28 Eylül 2014 Pazar

Erdoğan Tokol - İstanbul Beyefendisi Bir İstanbulsporlu

Erenköy’de yirmi beş yıl kadar önce aramızdan ayrılan eski Beykozlu futbolcu Ziyaettin Baydar’ın adını taşıyan çıkmaz sokağa giriyoruz. Sokağın sonunda Mortaş adını taşıyan bir apartman. Apartman yapılmadan önce buradaki ahşap konakta İhsan Baydar, yani Ziyaettin ve Bahattin Baydar kardeşlerin kuzeni oturuyormuş. Kendisi de çok vakitsiz denecek bir yaşta aramızdan ayrılan, adı geçtiğinde bütün futbolcu meslektaşlarının saygıyla andığı İhsan Baydar kendi arsasında yapılan apartmana büyük sevgi ve saygı beslediği, unutulmaz İstanbulspor antrenörü Ali Mortaş’ın adını vermiş. Kısacası futbolumuzun geçmişiyle dolu bir ortam söz konusu. Bu apartmanın sakinlerinden biri de bir zamanlar merhum İhsan Baydar’la birlikte aynı takımda mücadele eden arkadaşı Erdoğan Tokol.  


Duruşuyla, tavırlarıyla, konuşmasıyla karşımızda nesli tükenmek üzere olan bir İstanbul beyefendisi olduğunu görüyoruz. Nitekim sohbet ilerledikçe beyefendiliğin temel vasıflarından biri olarak kendi futbolculuğundan son derece mütevazı bir havayla bahsediyor. İstanbul’un eski semtlerinden Cerrahpaşa’da dünyaya gelen Tokol, çocukluk yıllarını, futbola olan sevgisini anlatırken bizi de o günlere götürüyor. Araya fazla girmeden aktarıyoruz:


“1933’te İstanbul’un Cerrahpaşa semtinde doğdum. Yokuşçeşme sokağındaki bir evde doğmuşum. Ailenin tek çocuğuydum. Bir yaşına kadar o semtte kalmışım. Sonra Sarıyer’e gitmişiz. Sekiz sene Sarıyer’de kaldık. Babam balıkhanede kabzımaldı. Babamın işi icabı oraya taşınmışız. İkinci Dünya Savaşı patlak verince babamı tekrar askere aldılar. O zaman tekrar mecburen İstanbul’a taşındık ve yine Cerrahpaşa’ya geldik. Davutpaşa Ortaokulunda okumuştum. Aramızda oraya “tekke” derdik. Çok enteresan hocaları vardı. Orada top peşinde koştururduk. Çok zayıf olduğum için doktor yasaklamış top oynamamı. Yemek için verilen aralarda ne yiyoruz ki. Kantin gibi bir yer vardı, oradan helva-ekmek yerdik öğlen yemeği niyetine. Yemeği bir an önce yiyip top oynama derdindeyiz. O yüzden teneffüslerde bahçede herkes top oynarken hadememiz Fettah Efendi oynamayayım diye kömürlüğe kapatırdı beni. Meğer annem babam tembihlemiş.”

Soldan itibaren Cafer Okan, Erdoğan Tokol
ve Kenan Buharalı 1955'te İnönü Stadında.
“İlk takımım Davutpaşa semtinin kulübü olan Gayretspor’du. Yedikule’de Arapkuyusu diye bir saha vardı. Demiryoluna yakın, çukurda bir sahaydı. Gerçi saha demeye bin şahit isterdi tabii ama hep orada oynardık. Gayretspor’un başkanı Davutpaşa hamamını işleten Hidayet’ti. Gayretspor’un bile birinci ve ikinci takımı vardı. Oynamaya hevesli çoluk çocuk çoktu. Orada evvela ikinci takımda başladım, sonra birinci takıma geçtim. İnönü Stadının açıldığı zaman Beşiktaş bir İsveç takımıyla oynamıştı. O maçı seyretmeye gittik. Hatta maç bitince sahayı açtılar, bütün seyirciler sahaya girdik, çimlere, çizgilere baktık. Bu millette futbol sevgisi bambaşkaydı o zaman, o çimleri okşadık. ‘Ah ben de şu çimlerde oynasam,’ demiştim o gün. Ertesi yıl o sahada oynadım. Futbol oynayacak bir bünyeye sahip değildim aslında. Tekniğimi beğenirlerdi. Topla oynamayı severdim. Hatta fazla oynadığım için idareciler bir top da buna verin derlerdi. Yazın oynardık maçlarımızı. O zamanlar semt takımlarının maçları lig maçlarından daha çok ilgi çekerdi. Bir kere her adanın bir takımı vardı. Lefter de oynadığı için bayağı seyirci toplardı bu maçlar. Mesela Şehremini’de Altınok, Çapa gibi kuvvetli takımlar vardı.”

“Kapalıçarşı’nın Beyazıt girişinin yanında Bitpazarı vardı. Ne isterseniz orada bulabilirdiniz veya neyiniz varsa satabilirdiniz. Oraya gidip ayağımıza uygun top ayakkabılarını alırdık. İlk top ayakkabım oradandı. Bu arada ben bir maçta oynarken babam anneme hadi gidip şunu seyredelim demiş. Beni seyrettikten sonra, ‘Bırak oynasın, bu işi becerecek galiba,’ demiş. Ondan sonra top oynamama yönelik müdahaleler azaldı. Bunu yıllar sonra anlattılar bana. İstanbulsporlu Ali Mortaş Arapkuyusu’na gelip o maçlarda oynayan çocukları seyredermiş. Bir gün beni İstanbulspor’a çağırdı. Ali Abi aynı zamanda antrenördü, takımı çalıştırıyordu. Sonra ben antrenör oldum o idareci oldu. Aradan zaman geçti, benim nikâh şahidim de oldu rahmetli. On yedi-on sekiz yaşlarında İstanbulspor’a geldim. O zamanlar mesela Dolmabahçe’de İstanbulspor Galatasaray’la oynuyor diyelim. Aynı gün B takımları da mesela Şeref Stadında maç yapardı. Ben de öyle başladım. Birinci takımımız Galatasaray’la oynadı, biz de B takımı olarak maç yaptık. Benim için büyük bir olaydı tabii. Beni orta haf oynattılar. Etrafımızdaki arkadaşlarımızı daha yeni tanıyoruz. Galatasaray’ın yedek futbolcuları filan dahil kuvvetli bir kadrosu vardı, 8-2 yendiler bizi. Çok üzüldüm. Fizik olarak çok zayıftım o zaman. Müdafaada oynadığım için bu farkta kendimi suçlu hissediyordum. Fakat ertesi hafta çok enteresan bir şekilde beni birinci takımda sağ açıkta oynattılar. Ciğerlerim patlayacaktı, sağ bek, sol açık mevkileri dahil bir dakika durmadım.”


İstanbulspor 1956. Ayaktakiler: İbrahim, Alaattin, Sabih, ? , Metin, Kenan.
Oturanlar: ? , Kadri, Aydemir, İhsan, Erdoğan.
“Ertesi hafta Fenerbahçe maçı vardı. Bu sefer beni sol iç oynattılar. İki ayağımı da kullanırdım ama sert şut atamazdım. Bol bol çalım atardım. Zaten bizim o zaman oynadığımız top mop değildi.  Ne sahası saha, ne topu toptu. Bütün futbolcular aman havadan top gelmesin diye dua ederdi. O zamanki topların ağzı dikişliydi. Orası denk geldi mi, bütün futbolcuların kafası yarılırdı. Şimdi bambaşka tabii.  İstanbulspor’da on sene oynadım. Başka hiçbir takımda da forma giymedim. İlk başladığımda dört sene sol iç oynadım. Sonra İhsan’ı sol bek diye transfer ettiler. Çok güzel şut atardı. Topa iyi vuran ender futbolculardandı. Böylece onu sol içe koydular. Ben geriye çekildim ve hem sağ hafta hem sol hafta oynadım.”

“İstanbulspor’a beni ilk aldıkları zaman ayda 40 lira veriyorlardı. Benim geldiğim sene profesyonellik çıktı. Her takımda o zaman altı tane oyuncunun profesyonel oynaması şarttı. Profesyonel olana 105 lira veriyorlardı. Kulüp bana da profesyonel olmamı teklif etti. Dünya benim oldu. Türkiye çapında otuz bir numaralı profesyonelim ben. Yalnız o zaman en az bir en çok beş sene profesyonel mukavele yapılıyordu. Bana beş sene mukavele yaptılar. Beni seviyorlar ki çok yaptılar diye düşündüm. İki sene de uzatma hakkı vardı, oluyor yedi sene. Ben o 105 liraya yedi sene oynadım. Ondan sonra da zaten antrenör yaptılar. Bu sefer ben cepten vermeye başladım! Babam ben yirmi bir – yirmi iki yaşlarındayken vefat etmişti. Futbol oynarken baba mesleğini de sürdürdüm. Balıkhane o zaman Eminönü’nde, Haliç kıyısındaydı. Oradan Unkapanı’na taşındı. Futbolculuk ve antrenörlük hayatım boyunca yine Cerrahpaşa’da Yokuşçeşme sokağında oturdum.”

