma çok az zaman vardı. ‘Çabuk dışarı çık,’ dedim. Hakeme de, ‘Kusura bakmayın, ben içeri gönderiyorum bunu,’ dedim. Hakem durumu anlamıştı zaten, ‘Tamam,’ dedi. Hem takımın en yaşlısıydım, hem de kızdığım zaman çok asabi hareket ederdim.”

Otoriter olduğu kadar haksızlığa dayanamadığı da anlaşılıyor Ekerbiçer’in. Eski gazetelerden birinde hakem Orhan Gönül’le mahkemelik olduğunu hatırlattığımızda şöyle cevap veriyor: “Orhan Gönül’le mahkemelik olduğumuzu hatırlıyorum ama şimdi sebebini tam hatırlayamıyorum. Bir laf etmişti bana, onun üzerine mahkemelik olmuştuk.”

Kaptan olarak takım arkadaşlarına karşı gerektiğinde asabi davranmasına rağmen oyun içinde rakiplerine karşı çok centilmen olduğunu duyduğumuzu söylüyoruz. Bunu şu sözleriyle onaylıyor: “Şimdikileri görüyorum, omzundan tutuyor, belinden çekiyor, her türlü sertliği yapıyor. Biz elimizi çekerdik hasma zarar vermeyelim diye.”

Beykoz takımı 1954-55 sezonunda Şeref Stadında. Ayaktakiler (soldan): Katır Nusret, Gazanfer Olcayto, Levon,
Hilmi, İsmet, Halil. Oturanlar: Dikran, Ekrem, Aydın, Ziya, Ekerbiçer.
                                                                                                                                                                         (Haluk Sümer arşivi)
Uzun boyunun bir dezavantaj yaratıp yaratmadığını sorduğumuzda şöyle cevap veriyor: “Uzun boylu olmama rağmen çeviktim. Sahaya çıktığımızda makas hareketi yaptığım zaman üst direğe ayağımla dokunabiliyordum. Havadan top bırakmazdım ama en büyük rakibim Metin Oktay’dı. Kafa toplarına çok hakimdi. En çok onunla kapışırdık. Benden kısaydı tabii ama çok atletik bir çocuktu.”

Sıra artık futbol tarihimizin adeta mitolojik unsurlarından biri haline gelen o söylenceye geliyor. Fenerbahçeli Mikro Mustafa’nın onun bacak arasından geçmesiyle ilgili olarak anlatılanları şöyle yalanlıyor: “Mikro Mustafa hakikaten çok kısaydı. Halit Kıvanç’ta kaseti olması lazım. Fenerbahçe Stadında Mikro Mustafa ile bana bir röportaj yaptırmıştı. Foto muhabirleri çok istemesine rağmen Mikro hiçbir maçta benle fotoğraf çektirmeye yanaşmazdı. Bir gün Sultanhamam’da bir mefruşat mağazasında çalışırken Aşirefendi’den üç tane kız geldi. Bakıp bakıp gülüyorlar, bir şeyler konuşuyorlardı. Futbolu bıraktığım seneler. Dayanamadım sordum, ‘Niye güldünüz?’ diye. Birisi, ‘Biz bankada çalışıyoruz, arkadaşımız Mikro Mustafa’nın karısıdır, sizi görünce onu söylediler, başladık gülmeye,’ diye cevap verdi. Mikro’nun karısına, ‘Kızım sorsana şu kocana ne zaman geçmiş benim bacaklarımın arasından diye’ konuştum. Böyle bir şey yok ama gazetecilere bakarsanız var. Artık neredeyse ben de kabullenmeye başladım. Yalnız bir pozisyon hatırlıyorum. Kaleci uzun bir degaj yaptı, topa ikimiz birden koştuk. Ama baktım ki ben yetişemeyeceğim. O da yetişemedi. Top yere vurdu. Sıçrarken Mikro Mustafa kafa vurdu. Top beni aştı. Bütün tribün ‘Ekerbiçer’in kafasından top aldı,’ diye konuşmaya başladı. Böyle bir olayı hatırlıyorum ama bacaklarımın arasından geçtiğini hatırlamıyorum doğrusu.”

