30 Haziran 2013 Pazar

Çetin Güler - Futbolumuzun Güler Yüzü

Çetin Güler 1940 yılında İstanbul Feriköy’de doğdu. Sağlık memuru olan babası Mehdi Güler Feriköy semtindeki bütün erkek çocuklarını sünnet eden, koyu bir Fenerbahçe hayranıydı. Bütün yaşıtları gibi sokaklarda top oynayarak büyüyen oğlunu doğrudan teşvik etmese de, mahalle takımında oynadığı maçlarını gizli gizli seyrediyordu. İleriki yıllarda, Didi’yi andıran fiziğiyle taraflı tarafsız bütün futbolseverlerin gönlünde “Arap Çetin” namıyla taht kuran Çetin Güler, Haydarpaşa Lisesi’nin orta kısmında okurken basketbol oynamaya başladı.


Basketbolla başlayan sporculuk yaşamı bir süre sonra futbolla devam etti: “Haydarpaşa Lisesinde okurken atletik bir yapım vardı. Önder Dai yıldız basketbol takımına seçti. Can Bartu da genç takımda basket oynuyordu. Aradan bir sene kadar geçti. 1955’te kardeşim Fenerbahçe genç takımına futbolcu seçildiğini haber verdi. Onunla beraber seçmelere girdik. O kaybetti, ben kazandım.” 

1959'da Atatürk Erkek Lisesi takım kaptanı
olarak Şeref Stadında bir maçtan önce.
Maçı ünlü hakem Feridun Kılıç yönetiyor.
Haydarpaşa Lisesinde Boncuk Ömer, genç takımda Esat Kaner gibi Fenerbahçe tarihine mal olmuş ünlü isimlerle çalıştı. 1958-59 sezonunda Fenerbahçe genç takımı İstanbul şampiyonu oldu. Son maçta Galatasaray’la 1-1 berabere kalırlarken şampiyonluğu getiren golü Çetin Güler attı. “Galatasaray’la oynadığımız maçta rahmetli Sabri Dino’ya gol attım. Akşam eve gelince sevinç içinde anneme haberi verdim. ‘Şampiyon olduk anneciğim, golü de ben attım,’ dedim. ‘Aferin evladım,’ diyerek beni öptü. Sonra babam eve geldi. Annem, ‘Mehdi Bey, biliyor musun bizim oğlan gol atmış, takım da şampiyon olmuş,’ diye haberi verdi. Babam, ‘Ne olmuş yani? Sen oğlunun takımdaki vazifesini biliyor musun?’ diye sordu. ‘Ben ne anlarım,’ diye cevap verdi annem. Babam, ‘O vazifesini yapmış, bu tezahürat ne böyle?’ diye konuştu. Babamın bu tavırlarından hakikaten büyük feyizler aldım.”


 Fenerbahçe genç takımı, İnönü Stadında Galatasaray ile 1-1
berabere kalıp 1958-59 İstanbul şampiyonu olarak tur atıyor.
Aynı maçta Çetin Güler, o zaman Galatasaray genç takımı
kalesini koruyan Sabri Dino'ya takımının golünü atarken.
Liseye geçtiği zaman bir süre Beyoğlu Atatürk Lisesinde okuyan Çetin Güler, takıma daha fazla vakit ayırmasını isteyen kulüp yetkilileri tarafından özel bir okula nakledildi. “1959’da Fenerbahçe beni Suadiye’de bir koleje yazdırdı. Okulun parasını rahmetli Müslim Bağcılar ile Faruk Ilgaz ödemişti. Kulübün idarecileri ağırlıklı olarak Demokrat Partiliydi. 27 Mayıs 1960 harekâtı olunca müdür, ‘Bakalım şimdi ne yapacaksın?’ dedi. Neyse, kazasız belasız bitirdik okulu. Ardından Sultanahmet’teki Yüksek Ticaret Mektebine girdim. Fakat bir süre sonra profesyonel olunca idmanlar çoğaldı ve okulu aksattım.”

Fenerbahçe genç takımında Ergun
Öztuna (Puşkaş Ergun) ile birlikte.
Genç takımda oynadığı dönemde A takımda oynayan futbolcu ağabeylerinden büyük destek görüyordu. “Basri Abi (Dirimlili) sol bek oynuyordu. Bir idmanda topu aldım, Basri Abi’yi geçtim, kaleye doğru gidiyordum. Arkamdan, ‘Koş, koş, şimdi vur!’ diye bağırıp beni teşvik ediyordu.” 

Fenerbahçe Stadında bir idman. Sağ başta Çetin Güler.
Yanında Avni Kalkavan ve Necdet Çoruh.
Arkada Seracettin Kırklar.
Bu döneme ait bir başka anısı da “ikinci babam gibiydi” dediği Lefter Küçükandonyadis’le ilgili. “Bir gün Park Otel’de maç yemeği yiyecektik. Tavuksuyu çorbası vardı. Kulplu kâse içinde geldi fakat yanında kaşık da var. Ben bir kaşığa bakıyorum, bir kulpa, nasıl içeceğime bilemiyorum. Lefter Abi durumu anladı ve Rumca, “Bana bak,” dedi. Ardından kaşıkla çorbayı içmeye başladı, sonra da kulptan tutup bitirdi. Ben de onu taklit ettim. Eskiler bir başkaydı. Onlarla çok güzel anılarım oldu.”