Erdoğan Tokol (ortada kravatlı) Bandırmaspor'u çalıştırdığı yıllarda.
“İstanbulspor’a geldiğim zaman takım kaptanı rahmetli Aydemir Nemli’ydi. Onunla çok iyi arkadaş olduk. Sonradan antrenörlüğü ben ondan devraldım. Benim antrenörlüğüm de akıl alacak gibi değildir. Aklımda hiç yoktu. Bir zamanlar lig iki gruba bölünmüştü. (1962-63 sezonu) On birer takımdan iki grup vardı. Her grupta son iki takım küme düşüyordu. O sene takımın başında Aydemir vardı. İlk devre bittiğinde biz sondan ikinci takımdık. Çok kötü durum olunca ne yaparlar? Antrenörü değiştirirler. Aydemir’i de değiştirmeye karar veriyorlar. Kim gelsin? Erdoğan kaç senedir oynuyor. Aydemir de beni son zamanlarda pek oynatmıyordu zaten. Çocukları tanıdığı için Erdoğan’ı getirelim diyorlar. Bir gün idmana geldim. Beşiktaş’la maçımız vardı. Benim oynayıp oynamayacağım belli değildi. Çocuklar sahaya çıkmamışlardı. Şeref Stadının yanında havuz vardı, hepsi havuzun orada duruyordu. Birkaç da idareci vardı. Yanlarına gittim. Bir idareci, ‘Al şu düdüğü, herkes seni bekliyor, çık takımı çalıştır,’ dedi. ‘Aydemir ne olacak?’ diye sordum. ‘Onun da haberi var,’ dediler. Çok şaşırdım tabii, ben idman yapmaya geliyorum, al takımı çalıştır diyorlar. Şaşırdım kaldım, hepsi arkadaşım.” 

“Sonuçta maça çıktık, Beşiktaş’la 1-1 berabere kaldık. Hatta Beşiktaş’ı kurtardılar elimizden. O sezonun sonunda Beşiktaş grubu birinci, biz ikinci bitirdik. Ondan sonra İstanbulspor’da dört sene antrenörlüğe devam ettim.”  Antrenörlüğe getirildiğiniz zaman takımda tepki oldu mu diye soruyoruz. Erdoğan Tokol gülerek cevaplıyor: “Hepsi bayram yaptı ben gelince. Aydemir çok temiz kalpli, açık yürekli bir insandı ama aynı zamanda çok sinirliydi. Oynarken de takımı çalıştırırken de saha içinde futbolcuya hatasını pat diye yüzüne söylerdi.”  İlk idmanda zorlanıp zorlanmadığını soruyoruz: “Hayır, çok da hoşuma gitti. Çabuk uyum sağladım.”

Söz idmandan açılmışken o zamanki idmanların nasıl yapıldığını soruyoruz: “İdmanlarımızı haftada iki gün genelde Şeref Stadında yapardık. Mesela sabah 8’den 10’a kadar Beyoğluspor, 10’dan 12’ye kadar İstanbulspor, sonra da Beşiktaş idman yapardı. Yarım saat koşardık. Biraz jimnastik, biraz da çift kale tamam – idman biterdi. Sonradan federasyon antrenör kursları açtığı zaman çok faydasını gördük. Bir şey bilmezdik ki biz; dediğim gibi, koş, çift kale yap, git. Verkaç, duvar pası gibi uygulamaları hiç bilmiyorduk. Kurslarda öğrendiğimizi futbolcularımıza öğrettik.”  Erdoğan Tokol federasyonun 1964’te Manisa’da düzenlediği ilk kursa katılmış. Ünlü Alman antrenör Sepp Herberger’in yardımcısı Klaus-Peter Kirchrath’ın nezaretinde teorik ve pratik konularda sıkı bir eğitimden geçmiş Türk antrenörleri. Bu kurstan önce eski futbolcuların alaylı denilen tarzda, genelde oynadıkları takımlarda antrenör olduklarını hatırlattığımızda gülerek kendisini örnek veriyor: “Benim gibi mesela -  idman yapmaya geliyorsunuz, düdüğü alıp takımı çalıştırıyorsunuz.”

Manisa'daki kurs sırasında bir maç molası. Ayaktakiler: Aydemir Nemli, Basri Dirimlili, Galip Haktanır, Yüksel Doğanay,
Nusret Ükten, Cihat Arman. Oturanlar: Esat Kaner, Erdoğan Tokol, ? , Selahattin Ünlü. Selahattin Torkal.
“Antrenörlüğüm zamanında birçok İstanbulsporlu diğer takımlara gitti. Yılmaz’ı ben bulup çıkarttım mesela. Şehremini kulübünden gelmişti. Ercan ben daha oynarken bizim genç takımımızda oynuyordu. Askere gitti. Ben antrenör olduğumda askerden gelmişti. Ben onu doğrudan A takıma aldım. Sonra kulüp Yılmaz’ı da Ercan’ı da yüksek paralara Fenerbahçe’ye sattı.”  Kendisinin milli takımda oynayıp oynamadığını sorduğumuzda hiç milli olmadığını belirtiyor. O zamanlar milli takımın üç büyüklerin tekelinde olduğunu hatırlattığımızda yine tevazuyla cevap veriyor: “O üç takımda oynayan futbolcularla diğer oyuncular, hele benim gibi bir oyuncu arasında çok fark vardı. Ben de sol iç oynuyorum Lefter de sol iç oynuyor, gelin de şimdi bunu ölçün bakalım.”

Açılışında sahaya inip çimlerini hayranlıkla okşadığı İnönü Stadının yıllar içinde ne hale geldiğini şu anısıyla açıklıyor: “Dolmabahçe stadında bir ara konkurhipik müsabakası yapıldı. Hatta biz de seyretmeye gittik. Kısa bir süre sonra maç oynanacaktı. Çıktık maç yapıyoruz, galiba Fener’le oynuyorduk. Oynarken sağ bek Nedim’le kafa kafaya çarpıştık. Kaşım yarıldı. Haftaym oldu içeri girdik. Sağlık memuru geldi, beni sıhhiye odasına çağırdı. Tetanos iğnesi yapacağım dedi. Niye diye sordum. Kaşın kanıyor, atlar koştu burada, mikrop kaparsın diye cevap verdi. Böylece haftaym da tetanos iğnesini yedik. Futbol sahasında at koşturulup da ondan sonra futbolcuya iğne yapılır mı? Bu dünyanın neresinde var acaba? Şimdi oynayanlar yatıp kalkıp hallerine şükretsinler.”

İstanbulspor’dan ayrıldıktan sonra Bandırmaspor’u çalıştırmış Erdoğan Tokol: “Bandırmaspor yeni kurulmuştu. Balık işinden dolayı Bandırma’yla ilişkim vardı. Eski milli futbolculardan Çetin Zeybek Bandırmalıydı. Oranın esnafı beni tanıdığı için ismimi vermişler. Bir gün Çetin Zeybek’le birlikte birkaç balıkçı arkadaş İstanbul’a geldiler. ‘Yeni takım kurduk, bize gel,’ dediler. Hiç tanımadığım, bilmediğim bir takım. Balık işiyle ilgili olduğum için balıkçı arkadaşlar, ‘Biz senin balık işlerini hallederiz,’ dediler. Balıkhanedeki işimi mahalleden bir arkadaşıma bıraktım. Böylece ailecek Bandırma’ya gittik. Orada antrenörlüğüm ikişer seneden iki ayrı dönemde dört sene sürdü.”

Bandırmaspor yedek kulübesi (Soldan): Mustafa Kılkışlı (genel kaptan),
Erdoğan Tokol, Çetin Zeybek, yedek kaleci Taner.
 1967-68 sezonunda başlayan birliktelik hem onda hem Bandırmalılarda hoş anılar bırakmış: “Bandırma’da çok severler beni. Geçenlerde bir arkadaş geldi, konuştu benimle. Bu evi Bandırmalılar aldı bana. Ben kulüple anlaştığım zaman yolum Çiçek Pasajına düşmüştü. Şurada bir bira içeyim dedim. İhsan’la orada buluştuk, o da bırakmıştı o sırada futbolu. Bandırma’ya gideceğimi söyledim. Bu evin eski halini bilirim, ahşaptı o zaman. Buradan deniz gözükürdü. Sayfiye yerleriydi hep buralar, in yok cin yok. ‘Ben bir apartman yaptırıyorum. Gel sana bir daire vereyim. Bana da para lazım, bir çivi alacak para kalmadı,’ dedi İhsan. ‘Ben nasıl para vereyim sana?’ diye sordum. ‘Bandırma’ya gidiyorsun, iste onlardan verirler,’ dedi. Peki dedim. Bandırmalılara dolaylı yollardan çıtlattım. Derhal dediler. Miktarını da söyledim 40 bin lira diye. O zaman için çok paraydı ama burası da 100 bin liraydı. Üstünü de taksit taksit balıkhaneden gelen parayla ödedim. İyi ki almışım o zaman burayı.”

Erdoğan Tokol ve Bandırmaspor genel
kaptanı Mustafa Kılkışlı.
Bandırmaspor dışında dört sezon da Şekerspor’u çalıştırmış ve 1971-72 senesinde tekrar Türkiye 1. Ligine çıkarmış. Şekerspor’un o dönemdeki ünlü oyuncusu Arap Güngör’ün de antrenör olmasını sağlamış: “Güngör’ü de antrenörlüğe ben teşvik etmiştim. ‘Ben burada kalıcı değilim,’ dedim. Şekerspor camiası onu çok severdi. ‘Benim yardımcım ol, ben gidince sen devam edersin,’ dedim. Fakat yardımcım olduğu takdirde futbolu bırakmasını istemiştim. Öyle adamlara futbolu bıraktırmak kolay olmuyor. Senelerce oynamaya alışmış, bırakınca yıkılır gider. Fakat antrenör yardımcı olursa, takımına başka gözle bakar. Nitekim Güngör sezon ortasında bıraktı futbolu.”


Oyuncular ve taraftarlarca çok sevilen biri olmasına rağmen Şekerspor’dan sonra başka takım çalıştırmamış: “Antrenörlüğü severek yapıyordum ama bana göre olmadı mı diyelim, yoksa yaşlandım mı diyelim bıraktım ve balıkhanedeki işime döndüm. Ardından trikotaj işine girdim, beş altı sene de o işle meşgul oldum. Sonra kendimi emekliye ayırdım.”

Son sözü üstat İslam Çupi’ye bırakıyoruz. Şekerspor’un 1972’deki 2. Lig şampiyonluğu ardından şu satırları yazmış: “Erdoğan Tokol Şekerspor’u ‘cadı kazanı’na benzeyen bir ligden silik olarak alıp şampiyon yapmıştır. Tokol takımı büyüdükçe kendisini ufaltan adamdır. 25 yıllık arkadaşıma gazeteci olduktan sonra tek kahve içirememişimdir. Bir gün tutar da ‘Erdoğan Tokol’ ismini yazarım diye. Şekerspor’un şeref turu fotoğraflarına baktım. Bir tekinde Tokol yok. Getiremezsin böyle bir panayıra Erdoğan’ı. Çünkü Tokol resimlerdeki sahte yılışıkların fonunda değil, futbolun içinde yaşayan insandır.”*


İslam Çupi'nin şeref turu fotoğraflarında Erdoğan Tokol'a rastlamaması gibi biz de fotoğraf temin etmekte güçlük çektik. Kendisi fotoğraflarını saklamadığı için bulabildiğimiz kaynaklardan yararlandık. İstanbulspor dönemi için takım arkadaşı Kenan Buharalı'ya, Bandırmaspor dönemi için Bandırmalı eğitimci Sayın Levent Tavgaç'a teşekkür ederim.

* İslam Çupi, Mağlubu Anlatmak, derleyenler: Barış Karacasu-Yavuz Yıldırım, s. 135 (1 Haziran 1972 tarihli Tercüman gazetesinden alıntı).





   











20 Eylül 2014 Cumartesi

Cevat Gök - Baba Cevat

Futbol tarihimizde “Baba” lakabı taşıyan az sayıda futbolcu vardır ki bunlar sadece oynadıkları takımın değil diğer takımların taraftarlarınca da sayılıp sevilirler; Baba Hakkı, Baba Gündüz, Baba Recep gibi. Bu isimler gibi ulusal çapta ünlü olmamakla birlikte İzmir futbol camiasında çok tanınıp sevilen Cevat Gök de “Baba Cevat” adıyla anılır. Baba Cevat sadece formasını giydiği Karşıyaka’nın değil tüm İzmirli futbolseverlerin saygı duyduğu bir isimdir. Futbolu bıraktıktan sonra görev yaptığı çeşitli kulüplerde yüzlerce genci yetiştirerek kendisine yakıştırılan lakabın hakkını veren Cevat Gök son derece mütevazı bir insan olduğundan kendisini konuşmaya talebesi ve yardımcısı, TÜFAD İzmir genel sekreteri Hasan Aral’ın yardımıyla ikna ettik. 


  Altmış yılı aşkın bir süredir İzmir Alaybey’de yaşamasına rağmen İstanbul’da dünyaya gelen Cevat Gök çocukluk ve gençlik yıllarını bize şöyle anlattı: “1928’de İstanbul’da doğdum. Küçükpazar’da doğup büyüdüm. Ben küçükken babam vefat etmişti. Altı kardeştik, iki kız dört oğlan. Ben dördüncü çocuktum. Babam ölmüştü ama top oynadığım için annem kızar, beni döverdi. Ders çalışmamı isterdi. Ayakkabıların altı köseleydi. Çabuk eskimesin diye kabara çakardık. O zaman bizim semtte iki takım vardı. Biri Halk Partisinin kurduğu Küçükpazar Gençlik kulübüydü. Diğeri mahallelinin kurduğu bir takımdı. Hal yakın olduğu için semt sakinleri genelde kabzımallardı.  Küçükpazarlılar Vefa’yı tutardı. Kör Galip vardı Vefa’da. Çok iyi bir topçu ve efendi bir insandı.”

İzmir Karması formasıyla Ankara'da.
“Süleymaniye Camisinin hemen arkasında 7. Okul vardı. Süleymaniye avlusunun öbür kapısından da üniversitenin içine giriliyordu. Üniversitenin içinde tenis topuyla oynayarak yetiştim. Orada bir askerlik şubesi vardı. Orada görev yapan üsteğmen Ulvi Abi gelir bizi seyrederdi. Topa hakimiyeti tenis topuyla yaptığımız maçlar sayesinde kazandım ben. Ulvi Abi beni çok severdi. Bir gün çağırdı beni. ‘Seni Galatasaray’a götüreyim, gelir misin?’ diye sordu. ‘Sen istedikten sonra gelirim tabii,’ diye cevap verdim. Cağaloğlu’nda okuyordum. Genç takım için geldiler, o zaman Beyazıt’ta üniversite bahçesinde seyrettiler beni, beğenmişler. Böylece 1942’de Galatasaray genç takımına girdim. Coşkun Özarı, Ercüment, kaleci Metin, Bursalı Muhtar, Eşek Ayhan gibi çok güzel bir takım vardı. Turgay daha o zaman okulda okuyordu. İnsanlar birbirine saygılıydı. İdmandan sonra Beyoğlu Parmakkapı’daki kulübe gelirdik. Orada çaylarımızı içip öyle dağılırdık. Eğer içerde Gündüz, Bülent ve Reha Eken gibi büyük ağabeylerimiz varsa içeri girmiyorduk. Mesela duş alırken önce büyükler yıkanıyordu, biz ondan sonra yıkanıyorduk. Galatasaray’daki düzen ve saygı hiçbir yerde yoktu.”


“Hocamız Galatasaray Lisesinden yetişme, A takımın sol açığı Mehmet Ali Gültekin idi. Eski futbolculardan santrhaf Arif Abi vardı. Genç takımdayken Leblebi Mehmet umumi kaptandı. Taksim gazinosunun müdürüydü aynı zamanda.  Sabah kahvaltımızı Taksim gazinosunda yapardık. Öğle yemeğimizi orada yerdik. İdmanları Mecidiyeköy’de yapıyorduk. Daha stat yapılmamıştı. Her taraf dut bahçeleriyle doluydu. Mecidiyeköy o zaman gerçekten köydü. Vefa sahasında, Şeref Stadında, Fenerbahçe Stadında çok top oynadım. Genç takımda oynarken Galip Abi beni Vefa’ya almayı çok istedi ama bırakmadılar.”  

Galatasaray Haftalık Spor Mecmuası
“Galatasaray A takımında oynamak da nasip oldu. 1946’da A takıma geçtim. İnönü Stadında Fransa’nın Lille takımına karşı oynadım. Benim mevkiimde Naci Özkaya oynardı. Hocamız Gündüz Kılıç onun yerine beni oynatmıştı o maçta. A takımda en fazla iki üç maç oynayabildim. Askerlikten yoklama kaçağıydım. Şeref Stadında Beyoğluspor maçından sonra yakaladılar beni, hemen Ankara’ya gönderdiler. Askerliğimi muhafız alayı karargâh bölüğünde yapıyordum. Nizam karakolu çavuşuydum. Cumhurbaşkanlığı köşkü içindeki nöbetçilere parolayı ben dağıtıyordum. İsmet İnönü – yattığı yer nur olsun – talim meydanından geçerken, ‘Nasılsınız evlatlarım?’ diye sorduğu zaman, ‘Sağ ol!’  diye kıyamet kopuyordu. Üstünde golf pantolonu, kasketi, bir atı vardı ki olmaz böyle bir şey – alnı ve iki ayağı beyaz.” 

İzmir Karması 1952'de Ankara 19 Mayıs Stadında. Cevat Gök ayakta sağdan dördüncü. Nebil, kaleci Tahir,
Bayram Dinsel, Mustafa Orçinos, genç kaleci Seyfi Talay dikkati çeken isimler.
“Askerliğim boyunca Muhafızgücü’nde oynadım. Üç Ankara şampiyonluğu kazandık. Muhafızgücü, Havagücü, Jandarmagücü, Yedeksubay, Harp Okulu, Maskespor – bunlar hep Ankara liginde yer alıyordu. Otuz ay üstüne yoklama kaçağı olduğumdan altı ay daha, yani toplam üç sene askerlik yaptım. Muhafızgücü olarak çok güzel bir takımımız vardı o zaman. Sayayım sana: Selahattin Torkal, Fenerbahçe kalecisi Selahattin Ünlü, yedek kaleci Fecri Ebcioğlu, Sabahattin Erman, Doğan Andaç, Hacettepeli Kazım Türesin, yine Hacettepe kalecisi Korkut, Cici Necdet. Ankara liginde Gençlerbirliği formasıyla mücadele eden Hasan Polat’a karşı oynadım mesela. Çok güzel bir santrhaftı rahmetli Hasan Abi. Kardeşi Ali Polat da orada oynuyordu.”

1953'te Karşıyaka ile Galatasaray arasında yapılan özel maçta (3 numara).
Cevat Gök askerden döndükten sonra o yıllarda her futbolcunun yaptığı gibi geçinmek için işe girip çalışmış: “Lise ikiden ayrılıp tersanede çalışmaya başlamıştım. Terhis olduktan sonra da Denizcilik Bankasına girdim. Haliç’teki tersane havuzlarında formendim. İş güvenliği başkanıydım aynı zamanda.” Fakat İstanbul’a döneli henüz bir yıl olmadan İzmir’e tayini çıkmış ve İzmir futbolunun simgelerinden biri olmasını sağlayan süreç böylece başlamış: “1949’da İzmir Alaybey tersanesine tayinim çıktı. Burada çalışırken futbol oynamaya devam ettim. Tersane amiri olarak görev yaptım, beş yüz kişi vardı burada. Hem Alaybey tersanesinde çalışıyordum hem de izin alıp antrenmanlara gidiyordum.” 
İzmir futbolunda ilk durağı Yün Mensucat takımı olmuş Baba Cevat’ın. Bu takımda geleceğin ünlü antrenörü Adnan Süvari’yle birlikte oynamışlar ve 1951-52 sezonunda İzmir Ligini üçüncü sırada tamamlamışlar.

Yün Mensucat 1951-52. Cevat Gök sağ başta, Adnan Süvari sol başta oturuyor.
Yün Mensucat’tan sonraki kulübü Karşıyaka olmuş. Savunmada görev yapan oyuncuların o yıllarda gol atmaları nadir görülen bir olay olmasına rağmen frikikten attığı gollerle ünlenmiş. “Futbol hayatım boyunca hep sol bek oynadım. WM sistemiyle oynuyorduk. Bekler ileri çıkmıyordu. Ben sol bek oynadığım için sağ açığı kontrol ediyordum. O geri çekildiği zaman ben gitmiyordum. Bir sezonda on üç gol yaptım ama hep frikikten, ölü toplardan.”

1952-53 sezonunun Karşıyaka takımı o yıllarda uygulanan WM sisteminin dizilişine göre poz vermiş. Alt sırada kaleci
Petriça ile birlikte bekler Cevat ve Nebil görülüyor. Orta sırada Vedat, Arif ve Ferit'ten oluşan  haf hattı, üst sırada Nevzat, Ramazan, Niyazi, Memduh ve Özcan'dan oluşan forvet hattı dizilmiş.
1950’lerin başında Karşıyaka ile başlayan birliktelik hiç bozulmamış ve futbol hayatı sona erdikten sonra da genç futbolcuları bulup yetiştirmekten yöneticiliğe ve teknik direktörlüğe kadar birçok kademede devam etmiş. Karşıyaka’nın meşhur Asım liginde yönettiği maçlarda bulduğu yetenekli futbolcuları Karşıyaka kulübüne kazandırmış. Lisede hentbol oynarken futbola yönlendirdiği Ogün Altıparmak, Gode Cengiz gibi birçok isimse Türkiye çapında ünlü futbolcular haline gelmiş. “Baba” lakabının ona nasıl yakıştığını anlattığı şu örnek gayet iyi açıklıyor: “Bir evladımız vardı, antrenmanda gözüne top yemiş. Durumu bayağı kötüydü. Ankara emniyet müdürü talebemdi. Hasan’ın arabasıyla Ankara’ya götürdük. Gözünü kurtardık, yoksa kör olacaktı.” Burada Hasan Aral söze giriyor ve söz konusu oyuncunun Karşıyakalı futbolculardan ve 80 bin kişilik ünlü maçta oynayan Meftun olduğunu söylüyor.

Karşıyaka genç takımı 1964.
Söz 1981 yılında Karşıyaka ile Göztepe arasında oynanan 80 bin kişilik maçtan açılınca Baba Cevat’ın uzun yıllar saha komiserliği yaptığını da öğreniyoruz. “Ben 1965’ten itibaren saha komiserliği de yaptım. O 80 bin kişilik maçta Atatürk Stadında saha komiseriydim. O zamanlar tribünlerde seyirciler karışık otururdu. Kim gol atarsa onu alkışlardı seyirciler, şimdiki gibi küfür müfür yoktu. O maçta da tribünlerin büyük bölümünde iki takımın seyircileri karışık oturmasına rağmen hiçbir olay çıkmadı.”


Baba Cevat 1960’ta futbol oynamayı bırakmış ama futbolla ilişkisini hiç kesmemiş. Bir yandan Asım liglerinde futbolcu keşfetmiş, diğer yandan Karşıyaka genç takımını çalıştırmış. O takımdan A takıma dört tane oyuncu vermiş. 1965’te İzmir’de düzenlenen, ünlü Alman futbol adamı Herberger’in yardımcısı Klaus-Peter Kirchrath’ın yönettiği antrenör kursuna katılmış. “Kirchrath felaket bir hocaydı. İzmir’in Temmuz sıcağında posamızı çıkarana kadar çalıştırıyordu bizi,” diye hatırlıyor o günleri. Genç takımdan sonra Karşıyaka’nın A takımında Adnan Süvari’nin yardımcılığını yapmış. Ülküspor, Manisaspor, Aydınspor ve Uşakspor’u çalıştırmış. Karşıyaka dara düşünce imdada yetişmiş: “A takımı düşüyordu, biz görevi devraldık ve takımı kurtardık. Biz ayrıldık başkaları geldi. Takım zor duruma düşünce, ‘Sen bizim evladımızsın,’ der göreve çağırırlardı.”

Kirchrath 1965'te İzmir'de düzenlenen kursta.
Baba Cevat’ın çalıştırıcılığı profesyonel takımlarla kısıtlı kalmamış. İçindeki futbol sevgisini ve insan yetiştirme tutkusunu çeşitli kurumlarda pratiğe dökmüş. Alaybey tersanesinde, İzmir emniyet teşkilatında, futbol antrenörleri arasında kurulan takımlarda hocalık yapmış. Metaş demir-çelik fabrikasının takımını çalıştırmış. Denizspor’u ikinci amatör kümede şampiyon yapmış. 1997’de Doğan Emültay’la birlikte İzmir futbol antrenörleri derneği takımını kurmuşlar. “İlk misafirimiz Yunanistan’ın Drama şehrinden antrenörlerdi. Atatürk stadında maç yaptık, 1-1 berabere bitti. 1998’de onlar bizi davet ettiler. Orada Selanik ve Drama’da iddialı maçlar yaptık. İki maçımızı da kazandık. Bizde Göztepeli Nevzat ve Özer de vardı. O takım 2008 senesine kadar kimseye mağlup olmadı.”

Alsancak Stadındaki bir maçta Göztepeli "Köylü" İrfan
sahadan atılmış. Arkada saha komiseri Cevat Gök 

Altmış yılı aşkın bir süredir aynı mahallede oturan Cevat Gök’ün yanından ayrılırken kafamıza özellikle seksen bin kişinin seyrettiği Karşıyaka-Göztepe maçında tek bir olay çıkmadığına dair sözleri takılıyor. Ardından bugünkü manzaralar gözümüzün önüne geliyor. Aynı şehrin iki takımı maç yaparken “deplasman taraftarı” muamelesi uygulanan seyirciler, çok tehlikeli bir hastalığın mikrobunu taşırcasına tecrit edilip polis kordonunda stada götürülen taraftarlar, işin kolayına kaçan idarecilerin olay çıkmasın diye deplasman seyircisine yasak koyması – bütün bunları düşünüp “Daha ne günler göreceğiz,” demekle yetiniyoruz.

Denizspor ve hocası Cevat Gök Alsancak Stadında.








31 Ağustos 2014 Pazar

Necdet İnanç - Feriköy'ün Yıldız Kralı

Babası Kırkpınar’da başa güreşen pehlivanlarından biriydi. Kardeşi de Kırkpınar da güreşmişti. Şayet futbolu, özellikle kaleciliği çok sevmese kendisi de kuşkusuz Türkiye’nin en ünlü pehlivanlarından biri olacaktı. Fakat futbol aşkı ağır basınca altmışlı yıllarda memleketin ünlü kalecilerinden biri oldu. Feriköy kulübünün birinci ligde mücadele ettiği yıllar boyunca kalesini koruyan Necdet İnanç istikrarlı performansıyla Milliyet gazetesinin düzenlediği yıldız krallığı yarışmasında birinciliği kazanmıştı. Necdet İnanç’la nasıl kaleci olduğunu, Feriköy’deki günlerini konuştuk.

Necdet İnanç ilk kulübü olan Bandırma'nın Marmara Gençlik takımında.

“10 Ocak 1939’da Gönen'in Üçpınar köyünde doğdum. Babam eski Kırkpınar başpehlivanlarından Gönenli Kara Hüseyin’di. Kardeşim Yaman İnanç da başaltı pehlivanıydı. Babam futbolu sevmezdi, güreşçi olmamı isterdi. Babam Devlet Demiryollarında çalışıyordu. Bandırma’ya tayin oldu. Orada başladım okumaya. Kardeşler diye bir takım kurduk. Önüne gelen takımı yeniyorduk. Orada ticaret lisesi vardı. İki ağaç vardı bahçesinde. İki ağaç arasında kalecilik yapardım. Her sabah kalkardım kapının pervazına işaret koyar, boyum uzuyor mu diye bakardım.  Ceketi ters çevirip kalecilik yapardım. Tabii ceket zamanla parça parça olurdu. Evde dayak yerdik tabii. O zaman hep sokakta, arsalarda top oynardık.”

             (Akşam)
“Sanat enstitüsüne gidiyordum. Fakat top yüzünden her gün okuldan kaçıyordum. Bir gün müdür muavini çağırdı. ‘Oğlum günün doldu, al tasdiknameni, okuldan atılırsan bir daha okuyamazsın,’ dedi. Ben de tasdiknameyi alıp ayrıldım. Aşağı yukarı on sekiz yaşına kadar Bandırma’da kaldım. Balıkesir genç karmasına seçilmiştim. Genç karmalar bölge şampiyonu olduk. Denizli’ye maça gittik. Orada acayip bir top oynadım. Beni hemen Ankara’ya gönderdiler. Genç milli takıma seçildim. Bursa’ya maç yapmaya gittik. Orada ısınırken omzumda bir sakatlık oldu. Top oynayamadım doğru dürüst ama iyi intiba bırakmışım.”

Bir Feriköy idmanında antrenör Lefter kaleci Necdet'i çalıştırıyor.
Bilgin, Erol, İskender ve Müjdat izliyorlar.
Necdet İnanç kendisini izleyen Feriköylü yöneticilerin beğenisini kazanmıştı. Böylece 1957 senesinde, henüz on sekiz yaşındayken İstanbul’a gelerek o tarihte İstanbul profesyonel ikinci liginde mücadele eden Feriköy’de oynamaya başladı. Fakat Beylerbeyi maçında onun hatasından yenilen bir gol yüzünden takım yenilip şampiyonluk iddiasını kaybedince uzun bir müddet gözden düştü. O talihsiz maçı şöyle anlatıyor: “Bir çift vuruş oldu ama ben çift vuruş olduğunu görmedim, serbest atış zannettim. Rakip oyuncu vurdu, ben topu tutmak isterken gol oldu. Tutmasaydım oyun avut atışıyla başlayacaktı. O gol yüzünden uzun süre takıma giremedim.”

                                                                                                            (Fotospor)

Gelgelelim futbol hayatı tam başlamadan bitecekken güzel bir rastlantı eseri Feriköy’de tekrar gözde olmuş Necdet İnanç. Bu rastlantıyı şöyle anlatıyor: “Bir gün tesadüfen Robert Kolej’e gitmiştim. Milliyet gazetesi yazarları Robert Kolej sahasında Eczacıbaşı müessesse takımıyla maç yapacakmış. Kahraman Bapçum sakatlanmış ve Milliyet takımı kalecisiz kalmış. Benim kaleye geçmemi istediler. Ben çok iyi kurtarışlar yapınca rahmetli Şakir Eczacıbaşı hem fabrikada çalışmamı hem de takımda oynamamı istedi.  Bir gün hazırlık maçı yapmak üzere Feriköy sahasına gittik. O maçta Feriköy’ü yendik.”

Eczacıbaşı futbol takımında iki Feriköylü: Necdet İnanç (sol başta)
          ve İsmet Yurtsü (sağdan ikinci).                                                 (Milliyet)     
Fakat tam yeniden takıma girmişken askerlik gelip çatmış ve Afyon’a gitmiş Necdet İnanç: “O sırada askerliğimi yapmak üzere Afyon’a gittim.  Beşiktaşlı Süreyya ile birlikte Afyon Havagücü’nde oynuyorduk. Afyon’da önümüze çıkan takımı yeniyorduk. En sonunda Türkiye amatör takımlar şampiyonu olan Eskişehir Şekerspor’la berabere kaldık.” Necdet İnanç’ın askere gittiği sıralarda Feriköy takımı İstanbul Mahalli Profesyonel Liginde şampiyon olduktan sonra Bursa’da yapılan terfi maçlarını da başarıyla tamamlamış ve Milli Lige katılmaya hak kazanmıştı. 1959-60 sezonunda Milli Lige katılan Feriköy’ün antrenörlüğüne Gündüz Kılıç getirildi.  Ne var ki takım lige iyi başlangıç yapamadı ve ilk sekiz maçında sadece bir galibiyet alabildi. Takım iyi oynamasına rağmen kalede Necdet’in eksikliği hissediliyordu. Gündüz Kılıç yöneticilere, ‘Ne yapın edin bana Necdet’i getirin,’ diyordu. 

Feriköy 1959-60 sezonunda bir maçtan önce. Ayaktakiler: Masör Zeki, İsmet, Erdinç, Hüseyin Arık, Gündüz Kılıç,
Burhan, Münacettin, Ahmet. Oturanlar: Rıdvan, Necdet, Ünal, Yaman, Samim, Hüseyin.
“Rahmetli Gündüz Abi hemen bu kaleciyi bulun demiş. Beni en sonunda Afyon’da buldular. ‘Hemen İzmir’e gel,’ dediler. Komutanımız bir binbaşı vardı beni severdi. Başçavuşla birlikte o bana 50 lira yol parası verdiler. O gece İzmir’e gittim. Otellerin çok olduğu Basmane’ye gittim. Feriköy takımı nerede kalıyor diye birkaç yere sordum, bilmiyoruz dediler. Ben dışarıda dolaşırken uzaktan Gündüz Abi’nin başını gördüm. Hemen o tarafa gittim. Beni görünce o da nasıl koşuyor, sarıldık birbirimize. Hemen otele götürdü, banyo yaptırdı bana. Ertesi gün yanlış hatırlamıyorsam Karşıyaka ile maçımız vardı. 2-0 mağlup olduk. Ben ilk golü yiyince ağlamaya başladım. Fakat ondan sonra dokuz sene Feriköy kalesini korudum. Rahmetli Gündüz Abi’nin bana inanması sayesinde oldu bu. Afyon’da altı ay kaldım. Daha sonra Yeşilköy’e tayinim çıktı ama o altı ayın bana çok faydası oldu. Orada çok maç yaptım.”