Beykoz'un 1957'de Bulgaristan'da
yaptığı maçlardan biri.
                             (Günlük Spor Gazetesi)
Bir anısı da o dönem bütün futbolculara ayakkabı yapan Dinyakos ustayla ilgili: “Ayakkabı yaptırmaya Dinyakos’a gittiğimde beni görünce hemen suratını ekşitirdi. ‘Be kardesim ne yapazağiz seninle?’ derdi. Çünkü benim ayaklar 45 numaraydı. Onun en büyük kalıplarıysa 44 numaraydı. Kalıpların arkalarını bezleyerek ayakkabıyı büyütüyordu. Yani işi uzardı, onun için de hiç istemezdi bana ayakkabı yapmak. ‘Allah askina yipratma bunlari,’ derdi. İskarpin gibi ayakkabı yapardı. Mehmet Ali Has iskarpin gibi futbol ayakkabısı yaptırırdı. O zaman bir tek Dolmabahçe Stadı vardı. Yağışlı havalarda çamur olurdu. Sahanın dört köşesinde çim kalmıştı sadece. Bir gün Mehmet Ali’nin pabucu çamura saplanıp ayağından çıkmıştı da arayarak zor bulduk.”

Milli formayı giyip giymediğini sorduğumuzda hüzünleniyor: “Milli formayı antrenmanda giydim ama maçta giyemedim. Yedi kez aday kadroya seçildim. Bizim gibi küçük kulüplerden benim dışında seçilen İstanbulsporlu Aydemir ve Beton Mustafa vardı. Bizim dışımızdakiler hep Fener-Galatasaray-Beşiktaş’tan seçilirdi. Bir keresinde Fransa’ya giderken beni havaalanından geri çevirdiler. Fenerbahçeli santrhaf Naci ağlamış etmiş, sonunda onu almışlar takıma. Havaalanında beklerken bana, ‘Kusura bakma,’ deyip takımdan çıkardılar. O zamanlar Fenerbahçe’de Naci Erdem, Galatasaray’da Bülent Eken, Beşiktaş’ta Ali İhsan santrhaf oynuyordu ve hepsi kaliteli oyunculardı ama bana da şans verilebilirdi.”

O yıllarda futbolcular genellikle 30 yaşına geldiğinde futbolu bırakırken Mehmet Ekerbiçer neredeyse 40 yaşına kadar oynamış. Beykoz kundura fabrikasında siyasi çekişmeler sonucu İstanbul’dan uzaklaştırılması da futbolu bırakmasında etkili olmuş: “Kırk yaşına yakın bıraktım futbolu. O zaman benden uzun oynayan bir Lefter vardı. Ellili yıllarda deri getiren büyük gemiler fabrikaya yanaşamaz, açıkta demirlerdi. Yük şatlarla fabrikanın iskelesine taşınırdı. Oradan bohça haline gelmiş deriler dekovil hatlarıyla ambarlara taşınırdı. Deri bakım isteyen bir üründür. Üst üste konulduğunda irtifa 90 santimden yukarı çıktığı zaman deri kızışıyor ve alttakiler yanmaya başlıyor. Her bohça aşağı yukarı beş adet deriden teşekkül ediyordu. O zaman muvakkat işçi alıyorduk. Emrimde yaklaşık doksan muvakkat işçi çalışıyordu. Başlarında bir tane çavuş vardı. Bunun iki üç tane elebaşı vardı ki, aynı zamanda sendika temsilcisiydi. Bunlar işçiyi Pazar günü çalışmaması için telkinde bulunuyormuş. O zaman gemiler beş günde ancak boşalıyordu ve demirli kaldığı her gün için starya denen bir ücret ödeniyordu. Ben bu üç kişiyle konuştum, dinlediler gittiler. Fakat sonradan o üç kişinin hafta sonu çalışmadığını öğrendim. Bunlara sebebini sorduğumda ikisi çeşitli mazeretler bildirdi. Bir tanesi, ‘Ne çalışacağım, burası Adnan Babanın çiftliği,’ diye cevap verdi. O zaman Adnan Menderes’in en azgın zamanlarıydı. Ben, ‘Burası kimsenin çiftliği değil,’ deyip buna bir tane çaktım, adam deri yığınlarının üstüne düştü. Çavuşa da, ‘Al bunu götür kapının dışına,’ dedim. Biraz sonra üç tane sendikacı bununla birlikte geldi. Sendikanın başkanı aynı zamanda Demokrat Parti’nin ilçe başkanıydı. Kelle İbrahim zamanında kürekçi diye almış kulübe, imzasını zor atabilen Laz Mehmet denen bir adamdı. O zaman altında Buick arabayla gezerdi. Bunu da tersleyince doğru müdüre gitti. Sonuçta sendikacılar beni mahkemeye verdiler fakat daha ilk celse olmadan 27 Mayıs ihtilali yapıldı. Fabrika müdürlüğüne de bir albay getirilmişti. Benim duruşmalar devam ederken Adalet Partisi kuruldu. Faruk Ilgaz il başkanı oldu. Onun girişimleriyle beni Maraş’a sürdüler. Maraş’a Faruk Güventürk diye bir paşa tayin olmuştu. Onun girişimleriyle de Beşiktaş’taki Yıldız Porselen Sanayii müessesesine tayinim çıktı. Fakat oradaki müdür partinin ileri gelenlerindenmiş. Ben İstanbul’a dönene kadar Ankara’ya gidip tayinimi durduruyor. Ben tekrar Maraş’a tayin oldum ama buraya dönmüşken artık gitmedim tabii. Emekliliğimi istedim.”