Çetin Güler'in yer aldığı Fenerbahçe B takımı. Kaleci Şükrü Ersoy.
Topa oturan oyuncu Nedim Günar. Sağ başta oturan Akgün Kaçmaz.
Ayakta sol baştaki oyuncu daha sonra Göztepe'ye giden Hüseyin Yazıcı.
Genç takımın santrforu olarak oynadığı futbol ve attığı gollerle dikkat çekti. O dönem Feriköy kulübünün başkanlığını yapan Necati Karakaya onu takımına almak istedi. Yaşı küçük olduğu için babasının olurunu almak gerekiyordu. Fakat koyu Fenerbahçeli Mehdi Bey, “Malzemeci olsun, Fenerbahçe’de kalsın,” diyerek izin vermedi. Bir süre sonra A ve B takımlarının maçlarına çıkmaya başladı. “Macar hoca Szekelly beni A takımına çağırdı. Atatürk Kupasında bir maça çıktım takımla. Szekelly devamlı oynatmak istedi ama takımda amatör olarak Ergun ve Yüksel vardı zaten. O zaman iki tane amatör oynayabiliyordu. Ben de öğrenci olduğum için profesyonel olamıyordum. Nur içinde yatsın, Lefter Abi ile Necdet Abi beni Kasımpaşa’ya götürdüler. Aksi takdirde Fenerbahçe’de oynayabilmem için birinin sakatlanmasını beklemem gerekecekti. Ben, Niyazi Abi (Tamakan) ve Necdet Abi(Çoruh), üçümüz birden Kasımpaşa’ya transfer olduk.”

Kasımpaşa'yla sözleşme imzalarken.
Böylece Çetin Güler 1961-62 sezonundan itibaren profesyonel bir futbolcu olarak Kasımpaşa forması giymeye başladı. O döneme ait bir anısı da aldığı maaşla ilgili: “Niyazi Abi ile Necdet Abi’ye 500 lira maaş verdiler. Baktım benim sözleşmemde 250 lira yazıyor. Ben buna itiraz edecek olunca Necdet Abi, ‘Çok konuşma, at imzanı,’ dedi. O zamanlar öyle bir anlayış vardı. Yaşça küçük olanlara söz hakkı tanınmazdı.”
Kasımpaşa’da iki ayağını da iyi kullanan, kafa hakimiyeti iyi olan bir santrfor olarak göz doldurunca, Fenerbahçe onu geri almak istedi. Fakat o zamanlar yönetmelikteki transferle ilgili koşullar tamamen kulüplerin lehineydi. Bugünün penceresinden o döneme bakıldığında, futbolculara adeta köle muamelesi yapılıyordu. İki yıllık sürenin sonunda bir kulüp futbolcusunu bırakmak istemediği takdirde, iki yıllık maaş bedelini yatırarak oyuncunun kulüpte kalmasını sağlıyordu. “Kasımpaşa’daki süremin bitiminde Fenerbahçe beni geri almak istedi. Fakat kulüp beni bırakmadı. ‘Beni bırakmazsanız askere giderim,’ dedim yöneticilere. İnanmadılar tabii. Fatih Askerlik Şubesinin komutanı tanıdığımdı, ona maç bileti verirdim. Hemen ona gittim ve bir an önce askere gitmek istediğimi söyledim. Böylece 1 Eylül 1963’te askere alındım.”

Bir İzmir seyahatinde bazı Kasımpaşalı oyuncular. Kirlo
Yılmaz, Çetin, Adnan ve kaleci Özkay.
Çankırı’da yedek subay öğretmen olarak görev yapan Çetin Güler yine de sorumluluk duygusu ağır bastığından, zaman zaman birliğinden izin alarak hafta sonunda oynanan lig maçlarında takımının formasını giyiyordu. 1963-64 sezonunda Kasımpaşa için işler iyi gitmiyordu. İşte Çetin Güler en unutamadığı maçlardan birini o sezonun sonunda oynadı. Sezonun bitimine birkaç hafta kala Kasımpaşa'nın küme düşmesi kesinleşmişti. Son haftadan bir önceki maçta İzmir'de Karşıyaka'yla oynayıp 4-0 kaybetti. Ancak İstanbul'a döndükten sonra bazı oyuncular kendilerine para verildiğini açıkladı. Patlak veren şike skandalı sonucu on üç futbolcu ceza kuruluna verilmişti. Son hafta Feriköy'le oynayacak Kasımpaşa'nın sahaya çıkaracak sadece dokuz oyuncusu kalmıştı. Skandala karışmayan Çetin Güler de bu futbolculardan biriydi. O gün sahaya çıkan ikisi amatör dokuz futbolcu bir onur mücadelesi yaptı. Feriköy maçı zorlanarak 3-1 kazanırken Kasımpaşa'nın tek golünü sakatlanma pahasına Çetin Güler attı. 


Feriköy karşılaşması Kasımpaşa formasıyla oynadığı son maçtı. Onu yeni bir takım ve yeni bir şehir bekliyordu. “Yedek subaylık hizmetim devam ediyordu. Bir hafta sonu Bağdat Caddesinde dolaşırken Hacettepe’de oynayan Necdet Niş’le karşılaştım. ‘Seni Ankara’ya alalım,’ dedi. Ben, ‘Nasıl olacak? Hem yedek subayım hem sözleşmem devam ediyor,’ diye sorunca, ‘Gelmek istiyorsan sen orasına karışma,’ dedi. Babama söylediğimde, ‘Sen bilirsin,’ dedi. Yöneticilerden rahmetli İlhan Bartu benden vekâletname aldı, sözleşmemi feshettiler. Tayinimi de Ankara’ya yaptılar, böylece Hacettepe kulübüne gittim.”

Hacettepe takımı İnönü Stadında. Ayaktakiler: Yılmaz, Onursal, Halis, Aydın,
Necdet, Baskın. Oturanlar: K. Suphi, Nuri, Çetin, Metin, Turan.
Farklı takımlarda oynayan  futbolcu arkadaşlarının ifadesiyle en verimli yıllarını Hacettepe'de geçirdi. O yılların Hacettepe'si kaleci Baskın, Necdet Niş, Büyük ve Küçük Suphi, Onursal, Güvercin Nuri gibi isimlerden oluşan kadrosuyla büyük takımlara kafa tutuyordu. Santrfor olarak oynayan Çetin Güler de gazeteler tarafından sık sık haftanın on birine seçiliyordu.


Bir Hacettepe-Altay maçında Çetin Güler'in Aytekin ve
Kazım arasından çektiği şutu kaleci Varol kurtarıyor.
1964-65 sezonunda formasını giymeye başladığı Hacettepe’de, üçüncü yılında büyük bir sakatlık geçirerek bir yıldan fazla bir süre futboldan uzak kaldı. “19 Mayıs Stadı dış sahasında antrenman yapıyorduk. Zemin çamurluydu. Tam şut atmak üzereyken, Nuri arkadan gelip destek için sabit bastığım bacağıma bir vurdu, yere düştüm. Çapraz bağlar kopmuş. Yirmi sekiz dikiş atıldı ve bacağım sekiz hafta alçıda kaldı. Yaklaşık sekiz ay hiç top oynayamadım. Hatta doktorlar futbolu bırakmamı tavsiye etti fakat ben o meşhur “Rambo” filmindeki gibi o kadar çalıştım ki, kendimi toparladım. 

Dönemin foto muhabiri Yavuz Donat'ın Ulus gazetesi için çektiği güzel bir poz.
Çetin Güler'in ifadesiyle foto muhabirleri ondan maç sırasında röveşata
yapması için özel istekle bulunurmuş.
Çamur sahanın azizliği sonucu İstanbulsporlu
Ercan Aktuna ile giriştiği mücadele sonucu
şortu yırtılan Çetin Güler dönemin usta foto
muhabiri İsmet Gümüşdere'ye yakalanmış.
Her şeyimi Orhan Şeref Apak’a borçlu olduğumu söyleyebilirim. Bir gün beni yanına çağırdı. ‘En büyük arzum seni A milli takımda oynatmaktı ama görüyorsun Metin var, Ertan var; ama seni antrenör kursuna göndereceğim,’ dedi. Yirmi yedi yaşında C kursuna gittim. Hemen arkasından B ve A kurslarını bitirdim. O dönemde kursa katılanların en küçüğü bendim. Turgay Şeren, Şükrü Ersoy, Lefter Abi gibi isimler katılıyordu kursa. Küçük olduğumdan bütün işlere ben koşturuyordum, saha çalışmalarına ben çıkıyordum. Rahmetli Yüksel Doğanay o halimi görünce, ‘Seni Gençlerbirliği’ne alalım,’ dedi.” Böylece 1968-69 sezonunda Gençlerbirliği forması giymeye başladı. Fakat buradaki futbol yaşantısı fazla uzun sürmedi. Kendi ifadesiyle ortalıkta “sakat, oynayamıyor” diye laflar dolaşıyordu. Bunun üzerine kesin olarak futbolu bıraktı.

1968-69 sezonunda Gençlerbirliği takımı. Ayaktakiler: Ekrem, Çetin, Hayrettin,
Cevdet, B. Tevfik, Selçuk. Oturanlar: Zeynel, İsmet, K. Tevfik, Burhan,
Faik. (Hasan Hüseyin Çakın'a teşekkürler)
Çetin Güler’in antrenörlük kariyeri daha futbolu bırakmadan önce başlamıştı. “Ankara’ya geldiğimde Siyasal Bilgiler Basın Yayın Yüksek Okuluna yazılmıştım. Gençlerbirliği’ne gittikten sonra bölge müdürü Ali Tozkonmaz beni Beden Terbiyesi Bölge Müdürlüğüne futbol antrenörü olarak aldı. Ankara genç karmasını çalıştırdım. İstanbul’un hegemonyasına son verip üst üste üç yıl Türkiye şampiyonu olduk. 1973-74 yılında genç milli takıma Ankara’dan on iki tane futbolcu verdim.” 






“Bölge Müdürlüğünde müdür muavini olmak üzereydim. Ondan sonra müdür olmam kesindi. Bir gün Genel Müdür İsmail Hakkı Güngör beni çağırdı. ‘Çetin, sen masa başı adamı değilsin, sen genç milli takımı çalıştıracaksın,’ dedi. O zaman federasyon başkanı Hasan Polat’tı. Tam müdür muavini olacakken kendimi birden genç milli takım teknik direktörü olarak buldum. Mayıs veya Haziran ayında bu göreve başlamıştım ki, Eylül ayında bir toplantı daha yapıldı. A milli takıma yardımcı antrenör seçilecekti. Nur içinde yatsın Coşkun Abi (Özarı) çok zeki, akıllı bir insandı. ‘Kimsenin kalbini kırmayalım, en yüksek kimin lisansıysa o başlasın,’ dedi. En yüksek lisans benimdi. Böylece 1974 senesinde Coşkun Abi’nin yardımcısı olarak A milli takıma girdim. Ondan büyük feyiz aldım. O arada ümit milli takımı teknik direktörlüğüne getirildim. Prater Stadında Avusturya ile çok güzel bir maç oynadık. Basında rahmetli Gündüz Abi başta olmak üzere övgü dolu yazılar çıktı. Bir ara özel maçlar yapmak üzere Çin’e gittik.”

İzmir Atatürk Stadında bir milli maçtan önce
Çetin Güler, Coşkun Özarı ve Nazım Özbay.
Çetin Güler’in teknik direktörlük kariyerinde en unutulmaz maçlardan biri Türkiye’nin 17 Kasım 1976’da Dresden’de Doğu Almanya ile 1-1 berabere kaldığı dünya kupası eleme maçıydı. “Ekim sonunda oynanan Malta maçından sonra Hasan Polat istifa etti. O bırakınca Coşkun Abi de ayrıldı. Kısa bir süre sonra Doğu Almanya ile maçımız vardı. Rahmetli genel müdür beni çağırdı. ‘Takımı sen çıkaracaksın ama gençsin, ezilmeni istemiyorum. Ağabey olarak Doğan Andaç’ı seninle göndereceğim,’ dedi. Malta-Doğu Almanya maçını seyretmiştim. Adamlar hakikaten bir makine gibi oynuyordu. Maç akşamı herkese iyi geceler diledim. Rahmetli Erol Togay’ın odasına geldim. ‘Erol, şortun temiz olsun yarın,’ dedim. Sabaha kadar heyecandan uyumamış. Doğu Almanya maçından sonra da ben ayrıldım. Türkiye Futbol Federasyonu tarihinde tazminatını ödeyip ayrılan ilk teknik direktör bendim. Benden sonra da Mustafa Denizli böyle yaptı.”

Bir milli maçta sakatlanan Cemil Turan'ı
saha dışına çıkarıyor.
 Milli takımdan ayrıldıktan sonra 1977-78 sezonunda 2. Ligde oynayan Kocaelispor’u çalıştırdı. Kadroda Raşit Çetiner, Güvenç Kurtar, Ceyhun, Bülent Baturman gibi isimlerin bulunduğu takım şampiyonluğu zorlayarak ligi dördüncü sırada bitirdi.

Kocaelispor'da yardımcısı  eski futbolcu Vefalı Muhterem Ar,
kulüp doktoru ve umumi kaptan Mehmet Sadık Efe'yle birlikte.
Ertesi sezon Çetin Güler ile Coşkun Özarı’nın yolları bir kez daha kesişti. Özarı Galatasaray teknik direktörlüğüne getirilince yardımcısı olarak kimi seçeceğini hiç düşünmedi. “Galatasaray’da çok zor şartlarda çalışıyorduk çünkü idman sahası yoktu. Antrenmanı tartan pistte yapıyorduk. Arabalara binip çeşitli sahalara gidiyorduk. Beşiktaş Şeref Stadında, Fenerbahçe Dereağzı’nda toprak da olsa çalışacak sahalara sahipti. Fakat Galatasaray’ın o sıralar Ali Sami Yen Stadı onarımda olduğu için çalışacak sahası yoktu. İlk yılımızda Trabzonspor şampiyon oldu, biz Başbakanlık Kupasını aldık. Ertesi sezon Özarı istifa edince ben de ayrıldım.”
Galatasaray'ın sezon açılışında Ali Sami Yen Stadında.

Coşkun Özarı'nın arkasında eski
Galatasaraylı futbolcu Naci Özkaya.
Kendi ifadesiyle bütün Anadolu’yu dolaşan Çetin Güler Diyarbakırspor, Altınordu, Göztepe, ikinci bir dönem Kocaelispor, Giresunspor, İskenderunspor, Adana Demirspor, Mardinspor, PTT ve Edirnespor’u çalıştırdı. Yirmi yılı aşan hocalık döneminden sonra Futbol Federasyonuna girdi ve bu kez teknik direktör adaylarını eğitmeye başladı. “Federasyon 1989’da özerk olmuştu. Yakın arkadaşım Oğuz Öken’i tebrik etmeye gitmiştim. Beraber çalışmamızı istedi. Böylece 1990’dan itibaren federasyondaki görevime başladım.” 

İstanbul'daki bir maçta Diyarbakırspor yedek kulübesi.

1980-81 sezonunda 2. Ligde şampiyonluğa
oynayan üç İzmir takımının antrenörleri
Turgay Meto, Erkan Velioğlu ve Çetin Güler
Milliyet'te Mesut Yavuz'un karikatürüne
 konu olmuş.


Eskiler ismiyle huyu aynı olan insanları tarif etmek için “ismiyle müsemma” derlermiş. İşte Çetin Güler de ismiyle müsemma bir insan olarak, soyadı gibi gülen yüzü, alçakgönüllü kişiliğiyle kurs ve seminer sorumlusu olarak girdiği Futbol Federasyonunda, Eğitim Müdürlüğüne yükseldikten sonra hâlihazırda Antrenörlük İşleri Müdürlüğünü sürdürüyor ve tüm kurslarda öğretim görevlisi olarak teknik adam yetiştirmeye devam ediyor. 

    

15 Haziran 2013 Cumartesi

Bilge Tarhan - Futbol Sahalarında Bir Mühendis

Altmışlı yılların İstanbulspor’u, bütün futbolseverlerin sempati duyduğu bir takımdı. İstanbul Erkek Lisesi bünyesinden çıkmasına rağmen, hiçbir zaman küçük bir Anadolu kentinin takımı kadar bile taraftarı olmayan bu kulüp, oynadığı temiz futbolla, oyuncularının birbirine bağlılığıyla gönüllerde yer edinmişti. İstanbulspor’da 1959 yılında oynamaya başlayan Bilge Tarhan, beyin kanaması geçirip zorunlu olarak futbola veda ettiği 1971 yılına kadar formasını aralıksız on iki yıl giydiği bu kulübün simge isimlerinden biri oldu. Üstelik liseyi bitiren futbolcu sayısının bile az olduğu o yıllarda, bir yandan sahaya çıkıp bir yandan da İstanbul Teknik Üniversitesinde okuyarak inşaat mühendisi oldu.


Bilge Tarhan 1941 yılında PTT memuru olan babasının görev yaptığı Adana’da dünyaya geldi. “Ben aslında 1941’de doğmuşum ama dedem askere geç gitsin diye nüfus kâğıdımı bir yıl geç almış, o yüzden resmi olarak 42’liyim. Yıllar sonra dedeme, ‘Senin sayende genç milli oldum,’ dediğim zaman ağlamıştı. Ben doğduktan bir süre sonra babam Karaman’a tayin olunca oraya yerleştik. Karaman’da büyüdüm. 1948’de Konya’ya yerleştik.”

Eskilerin deyimiyle “atlet komple” olan Bilge Tarhan’ın sporcu özellikleri daha küçük yaşlarda ortaya çıkmıştı. “İlkokuldayken yarış yapardık. Okulun çevresi 200-250 metre civarındaydı. İki kişi başlangıç noktasından farklı yönlere doğru koşardı, bitişe en önce gelen yarışı kazanırdı. O yarışlarda herkesi geçiyordum. Orada koşa koşa yarışçı oldum.” O kuşağa mensup neredeyse tüm futbolcuların babasıyla yaşadığı sıkıntıları o da yaşadı. “Top oynadığım için babamdan nasıl dayak yiyordum, aklın durur. ‘Ben ortaokula kadar okudum, sen üniversiteyi bitirip mühendis olacaksın,’ diyordu. Ben lise birdeyken kaybettik onu.  İlk kulübüm olan Zaferspor’da oynamaya başladığımda bunu annemden gizlemiştim. Transfer ayı gelince Konya İdman Yurdu ve Gençlerbirliği yöneticileri bizim eve doldular. Annem, iki gözü iki çeşme ‘Benim oğlum top oynamaz,’ diye ağlıyordu.”

Galatasaray'la maç yapan Konya karmasında (ortada).
O günlere ait hiç unutamadığı bir anısını şöyle anlatıyor: “Konya’da bir gün Şekerspor’la oynadık. 3-1 kazandığımız maçta iki gol atmıştım. Akşam lüks bir lokantada yemeğe götürdüler bizi. Yemeğin sonunda muz geldi. Bizim eve o güne dek muz girmemişti. Üst katta karayollarında çalışan bir mühendis vardı, Antalya’dan evine gelirken getirirdi, ona imrenirdik. Muzu alıp cebime koymuşum, hiç farkında değilim. İdarecimiz görmüş, beni yanına çağırdı. Sert bir ifadeyle, ‘Cebine ne koydun?’ diye sordu. Muzu çıkardım, ağlamaklı bir ifadeyle, ‘Kardeşlerime götüreceğim ağabey,’ dedim. ‘Niye bana söylemedin?’ dedi. Garsonu çağırdı, ‘Bir kilo muz hazırlayın, bu çocuğa verin,’ dedi.”

“Konya’da futbol oynayıp dayanıklı olduğum için 800 – 1500 metre koşmaya başladım. Lise ikideyken okul atletizm takımının genel kaptanıydım. 4 x 100 takımındaydım, ayrıca üç adım atlıyordum. 400 metre yarışına katılmaya karar verdim. Altı kulvarda altı yarışçı olduğu için dışarıdan koştum. Konya sahası o zaman da çimdi. Dışarıdan koşup hepsini elli metre geçmiştim. 57 saniye ile birinci oldum. Konya’da önceki rekor 1 dakikaymış. Fakat futbol oynadığım için koşmayı sevmiyordum; futbol adaleleri topluyor, atletizm açıyordu. Atletizmden futbola geçtiğim zaman adalelerim çok müthiş ağrıyordu.”

Konya Lisesi 
Küçük yaşta olmasına rağmen oynadığı futbolla göz dolduran Bilge Tarhan, Konya çapında büyük ün sahibi olur. Şehrin önde gelen takımları onu kendi bünyelerine katmak için çekişirler. “Lise ikideyken Zaferspor’da oynuyordum. Orada göze batınca beni iki takım transfer etmek istedi. Biri karşımızdaki evde oturan aile dostumuz, diş hekimi Ali İhsan Alaybeyi’nin takımı Gençlerbirliği, diğeri Konya İdman Yurdu. Bizim evin yakınında olduğu için ben İdman Yurdu kulübünde arkadaşlarla antrenman yapardım. Fakat rengi siyah-beyaz olduğu için aslında Gençlerbirliği’ni tutardım. Ali İhsan abiye, ‘İdman Yurduna söz verdim,’ deyince, ‘Onlar zengin takımı, seni oynatmazlar, en iyisi bize gel,’ dedi.  İdman Yurdunda bir hoca vardı, ‘Seni Bursa’da ferdi atletizm şampiyonasına götüreceğim, 400 metrede yarıştıracağım,’ demişti. ‘Onlar 1000 lira verecek bana, hem Bursa’da atletizm yarışmasına götürecekler,’ dedim. ‘Sen atletizm yarışmasına git ama 1000 lirayı alma, sonra Gençlerbirliği’ne geçersin,’ dedi. Sonuçta Bursa’ya gittik. Önce üç adım atlama yarışları başladı. İlk hakkımda faul yaptım. O sırada atletizm hocası benden çok ümitli olmalı ki, ‘Hadi Bilge, 400 metre yarışı başlayacak,’ diye seslendi. Beşinci kulvarda yarışacaktım. Birinci kulvarda milli bir atlet yarışıyordu. Ben tecrübesizlikten yerimde kaldım ama neyse ki fodepar oldu. Yarış başlayınca bir fırladım, altıncıyı yakaladım. Son düzlüğe en önde girmiştim ki, birinci kulvardaki atlet fırladı. Atletizm ajanı pist kenarından ‘Hadi Konyalı!’ diye bağıra bağıra beni birinci yaptı. Milli atlet 53 saniyede koştu, ben 52.8 yaptım. Yarış sonunda dermanım kalmamıştı. Üç adım yarışmasına devam etmek için hakemlerden biraz süre istedim ama ‘Sen nasılsa birincilik kazandın, boş ver,’ diyerek beni yarıştırmadılar.”

Lise yıllarında Çukurova bölgesi atletizm karmasında (sağ
baştaki beyaz eşofmanlı).
Nihayet lise biter. Lise birde ilk dönem karnesinde beş zayıf getirdiği için babasından “eşek sudan gelinceye kadar” dayak yemiştir yemesine ama sınıfta dersleri iyi dinlediği için sonradan bu eksiklerini telafi etmiş, yaptığı küçük yarışmalarla öğrencilerini iyi motive etmeyi bilen matematik öğretmeni sayesinde matematiği sevmiştir. Artık babasının vasiyetini yerine getirip mühendislik okumanın, dolayısıyla İstanbul’un yolunu tutmanın vakti gelmiştir. “Konya’dayken Beşiktaş’ı tutardım. Oranın siyah-beyaz takımı Gençlerbirliği’nde oynuyordum, hatta Beşiktaş için kavga ediyordum. Atletizme devam etmem için çok ısrar etmişlerdi. Ama ben futbol oynayıp para kazanmak istiyordum. Konya’dan İstanbul’a gittim 1959 senesinde. O zaman Şenol ve Birol Beşiktaş’a yeni gelmişti. Görüştüğüm yönetici, ‘Evladım onlar varken sen bizim takımda yer alamazsın; ayrıca bizde çok idman var, hem üniversitede okuyup hem futbol oynayamazsın,’ dedi ve küçük bir takıma gitmemi tavsiye etti.

İstanbulspor'daki ilk yılı.
İstanbul’a Ali İhsan abiyle beraber gelmiştim, kendisi CHP’liydi. İstanbulspor başkanı ve CHP il başkanı Ali Sohtorik’e gittik. Ali Bey sorgusuz sualsiz takımda oynamamı kabul etti ve 250 lira aylık alacağımı söyledi. 23 Temmuz 1959’da muayeneye gönderdiler ve lisansım çıkarıldı. Daha yol yordam bilmediğim için 1 Ağustos’ta Ali Sohtorik’in yanına gidip, ‘Ben maaşımı almaya geldim,’ dedim. ‘Evladım sen maaşını 1 Eylül’de alacaksın,’ dedi. ‘İyi ama efendim cebimde param yok,’ dedim. Aslında 250 lira param vardı fakat onunla Beyoğlu’nda Güven dershanesine yazılıp Teknik Üniversite imtihanına hazırlanmak istiyordum. Bunun üzerine bir görevli çağırıp, ‘Çocuğa 250 lira verin,’ dedi. Böylece dershaneye kaydımı yaptırdım. O sene İstanbulspor kongresi yapılırken idare heyeti raporunda transfere harcanan para 70.250 lira olarak açıklanmıştı. O 250 lirayı transfere yazmışlar. Yani benim ilk transfer ücretim 250 liradır. Bir sene sonra senelik ev kiram karşılığı 3.500 lira aldım. Aksaray’da ev tuttum, annemle kız kardeşlerimi İstanbul’a getirdim.”  

İstanbulspor genç takımı. Ayakta sol başta Nedim Doğan, sağ başta Erkan
Velioğlu, oturanlardan kaleci Yılmaz Urul ve ortadaki Bilge Tarhan daha
sonra profesyonel olarak futbola devam ettiler.
İstanbulspor’daki ilk yılında genç takımın kaptanlığını yapar. Takım arkadaşları arasında kendisi gibi birkaç sene sonra yıldız futbolcu seviyesine yükselecek olan Nedim Doğan, Erkan Velioğlu, kaleci Yılmaz Urul gibi isimler vardır. Genç takımdaki başarılı futbolu sayesinde İstanbul genç karmasına seçilir. “İstanbul genç karmasıyla Konya’ya gittim. Üniversitede okudum için takımdan daha sonra gitmiştim. Beni tanıyan Konyalılar, ‘Yahu bunlar ne züppe adamlar, sen nasıl oynuyorsun bunlarla?’ diye soruyordu. ‘Ne yapıyorlar?’ dedim. Meğer sokakta yürürken havaya para atıp topukla vuruyorlarmış. Biz orada İstanbul karması olarak şampiyon olduk, altı kişi milli takıma çağırıldık. Nevzat’ı (Güzelırmak) hiç unutmuyorum, o da genç milli takıma çağırılmıştı. Ben o zaman yaşıma göre büyük görünüyordum, bana, ‘Ağabey beni on sekiz kişilik kadroya alırlar mı?’ diye sormuştu. ‘Kendine güven, iyi oyna, alırlar,’ diye cevap verdim. O günlerden beri iyi arkadaşız.
İstanbul genç karması oyuncuları Bilge Tarhan
ve Selim Soydan Konya'da bir gazeteciyle.
İstanbulspor’daki ilk yılında zaman zaman A takımda da yer alır ve yedi maçta oynayıp üç gol atmayı başarır. Kaderin bir cilvesi denebilecek şekilde ilk golünü Beşiktaş’a atar. Aynı başarıyı genç milli takımda da sürdürür. 20 Mart 1960’ta Ankara’da oynanan ve milli formayı ilk kez giydiği maçta Türkiye Bulgaristan’ı 3-0 yenerken gollerin üçünü de o atar. Yine aynı yıl amatör milli takıma seçilir ve Roma Olimpiyatlarına katılır.

                                                Hürriyet
İstanbulspor onun için bir yuva gibidir. Yöneticileri ve antrenörleri onun eğitimini aksatmaması için ellerinden geleni yaparlar. Takım sayısının çokluğu nedeniyle Cumartesi-Pazar üst üste iki maç oynanan yıllarda, arkadaşları Ankara ve İzmir deplasmanlarına tren ve gemiyle gidip dönerken o Cuma günleri derse girer ve akşam uçağıyla gider. Aynı şekilde Pazartesi okula gidebilmek için Pazar günü maçtan sonra akşam uçağıyla İstanbul’a döner. Bu döneme ait hoş bir anısını şöyle anlatıyor: “1963 veya 64 senesi, Şeref Stadında idman yapıyoruz. Takım ertesi gün İzmir’e gidecek. Vapurla Bandırma’ya geçiyorlar, oradan trenle İzmir’e devam ediyorlardı. Ben Cuma akşamı uçakla gidiyorum, Pazar akşamı dönüyorum. İdmanda antrenörümüz Aydemir Nemli, ‘Sen maçlarda hiç şut atmıyorsun,’ dedi. On sekiz üzerine on tane top dikeceğim, bunlara vuracaksın, idmanın bitecek,’ dedi. Okula gitmek için acele ediyordum. Ben farkında değildim, Tuncay Becedek birkaç arkadaşıyla birlikte kalenin arkasına toplanmış. Birinci topa vurdum, aceleyle altına vurduğum için kalenin üstünden gitti. Kale arkasında toplananlar ‘Martı biiiir!’ diye bağırdılar. Sinirlendim, ikinciyi de kötü vurunca, ‘Martı ikiiii!’ dediler. Topları hep bu şekilde dışarı attım. ‘Hadi martıcı, antrenmanın bitti,’ diye dalga geçtiler. O sinirle kimseyle konuşmadan çıktım ve duş alıp gittim. İzmir’e gidip otele girdiğim anda, ‘Ooo, martıcı geldi,’ diye takıldılar. Ertesi gün Göztepe ile oynuyorduk. Hareketli toplara iyi vururdum. Bir pozisyonda top önüme geldi, bir vurdum, doksandan gol oldu. ‘Gelin şimdi martıcıyı öpün!’ dedim.”

Bilge Tarhan'ın (oturanlardan soldan ikinci) milli formayı ilk kez giydiği
Bulgaristan maçına çıkan genç milli takım. Sol başta takım arkadaşı
Erkan Velioğlu, ayakta soldan üçüncü Göztepeli Çağlayan.
 “O sezonda gol krallığına gidiyordum. Kasımpaşa ile oynuyorduk. Maçtan önce kar yağdı, sahayı kömürle çizdiler. Kasımpaşa’nın kalecisi de bizden giden Özkay idi. Ben gidiyorum, pası veriyorum, golü atıyorlar. Durum 2-0 oldu. Ben atmak istiyorum ama pozisyon olmuyor. Derken penaltı oldu, ‘Ben atacağım!’ dedim. Hocamız ‘Hayır, Kasapoğlu atacak,’ dedi. İki parmağımı kanca gibi birbirine geçirdim, ‘İnşallah atamaz!’ dedim. O zaman Aksaray’da oturuyordum. Oradaki çocuklarla ahbaptım, maçlarına gidiyordum boş zamanlarımda. Onlardan öğrenmiştim bu hareketi. Parmaklarımızı kenetleyip, ‘Atamaz, kedi bile sıçamaz!’ diyorduk, penaltı kaçıyordu. Kasapoğlu bir vurdu, top direğe çarpıp geri geldi. Oynamaya devam ediyoruz, durum 3-0 oldu. Bir penaltı daha oldu, yine ben atmak istedim. Hoca bu sefer de, ‘Hayır, Ercan atacak,’ dedi. Yine parmaklarımı kenetledim. Ercan vurdu, kaleci kurtardı. On dakika sonra bir penaltı daha oldu, hadi sen at dediler. Ben diktim topu yuvarlağa, bir vurdum, top gitti kaleci Özkay’ın kucağına. O sezon bir golle gol krallığını kaçırdım, Metin Oktay ile ben 18’er gol attık. Güven Önüt 19 golle kral oldu. İkisi de rahmetli oldu, nur içinde yatsınlar. Ondan sonra mesleğe başladım. İdmanlara daha az vakit ayırabildiğimden fazla form tutamadım ve santrfor mevkiini bıraktım. İbrahim İzmirspor’dan tekrar bize döndü. Bazen onunla çift santrfor oynuyorduk, bazen sol iç oynuyordum. Daha sonra, 2. Lige düştüğümüzde sol açığımız yoktu. Menajerimiz bana, ‘Seni sol açık oynatacağım,’ dedi. ‘Takımın neferiyim, ne vazife verirsen yaparım,’ dedim. Aynı sezon 1. Lige çıktık, yine sol açıkta devam ettim.”


Bir yandan gol krallığı için çekişirken diğer yandan okuluna devam eder. Hatta Beşiktaş’ın yaptığı transfer teklifini, bu kulübün haftalık idman programının yoğun olması nedeniyle reddeder ve İstanbulspor’da oynamaya devam eder. Sonunda inşaat mühendisi olarak meslek hayatına atılır: “Stajyer olarak Tarabya oteli inşaatında çalışıyordum. Okulu bitirdim, otuz altı günlük stajım vardı, bitince diploma alacaktım. Rahmetli Saim Kaur Emekli Sandığı müdürüydü, onun vasıtasıyla otele gittim. Benimle beraber beş altı kişi daha vardı. Amirlerimiz stajyerleri denemeye karar vermişler. Beni çağırdılar, ‘13. teras katta ahşap numuneler var, onları al getir,’ dediler. Henüz asansörler yapılmamış, hemen koşarak çıktım, alıp getirdim. Diğerlerine de bunlara benzer görevler verdiler. Arkadaşlarım, ‘Bunları hademe de gidip alır, beni ne gönderiyorlar,’ şeklinde söylenmişler. Otuz altı günün bitiminde herkesin staj belgesini imzaladılar, ancak bana ayrıca orada kalıp çalışmam için teklifte bulundular. Böylece 50 lira yevmiye ile orada çalışmaya başladım. Orada büyük bir anlayış gördüm. Antrenman saatim yaklaştığı zaman şefim gelir, ‘Haydi Bilge, geç kalma,’ derdi. Yani beni adeta zorla antrenmana gönderirlerdi. Deplasmanlar için izin verirlerdi.”

                                                           Akşam 16.05.1964
İstanbulspor 1966-67 sezonu sonunda bir puan farkla 2. Lige düşer. Fakat kadrosunu neredeyse olduğu gibi korur ve on iki puan farkla şampiyon olarak aynı sezon tekrar 1. Lige çıkar. Üstelik kadrosuna kattığı iki genç isim, Cemil Turan ve Alpaslan Eratlı ile daha da güçlenmiştir. Bilge Tarhan en unutamadığı maçlardan birini 28 Ekim 1968 tarihinde oynar. İstanbulspor Fenerbahçe’yi 3-0 yenerken kendisi iki gol atar. Bu maçtan iki gün sonra nişanlanır. Nişan töreni sırasında müstakbel eşinin kuzeni hasta Fenerbahçeli olduğu için onun elini bile sıkmaz.


Son sezonu olan 1970-1971’de İstanbulspor yine başarılı sonuçlar alıp ligi üst sıralarda bitirir. “O sezon üç büyük takımı yendik. Beşiktaş ve Fener’i 1-0, Galatasaray’ı 3-0 yendik. Galatasaray maçı Ali Sami Yen Stadında oynanıyordu. Kapalı tribün tarafından taç atacaktım. Tribünden birisi, ‘Bilge akranların hacca gitti!’ diye bağırdı. Yani ihtiyarladığımı söylüyordu. Bundan yaklaşık on dakika sonra Yasin’in koruduğu kaleye bir gol attım. Golü attıktan sonra doğru o tribüne gittim. Halbuki gol attıktan sonra hiç taşkınlık yapmazdım, ellerimi havaya kaldırırdım, arkadaşlarım gelir beni öpüp tebrik ederdi. O gün o lafla hırslanmışım, o sesin geldiği tribüne gidip yumruğumu salladım. Tesadüfen o tribünde Galatasaray taraftarı Belediye Fen İşleri Müdürümüz Çetin Kumbasar varmış. ‘Bak şuna, bana yapıyor bu hareketi,’ diyormuş. Üçüncü golde de ben tam kafa vurmak üzereyken arkamdan biri hışımla yükselip kafayı vurdu. Bir baktım Alpaslan. Sol bek Yalçın orta yaptı, sağ bek Alpaslan gol attı.”

Bir İstanbulspor-PTT maçında kaleci Cavit'e gol atıyor.
“Aynı şekilde Bolu’da da bağırmışlardı bana. Boluspor’un kaptanı Japon Rıdvan vardı. Onunla beraber tribünün yakınında mücadele yaparken ikimiz de atletizm pistine düştük. Yine biri bağırdı: ‘Ulan bırakın artık futbolu, akranlarınız hacca gitti!’”

Bazı seyirciler onu kızdırmak için böyle sataşsa da Bilge Tarhan henüz verimli olduğu bir dönemde, belki daha birkaç yıl oynayabilecekken, 13 Ağustos 1971’de Bursa’da Göztepe ile oynanan Spor Toto Kupası maçında geçirdiği beyin kanaması nedeniyle futbola veda etmek zorunda kalır. “1971 yılının Nisan veya Mayıs ayıydı. Maç yapmak için Ankara’ya gelmiştik. Soyunma odasına Samsunsporlu Abidin girdi. Beyin kanaması yüzünden ağır bir ameliyat geçirmişti. Jübilesi varmış, Basri Abi’ye geldi. Ben Abidin’i görünce ağlamaya başladım, beş yaşındaki çocuk gibiydi. Aynı olayın birkaç ay sonra benim başıma geleceğini nereden bileyim? Ne acı tesadüf ki Basri Dirimlili Samsunspor’u çalıştırırken Abidin beyin kanaması geçirdi, İstanbulspor’u çalıştırırken ben geçirdim.” Olayın en yakın tanığı olan takım arkadaşı Cemil Turan o talihsiz anı şöyle anlatıyor: “Ben kanattan hızla kaleye doğru iniyordum. Bilge Abi kale önündeydi. Bana, ‘Cemil!’ diye bağırdı. Topu ona doğru ortaladım. Göztepeli Küçük Mehmet ile beraber kafaya çıktılar ve Bilge Abi yerde kaldı.” Olayın sonrasını Bilge Tarhan’dan dinliyoruz: “Futbol hayatım boyunca hiçbir zaman sakatlandığımda yatıp debelenmedim. Yürüyemeyecek halde olduğum zaman bile hakemden izin isteyip dışarı çıkıyordum. Beyin kanaması geçirdiğim maçta, Bahattin Baydar menajerimizdi. Ben yere düşünce Bahattin, ‘Eyvah, Bilge’ye bir şey oldu!’ diye fırlamış. İstanbul’a telefon edip beyin cerrahı Profesör Zeki Birsel’i getirmişler. Zeki Bey, ‘Bırakın, üç gün içinde komadan çıkar,’ demiş. Gerçekten üç gün içinde komadan çıktım ama bir daha girdim ve on yedi gün sürdü. Sonra tansiyonum düşünce beyin ameliyatı yapmaya karar verdiler.”

                                                                                                                    Hürriyet
Uzun süren bir toparlanma döneminden sonra tekrar oynayıp oynayamayacağını anlamak amacıyla idmana çıkar ama zorlanır ve yarıda bırakır. Böylece futbolculuk defterini kapatıp kendini tamamen mesleğine verir. “1959-71 yılları arasında İstanbulspor’da oynadım. İstanbulspor’da en çok gol atan futbolcuyum. Resmi maçlarda altmış üç tane golüm var. Onca sene top oynadım, İstanbulspor’a yapabileceğimi yaptım ama kulüp de bana çok yardım etti. Ben on beş yaşında babasız kaldım. İki kız kardeşimi okuttum. Futbol oynarken Şaşkınbakkal’da inşaat malzemeleri satan bir dükkân açmıştım. Her gün on tane tanıdık gelirdi. Beyin kanaması geçirdim, ameliyat olup iyileştim dükkâna geldim, bir kişi uğramadı. O olaydan sonra futbola küstüm; ta ki İhsan’ın öldüğü 1994’e kadar. O zaman Edirne-Kınalı otoyol inşaatında çalışıyordum. Cenazeye geldim,  beş altı kişi vardı. Bunun üzerine takım arkadaşım Muhittin ile birlikte bir liste çıkardık, yüz elli kişi bulduk. Ardından derneği kurdum.”

Bilge Tarhan (sağda) Haziran 2013'te İstanbulsporlu futbolcular lokalinde
düzenlenen yemekte takım arkadaşları Yılmaz Urul (solda) ve Yalçın Saner'le.
Bilge Tarhan o günden beri eski arkadaşlarıyla irtibatını koparmamaya çalışıyor ve onları her fırsatta bir araya getirmek için çabalıyor. Hâlihazırda İstanbulsporlular Derneği başkanlığını ve İstanbul Erkek Liseliler Eğitim Vakfı Mütevelli Heyeti üyeliğini sürdürüyor. Son sözü, "Bilge'nin attığı goller ağlara değmezdi," diyen takım arkadaşı ve hocası Erdoğan Tokol'a bırakıyoruz: "Sert şut çekmezdi ama çok güzel verkaça girer, akıl dolu goller atardı, aldığı mühendislik eğitimini sahalara yansıtmıştı."