Takım arkadaşı Müjdat Özgür ile.
Necdet İnanç kaleye geçtiği ilk maçta Karşıyaka’dan iki gol yemişti ama ondan sonra takımın performansında belirgin bir düzelme başladı. Berabere biten Kasımpaşa maçından sonra Feriköy üst üste tam sekiz maç kazandı. Necdet bunların üst üste dördünü gol yemeden tamamladı. Böylece sezon başında herkesin düşer dediği Feriköy yirmi takımlı ligi yedinci sırada bitirmeyi başardı.  Necdet İnanç’ın başarılı performansı federasyon ve milli takım yöneticilerinin de dikkatini çekmiş, milli takıma çağırılması gündeme gelmişti ama talihsiz bir şekilde bu şansını kaybetti. Bunun sebebini şöyle anlatıyor: “Üst üste kazandığımız maçlardan sonra Karagümrük’e mağlup olduk. O maçı seyreden Orhan Şeref Apak benimle konuşmak istemiş. O gün zemin çok kötü olduğu için üstüm başım çamur içindeydi. Onun karşısına öyle çıkmayayım diye duşa gitmiştim. Benim gelmem gecikince bozulmuş gitmiş. Gittiğimde Avni Bulduk vardı, ‘Nah görürsün artık milli takımı,’ dedi.”

                                                          (Milliyet)
Sonraki iki sezonda, yani 1960-61 ve 1961-62 sezonlarında istikrarını koruyan Necdet takımının bütün maçlarında yer aldı. 1963-64 sezonundaysa büyük bir başarıya imza attı ve Milliyet gazetesinin düzenlediği Altın Yıldız yarışmasında, maç başına beş yıldız üzerinden yapılan değerlendirmede toplam 107 yıldız toplayarak farklı şekilde birinci oldu. “Altın yıldız ödülünde Varol’la çekişiyorduk. Ben bir maç oynamamıştım. O zaman Cumartesi-Pazar üst üste maç yapılıyordu. Cumartesi oynadığımız Beşiktaş’ı 2-1yendik. O maçta çok yorulmuştum. Ertesi gün oynamak istemedim. Necati Abi (Karakaya) bana kızdı, ‘Sen oynamazsan yıldızın düşer, Varol birinci olur,’ dedi. Eşfak Aykaç’ın hocalık yaptığı sezonda da yine bir gün maça çıkmak istemedim. Eşfak Abi önce, ‘Tamam,’ dedi. Sonra maç vakti geldi. Kadro okunuyor, baktım önce benim ismim okundu. ‘Hani ben oynamayacaktım,’ diye sordum. Eşfak Abi, ‘Oğlum sen kalede dur yeter,’ diye cevap verdi. Benim yedeğim Derviş’ti. Aslında o da iyi kaleciydi. Dokuz sene boyunca beraber oynadık.”


Necdet İnanç’la birlikte eski fotoğraflara, gazete kupürlerine bakarken bir haber dikkatimizi çekiyor. Feriköy takımının toplu olarak onun nikâhına katıldıktan sonra sezon açılışı yaptığını okuyoruz. Burada söze elli yıllık eşi Güner Hanım giriyor ve nasıl tanışıp evlendiklerini anlatıyor: “Necdet’le 1963’te tanıştık. İş Bankası Kurtuluş şubesinde çalışıyordum. İşe yakın olsun diye Feriköy’de rödeşose bir daire tutmuştuk. Yanımızda Feriköy kulübü varmış. Haberim yok. Yukarıda sporcular var, üç dört ay sonra çıkacaklar sonra siz yukarı çıkarsınız dediler.  Kulübün üstü teras, yanında yazlık sinema çok güzel bir çayhanesi var, nargileler filan içilen keyifli bir yer. Altı ay sonra taşındığı apartmana döndü. Çekme kat varmış. Bir akşam terasa çıktım. Terasın kapısı bir açıldı, kara yağız bir oğlan. Meğer gelen Necdet’miş. Bir gün bir Zambo cikleti aldım. İçinden bir futbolcu resmi çıktı. Çarpık bacaklı bir sporcu. Arkasını çevirdim baktım. Kaleci Necdet – Feriköy,  imzalı resmi getiren bir elektrik ızgarası, bir de ütü kazanacak yazıyor. Bizim apartmandaki deli sporcu dedim çünkü Necdet merdivenleri tek tek inmez, beş altı basamak birden atlardı.  Bankaya geldim, gösterdim, ‘Biz biliyoruz onu,’ dediler. Evlendikten sonra sorarlardı, ‘Necdet’i nasıl tanıdın?’ diye. Ben de ‘Cikletten çıktı,’ diye cevap verirdim. Meğer Necdet çok meşhur bir futbolcuymuşum ama benim haberim yok. 29 Temmuz 1965’te yemekli nişan yaptık. Yüzükleri Necati Karakaya takmıştı. 30 Temmuz’da da evlendik.”


Necdet’le evlendikten sonra futbolla ilgilenmeye, Feriköy’ün maçlarını takip etmeye başlamış Güner Hanım. Hatta onun beslenmesini, uykusunu yakın takip altına almış: “Necdet kamplarda uyuyamazdı. Ben evde uyuyacağım derdi. İdareciler de bilirdi ki, ben dokuz buçuk on oldu mu onu yatırırım, sabah kahvaltısında yumurtanın sarısını ceviz ve balla karıştırıp yediririm. Onun için izin verirlerdi.” Eşinin bu beslenme ve yemek seçme meselesi yüzünden bir dönem Feriköy’ün antrenörlüğünü yapan Lefter’le takışmasını da anlatıyor: Lefter belalısıydı Necdet’in. Ispanak yemezdi Necdet.  Taş yüzünden böbrek ameliyatı olmuş. Ispanakta taş var. Yemeyeceğim der, o da yiyeceksin diye ısrar ederdi. Çorba, makarna, pilav yüzünden kavga ederlerdi. Ankara’dan dönüyorduk. Geldi bana şikâyet etti. ‘Yenge hanım sen bu adamla nasıl uğraşıyorsun?’ dedi. Ben ne oldu diye sorunca, ‘Bu çok inatçı, onu yemem bunu yemem diyor, sen nasıl çekiyorsun bunu,’ dedi.”

Soldan itibaren: Erol, İskender, İsmet, Necdet İnanç, Necdet Atsüren,
Arif, Bilgin, Lefter, Müjdat.
Söz deplasmanlardan açılınca Necdet İnanç bir tespitini söylüyor: “İzmir’de nedense şansımız tutmuyordu. Ankara’da acayip oynardık. İzmir’de de iyi oynardık aslında ama bir türlü galip gelemezdik. Sonra şeytanın bacağını kırdık.” İzmir lafı geçince de İzmir doğumlu Güner Hanım Alsancak Stadında Altay’la oynanan bir maç anısını anlatıyor. “İzmir’de yaşayan teyzem, iki kızı ve malzemeci Tıs İhsan’la birlikte çıktık tribüne oturduk. ‘Mahmut’a dikkat et Necdet, gol yeme,’ filan dedim. Önümüzde kat kat ensesi olan bir adam oturuyordu. Necdet topu her kurtarışında, ‘Şansına kurtarıyor, bu adamdan kaleci olmaz,’ ‘Bu Necdet yaramaz,’ sürekli konuşuyor. Sahada yirmi iki kişi top oynuyor, adam Necdet’e sardı, sürekli onunla uğraşıyor. Altay gol atınca adam adeta kudurdu. Bizde çıt yok. Adam ‘Al sana Necdet, çekirge bir sıçrar iki sıçrar üçüncüde yer, sen git tarlada oyna,’ deyince beni sinir bastı. Omzuna vurdum. ‘Yeter artık daha ne istiyorsunuz Necdet’ten?’ dedim. ‘Sana ne, babanın oğlu mu Necdet?’ dedi. Bu sefer teyzem sinirlendi. O da öbür omzundan dürtüp bağırdı: ‘Babasının oğlu değil kocası, kes sesini!’ derken biz gol atmışız. Tribünlerde çıt yok. Tıs İhsan, ‘Yenge boş ver, gol attık,’ dedi. Ben ayağa fırladım. ‘Yaşa Necdet!’ der demez bütün seyirci bana döndü, ‘İstanbullu, defol git memleketine,’ diye bağırmaya başladı. Açtım çantamı, çıkardım nüfus kâğıdımı. ‘Ben miyim İstanbullu?’ dedim onlara. Okuyun doğum yerimi dedim. Meğer Necdet’in bir gözü de tribündeymiş. Bizi izliyormuş maç sırasında.” 

                                                                                (Fotospor)
Feriköy’ün 1. Ligdeki serüveni dokuz sezon sürdü. Çok kısıtlı bütçelerle, çok dar kadrolarla ayakta durmaya çalışan bu semt takımı, artık birer birer sahneye çıkan Anadolu şehirlerinin rekabetine daha fazla dayanamadı ve 1967-68 sezonunda 2. Lige düştü. Necdet İnanç 2. Ligde de bir yıl daha Feriköy’ün kalesini korudu. Feriköy o sezonda bile maddi imkânsızlıklara rağmen Samsunspor’la uzun süre şampiyonluk için çekişti ancak ikinci yarıda gücü yetmeyince yarışı bıraktı. Necdet İnanç 1969-70 sezonundan itibaren Balıkesirspor’da forma giymeye başladı. 2. Ligde şampiyonluğu hedefleyen Balıkesirspor iddialı bir kadro kurmuştu. Necdet İnanç’ın eski takım arkadaşları Rıdvan Kaner ve Mahmut Evren de buradaydı. O sezon şampiyonluğu averajla Boluspor’a kaptırdılar. Ertesi sezonda ise Giresunspor’un 1 puan gerisinde ikinci sırada kaldılar. Necdet İnanç 1973-74 sezonuna kadar Balıkesirspor forması giydikten sonra futbolu bıraktı.

Balıkesirspor 1972-73. Ayaktakiler: Mahmut, Enver, K. Veli, Nadir, Necdet, Onursal.
Oturanlar: Özer, Ertuğrul, Sezer, Yaşar, Abdullah.  (facebook.com/Mazideki Balıkesir)
Son olarak kendi döneminde kalecilerin imkânlarını, beğendiği kalecileri soruyoruz. “Bizim zamanımızda kaleci antrenörü filan yoktu. Biz hepimiz arsalardan çıktık, kendi kendimizi yetiştirdik. İdmanlarda antrenör takımla birlikte kalecileri de çalıştırırdı. O şartlara rağmen çok iyi kaleciler vardı Türkiye’de. Arap Yılmaz, Varol, Seyfi Abi’yi beğenirdim. Necmi topa atlamaz, çok iyi yer tutardı. Turgay takımı idare ederdi.”













20 Ağustos 2014 Çarşamba

Ruhi Yavuz - Ankaragücü, Vefa, Şekerspor, Eskişehirspor, Adanaspor

Ruhi Yavuz ellili yıllardaki Ankara’nın futbol ortamında yetişerek yetmişlerin başına kadar Ankara, İstanbul, Eskişehir ve Adana’da futbol oynadı. Napoli’de düzenlenen Akdeniz Oyunlarında amatör milli takımla gümüş madalya kazandı. 1973’ten itibaren de yurdun birçok takımında teknik direktörlük yaptı. Kendi ağzından çocukluk, gençlik ve futbola başlayış yıllarını aktarıyoruz:

“1938 yılında doğdum. Fakat nüfus kâğıdımda 1940 Ankara doğumlu olarak gözüküyorum Babam Devlet Demiryollarında kısım şefi olarak çalışıyordu. Ben aslında Balıkesir Susurluk’ta doğmuşum. Babamın görevi nedeniyle sürekli dolaşmışız. 1952 senesinde Karabük’te çalışırken Karabük- Zonguldak hattında en uzun tünel vardır. Kısım şefi olarak dekovilde oturup yolu takip ediyormuş. Tam tünele girmeden evvel telefon hattından konuşuyorlar. Tren çok uzakta diye cevap gelince tünele giriyorlar. Biraz girdikten sonra trenin sesi duyuluyor. O bir tarafa dört tane amele diğer tarafa atlıyorlar. Babam işçilere bir şey oldu mu korkusuyla beyin kanaması geçiriyor. Hemen Ankara’ya götürdüler. Biz de o olaydan sonra Ankara’ya taşındık. Babam orada hastanede öldü.”


“Top oynamaya Karabük’te başladım. Mahalle arasında arkadaşlarla oynardık. Babam ıslık çalardı, onu duydum mu hemen eve giderdim. Tabii ayakkabıların altı oynadıkça aşınır, yirmi gün sonra giderdi. Evlerimiz tren yolunun kenarındaydı. Oradaki boşlukta oynardık. Karabük’te yaşarken, ‘Ankara’ya gitsek de bir takıma girip futbolcu olsam,’ derdim. Maalesef babamın ölümü nedeniyle Ankara’ya, akrabalarımızın yanına gittik.”   

Mamak'taki arkadaşlarıyla (ayakta sağdan ikinci).

“Ankara’da Mamak semtine yerleşmiştik. İlk kulübüm bu semtin takımı Maskespor oldu. Gaz maskesi fabrikasının takımıydı. Bizim semtte sahası da vardı. (Maskespor kırklı yıllarda Ankara mahalli liginde başarılı sonuçlar almış ve 1941 yılında Milli Kümeye katılmıştı – F.A.) 1954’te burada kaleci olarak oynamaya başladım. Cavcavlar Mamaklıydı. Tayyar Cavcav Sonradan Galatasaray’da sol bek oynamıştı. Beni takıma o sokmuştu. Antrenör akrabalarıydı, dolayısıyla takımda onların lafı geçiyordu. ‘Sen kalede oynayacaksın,’ dedi. Böylece bir sene kaleci olarak oynadım. İlhan Cavcav santrhaf oynadı. Sonra ben de onun yanına geldim. O bir iki sene oynadı, fazla oynamadı. Ağabeyi Cevat Güneşspor’da kaleciydi, o da iyi bir futbolcuydu.”

Maskespor 

“Hırslı bir oyuncu olduğum için takıma çabuk girdim ve devamlı oynadım. Kaleci başladıktan sonra defansa geçtim.  İki sene Maskespor’da oynadıktan sonra Güneşspor’a geçtim. İki sene de bu takımda oynadım. Bu kulübün her şeyi Avni Bulduk’tu. Avni Abi insanları iyi seçmesini bilen bir kişiydi. Fazla para vermezdi ama zor durumda olanlara yardım ederdi. Ben Ulus’ta Heykel’den aşağı inerken solda bir sanat enstitüsü vardı, orada okuyordum. Okul olarak Ankara birincisi olup Türkiye şampiyonasına katılmıştık.”

Ankara şampiyonu 1. Sanat okul takımında Ruhi Yavuz
ayakta sol başta görülüyor.
Ellili yıllarda Ankara takımlarının dikkat çeken bir özelliği özel maçlar yapmak üzere Avrupa’nın çeşitli ülkeleriyle birlikte Sovyetler Birliği ve doğu bloku ülkelerine seyahat etmeleriydi. Bu konuda başı çeken Demirspor Almanya ve Sovyetler Birliği’nde turnelere çıkmıştı. Ankara karması da Romanya’da çeşitli maçlar oynamıştı. Fakat Güneşspor gibi mütevazı olanaklara sahip bir takımın Sovyetler Birliği’ne seyahat etmesini öğrenmek bizim için şaşırtıcı oldu. Ruhi Yavuz da bu seyahate katılanlardan: “1959’da Güneşspor’la özel maçlar yapmak üzere Rusya’ya gitmiştik. Takviye olarak Beton Mustafa’yı da götürdük. Uçakla Kars’taki askeri havaalanına indik. Oradan trenle sınırı geçtik. Önce Bakü’ye gittik. Sonra Moskova dahil dört ayrı şehirde maçlar yaptık. Dönüşte Erzurum üzerinden geldik.”


Ruhi Yavuz bu turnuvadan dönüşünde Ankara mahalli kümesinde mücadele eden Güneşspor’dan ayrılıp Milli Ligde oynayan Ankaragücü’ne geçti. O transferin nasıl gerçekleştiğini şöyle anlatıyor: “Ben Rusya’ya giderken MKE’de çalışan kız kardeşlerime, ‘Benim lisansımı alın da Ankaragücü’ne geçeyim,’ dedim. Zaten Güneşspor’da amatör olarak oynuyordum. Onların lisansı alması sayesinde Ankaragücü’ne geçtim. Takımda Candan Dumanlı ile birlikte en genç oyunculardık. Fenerbahçeli Hüsamettin Abi, Beşiktaşlı Fahrettin Cansever bizim takımda oynuyordu. Fahrettin Abi daha sonra Şekerspor’da hocam da oldu.”


Ruhi Yavuz 1959-60 sezonunda Ankaragücü’nde fazla forma şansı bulamadı. İkinci sezonunda Ziya Taner’in antrenör olmasıyla birlikte tam daha fazla oynamaya başlamıştı ki askerlik görevi nedeniyle futbola iki sene ara vermek zorunda kaldı. Zira 27 Mayıs 1960’ta ülke yönetimine el koyan askeri rejim askerliğini yapan futbolcuların takımlarında oynamalarını yasaklamıştı: “İkinci sezonumda Ankaragücü’nde sekiz maç oynadım. Sonra askerlik geldi. Yedek subay öğretmen olarak Kocaeli’nin Akmeşe köyüne gittim. İki sene boyunca burada öğretmenlik yaptım. Şalvarlı kız öğrencilerime erkeklerle birlikte maç yaptırırdım. Hafta sonları İzmit’e gidebilmek için beş kilometre yürüyüp yola çıkardım. Oradan Ankara’ya geçerdim. O yürüyüşlerin bana faydası oldu.”


“Öğretmen olduktan sonra sadece ilk hafta Ankara’da oynanan Adana Demirspor maçına gidebildim. Ankaragücü sahasının önünde hocamız rahmetli Ziya Taner’in yanına gidip başarılar diledim. O sırada Mamak’tan iki üç arkadaşım da dışarıda duruyordu. Beraber 19 Mayıs’a gidip maçı seyredecektik. Ziya Hoca, ‘Durumun iyi mi, hazır mısın?’ dedi. Ben, ‘Hazırım,’ diye cevap verince, ‘Hemen soyun gel,’ dedi. Hemen oynattı beni! O maç Ankaragücü’nde son maçım oldu. Bir daha oynama fırsatı bulamadım.”

Ruhi Yavuz askerlik hizmetinin bitmesiyle birlikte 1962-63 sezonundan itibaren yeni bir şehirde yeni bir takımın yolunu tuttu. Bu takım Vefa’ydı. İstanbul’un bu köklü kulübüne nasıl geçtiğini şöyle açıklıyor: “Askerliğimin bitmesine yakın beni takip edenler Vefa’ya tavsiye etmişler. Zonguldak’ta yapılan bir maçta beni de oynattılar. Beğenilince hemen geçtim Vefa’ya.” Ruhi Yavuz’un Vefa’ya geldiği sezon Milli Ligde takım sayısı politik müdahaleler yüzünden yirmi ikiye çıkmıştı. Takım fazlalığı yüzünden maçlar on birer takımlı iki grupta oynandı. O sezon Vefa’nın kadrosunda sonradan uzun yıllar takım kaptanlığını yapacak olan Bekir Psav, Altay’da yıldızı parlayacak Enver Katip gibi gençlerin sayısı fazlaydı. Tecrübeli oyuncuların eksikliğini çeken Vefa o sezon ilk kez 2. Lige düştü.

Bu maçta yer alan ve isimleri yazılmayan diğer futbolcular Mustafa, Haydar,
Aydoğan ve kaptan Nejat.
Vefa 2. Lige düşse de Ruhi Yavuz başarılı futboluyla dikkat çekmişti: “Ankaragücü’nden Vefa’ya geldiğim zaman sol bektim. Sol ayağım yoktu ama kademeye, yardımlaşmaya devamlı girdiğim için sağ ayakla işimi görüyordum. O sene 1. Ligde en iyi sol bek seçilmiştim. Çalışmayı, koşmayı çok seviyordum. Amatör ruhla çalışıyordum. Zaten Vefa’dayken de amatör statüde oynadım. Bu sayede amatör milli takımla 1963’te Napoli’de yapılan Akdeniz Oyunlarına katıldım.” Kaleci Nihat ve Ali, Sanlı, Ayfer gibi isimlerin yer aldığı milli takım başarılı bir performans gösterip finale yükseldi. Finalde ev sahibi İtalya’ya 3-0 yenilerek ikinci oldu.

Amatör milli takım Napoli'deki final maçından önce. Ruhi Yavuz antrenör Sabri Kiraz'ın yanında.
Ruhi Yavuz 1963-64 sezonunda ilk kez düzenlenen Türkiye 2. Liginde yine Vefa formasını giydi.  Ağırlıklı olarak İstanbul ve Ankara takımlarının bulunduğu ligde Vefa üst sıralarda yer almakla birlikte şampiyonluğu Şekerspor’a kaptırdı. Ruhi Yavuz’un ertesi sezon yeni takımı da Şekerspor oldu. Böylece yaklaşık dört yıl sonra Ankara’ya dönmüştü. Şekerspor’da sonradan Eskişehirspor’da birlikte oynayacağı Muzaffer, Vahap ve kaleci Yusuf Şimşek, Beşiktaş’tan gelen Muharrem Domaniçdağ, kaleci Pire Mehmet gibi oyuncularla birlikte mücadele etti. Ertesi sezon bu kadroya Arap Güngör ve Galatasaraylı Selçuk gibi isimler katıldı.


Ankaragücü ve Vefa’dan sonra Şekerspor’da da iki sezon oynayan Ruhi Yavuz’un yeni takımı Türkiye 1. Ligine yeni çıkan Eskişehirspor oldu. İlk iki sezonunda orta sıralarda yer alan takımın üçüncü sezonda fırtına gibi esip şampiyonluğu zorlayarak ikinci olduğu günlere tanıklık etti. Özlemle andığı o günleri şöyle anlatıyor: “Eskişehir hepsinden başkaydı. Oynadığımız yıllarda takımda bir arkadaşlık ve samimiyet vardı. Hırs vardı. Hata yapmamaya çalışırdık. Arkadaşlarımızla hâlâ görüşürüz. Senede bir iki kere Eskişehir’e gider kalırız. İstanbul deplasmanına geldiğimiz zaman üç-dört bin kişi sabahın erken saatlerinde kaldığımız otelin önüne gelir ‘Es Es Es… Ki Ki Ki…’ diye tezahürata başlardı. Hemen balkona çıkıp onlara el sallar sonra kafayı vurup tekrar yatardık. Seyirci tribünlerde kötü tezahürat yapmazdı. Tek tük edenler olursa da susturulurdu. 1969’da şampiyonluğu Galatasaray’a kaptırdık. Orada tecrübesizliğimiz etkili oldu. Amatör ruhla oynuyorduk biz. Şekerspor maçında Arap Güngör’ün 89. dakikada attığı golle berabere kalınca şampiyonluğu kaybettik.”

Eskişehirspor 1966-67 sezonunda Ali Sami Yen Stadında bir maçtan önce.
Centilmen bir oyuncu olan Ruhi Yavuz Galatasaray’la oynadıkları bir maçta rakibe küfür ettiği gerekçesiyle uzun bir ceza alsa da sonradan bu cezası hafifletilmiş: “Galatasaray ile oynadığımız bir maçta hakem yanlış bir karar vermişti. Ben de hırsımdan dolayı yanlış bazı şeyler söyledim ama gazetelerde yazdığı gibi küfür etmedim. Hakem beni Ankara’dan tanıyordu. Çağırdı beni. ‘Ruhi seni şimdi atmıyorum ama sonra hesabını soracağım,’ dedi. Sonra üç ay ceza geldi bana. Ceza heyetinden çıkınca hemen durumu başkana söyledim. ‘Git maç sırasında muhatap olduğun oyunculardan küfür etmediğine dair yazılı beyan al,’dedi. Doğru İstanbul’a Galatasaray kulübüne gittim. Gündüz Kılıç oyuncularını topladı. ‘Bakın Eskişehir’den geliyor, takımı için canını veriyor bu adam, ne istiyorsa yazın ve altını imzalayın’ dedi. Sonuçta sadece bir maç oynamayarak cezamı tamamladım.”


Ruhi Yavuz’un futbolcu olarak son durağı Adanaspor oldu. 1969-70 sezonunda geldiği güney ekibi o sezon 2. Ligde Karşıyaka ile giriştiği şampiyonluk mücadelesini ikinci olarak tamamladı. 1970-71 sezonunda teknik direktör Bülent Eken yönetiminde şampiyon olarak tarihinde ilk kez 1. Lige yükseldi. Ruhi Yavuz antrenörlük hayatına da Adanaspor’da başladı: “Futbolu bıraktıktan hemen sonra antrenör kursuna katıldım. 1973’ten itibaren hocamızın görevi bırakması üzerine Adanaspor’u çalıştırarak hocalığa başladım. Bir dönem Eskişehirspor’da görev yaptım, altyapıyı çalıştırdım. Sonra teknik direktör olarak muhtelif şehirlerde on beş civarında takım çalıştırdım. Antakya’ya üç kere gittim. Bunların birinde Hatayspor’u bir üst lige çıkardım.”


Çocukluğunda koyu bir Beşiktaşlı olan Ruhi Yavuz dört oğlunun ismini Şenol, Birol, Gürol ve Varol koymuş. 1989-90 senelerinde Türkiye Futbol Antrenörleri Derneği başkanlığını yapan Ruhi Yavuz 1997’den beri İzmir’de yaşıyor.