Kaptan Ekerbiçer takımının başında sahada. Yanındakiler sırasıyla Haluk, kaleci Halil, İsmet, Ziya, Fahrettin,
Şirzat, Nurcan, Aydın, Hasan, Rauf.
                                                                                                                                                                       (Haluk Sümer arşivi)
“Emekli olunca 1962’de antrenörlüğe başladım. Bir müddet sonra antrenörlük kursu düzenlendi. Herberger’in muavini olan Kirchrath diye bir Alman antrenör gelmişti kursa. İlk kursumuz İzmir Alsancak Stadında, ikincisi Beylerbeyi astsubay okulunda yapıldı. Bir gün, tercümanı vasıtasıyla dedi ki, ‘Türkiye’de futbol bundan fazla ilerlemez.’ O öyle konuşunca hepimiz kızdık, surat astık. Bozulduğumuzu anladı, ‘Bana Türkiye’de bir antrenör gösterin iki sene, bilemedin üç sene aynı takımı çalıştırsın. Gösterebilir misiniz?’ diye sordu. Hakikaten yoktu. ‘Ben Almanya’da aynı takımı on senedir çalıştırıyorum ve takımdaki bütün oyuncuların aile yapılarını, fizik ve fizyonomik yapılarını, psikolojik durumlarını A’dan Z’ye bilirim,’ dedi. ‘Ben hava durumuna göre takım çıkarırım. Eğer o gün hava soğuk, yağmurlu ve zemin çamurluysa en klas oyuncuları değil mücadeleci oyuncuları seçerim,’ demişti. Türkiye’de profesyonellik 1952’de ilan edilmişti. ‘Futbolcular profesyonel, idareciler amatör – böyle şey olur mu?’ diye sormuştu Kirchrath. Eğer bir takım profesyonel olacaksa idarecisiyle, görevlisiyle hepsi profesyonel olmalıydı. Adam Türkiye’ye kurs idare etmeye gelmiş ama bizim futbol düzenimizi o kadar iyi tetkik etmiş ki, ‘Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş kulüplerinin başkanları başbakandan sonra geliyor,’ demişti.”

“İki üç sene kadar Beykoz’da antrenörlük yaptım. Baktım o da benim kafama göre yürümüyor. Hiç boşuna uğraşmayayım dedim kendi kendime. Bir ara Beykoz kulübünün kongresinde de yönetime aday gösterdiler beni. Hatta başkanlığa seçilen Cevat Taray’dan fazla oy almıştım ama idarecilik de yapmadım. Futbolla ilişkimi tamamen kestim ve Sultanhamam’daki meşhur Suraski kumaş mağazasında çalıştım.”

Mehmet Ekerbiçer’le bu uzun ve hoş sohbeti Haziran ortalarında yapmıştık. Kendisine teşekkür edip tekrar görüşmek dileğiyle yanından ayrıldığımda onu son görüşüm olduğunu bilmiyordum. Ne yazık ki bu görüşmeyi yazıya dökmeye başladığım sıralarda vefat ettiğini öğrendim. 19 Eylül 2014 günü oturduğu köşede gazete okurken nefesinin daraldığını söylemiş ve kısa bir süre sonra son nefesini vermiş. Kendisini futbol sahalarında seyredenlerin hafızasına centilmen bir dev olarak kazınan bu futbol emekçisinin anısı önünde saygıyla eğiliyorum.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder