9 Nisan 2015 Perşembe

Tuncay Becedek - Komple Sporcu, Sendikacı, Hasta Fenerli

Eskiden birkaç branşta maharetle yarışan sporcular için “atlet-komple” diye bir terim kullanılırdı. Bunların bir kısmının birden fazla branşta milli formayı giymişliği de vardı. Lakin her şeyin profesyonelleştiği günümüzde artık böyle sporcular kalmadı. Futbola başlamadan önce öğrencilik yıllarında birçok spor dalıyla uğraşan Tuncay Becedek de bunun örneğiydi. Futbol oynadığı yıllarda da birçok kulübün formasını giymiş, her kulüpte kaldığı kısa süre içinde taraftarın ağzına bir parmak bal çalıp takım değiştirmişti. Futbolu bıraktıktan sonra uzun süre sendikacılıkla da uğraşan Tuncay Becedek’le renkli hayat hikâyesi üzerine uzun bir sohbet yaptık. Futbola başlamadan önceki çocukluk ve öğrencilik yılları da zengin ayrıntılarla dolu olduğundan araya fazla girmeden sözü ona bırakıyoruz:


“19 Temmuz 1942’de Fatih Kıztaşı’nda doğdum. Rahmetli babam Yugoslavya Manastır kökenliydi. Beş vakit namaz kılardı. Dedem Manastır’da imammış. Bütün Manastır tanırmış dedemi. Babam o dini havayla büyümüş. Ben Fatih Camisinin avlusunda top oynardım. Babam camiye gidiyor, ‘Elime makineli tüfek versinler, sen içlerinde ol, hepinizi tarardım,’ diye anlatırdı. Babam beni top oynarken hiç görmedi. Arsada top oynardık. Sokağın köşesinden geldiğini görünce öbür taraftan çaktırmadan kaçardım. Ayakkabımızı babam yapardı bizim, kunduracılığı da vardı. Uzun seneler itfaiyede çalışmıştı. Bir hafta kamp gibi sürekli orada kalırdı. O zaman ayakkabı yapar, çizme tamir ederdi. Örsü, çekici, her şeyi vardı. Bayramlarda babamın yaptığı yepyeni ayakkabıları giyerdik. Fakir bir aileydik, beş tane çocuk. Annem ev hanımı, bir tek babam çalışıyor. Adamcağız işten çıkardı, bazen taksi şoförlüğü yapardı. Çok sıkıntılarla büyüdük. O yüzden top oynarken görseydi çok kızardı. Futbol dışında yazın sokakta misket oynardık. Ben çok iyi misket oynardım, o yüzden kimse benle oynamak istemezdi. Yuttuğum misketleri satar, parasını 5 kuruş, 10 kuruş torbaya atardım. Günde 3-4 lira kazandığım olurdu.”

“İlkokulu İstanbul Erkek Lisesi yakınındaki Mahmutpaşa İlkokulunda okudum. Büyük dayım Yeşildirek’te oturuyordu, okul müdürünü tanıyordu. Okula bir sene erken başlattılar beni. Altı yaşında Kıztaşı’ndan o kış kıyamette Aksaray’a yürüyordum. Rahmetli babam şofördü, iki tane halk otobüsü vardı. Biri Eminönü’nden, diğeri Aksaray’dan kalkardı. Şoförlere tanıttı babam beni. Şoför beni yanına alıyordu, Cağaloğlu’nda indiriyordu. Ben karşıdan karşıya geçiyordum. Akşama kadar tedrisat vardı. Amerikan yardımı süttozu verilirdi. Okuma kitabı, ayakkabı yardımı yapılırdı. Altı yaşında hepsini kendim hallettim, ne anam geldi ne babam yardıma. Okuldan çıkınca aynı yoldan Aksaray’a dönüyor, oradan da yine Fatih’e yürüyordum. Evde o zaman soba bile yoktu, bir mangal vardı.  O okula bir sene gittikten sonra Saraçhanebaşı İlkokuluna devam ettim ve orada bitirdim. Sonra Gelenbevi Ortaokuluna girdim.”

“Gelenbevi Ortaokulunda güreş şampiyonası oldu. En hafif sıklette güreşlere girdim. Otuz kırk kişi girmiştik, dört kişi finale kaldık. Ben hiç oyun bilmiyordum, dördüncü oldum. Okulda yarış yapıldı, bütün yaş grupları katıldı. Uzun mesafede okul birincisi oldum. Voleybol takımına daha Orta 1’de yedek olarak aldılar. Basketbol takımına yedek aldılar. Bütün sporlara yeteneğim vardı. Yakan top oynuyorduk,  okul takımına seçtiler. Hangi taşı kaldırsan altından çıkıyordum yani. Sonra on iki on üç yaşlarında izci olduk, Pendik Kaynarca’da kampa gittik. Darüşşafaka basketbol takımı kampa geldi, takımda noksan oldu mu beni alıyorlardı. Rahmetli Şevket Taşlıca filan hep o kampa gelmişti. Babam kampa beni ziyarete gelmişti. Ona, ‘Bu çocuk çok yetenekli, büyük sporcu olacak,’ dediler. O kampta bir hafta veya on gün kalmıştık.”

"Pertevniyal Lisesinin bahçesi. Beş-altı kişilik takımlarla
sınıf maçları yapardık."
“Beni Gelenbevi Ortaokulundaki arkadaşlarım voleybolcu, basketçi, koşucu, güreşçi, izci olarak tanıyordu. Futbolla ilgim yoktu o yıllarda. Seneler geçti, Fenerbahçe Futbol Vakfını kurmuştuk. Arkadaşlar sağ olsunlar beni oraya genel müdür yaptılar. Açılış için protokole davetiye dağıtmak üzere Ogün Altıparmak ile tura çıktık. Hürriyet gazetesine gitmiştik. Promosyon şirketi Yaysat’ın genel müdürü Erdoğan Bey’le konuşuyorduk. Adam çok tanıdık geliyor. Gelenbevi Ortaokulunda okumuş o da. Beni tanıyıp tanımadığını sordum. ‘O zamanlar bir Tuncay abi vardı, okulun medarı iftiharıydı. Sonra futbolcu oldu,’ dedi. Ogün, ‘Tuncay işte bu,’ deyince yerinden fırladı. ‘Abi sen yolda yürüyordun, arkandan hayranlıkla bakıyorduk, bütün Fatih senin hayranındı,’ diye konuştu. Dediğim gibi futbol merakı sonra başladı. Zamanla biz Fatih Camisinin avlusunda top oynamaya başladık. Yürüyerek Vefa Stadına giderdik. Vefa’nın antrenmanlarını seyrederdik. Eski oyuncuların hepsini tanırım. Oradaki maçları seyrederdik.”

“Ortaokuldan sonra Pertevniyal Lisesine girdim. Futbol uğruna yüksek okula devam etmedim. Pertevniyal Lisesini 1960’ta bitirdim. Metin Akpınar ile sıra arkadaşıydık. Okul takımında önce santrfor oynuyordum, santrhafa aldılar. Türkiye birincisi oluyorduk. Bizim beden eğitimi hocamız – daha beş sene önce yüz yaşında öldü – maça lisanslarımızı getirmemiş. Hükmen mağlup olduk. Tophane şampiyon oldu. Pertevniyal Lisesindeyken Üner diye Fenerbahçe genç takımının kalecisi olan bir arkadaşım vardı. O beni Florya’da Küçük Şeytanlar diye bir yazlık takıma götürdü. Her gelene dört-beş tane atıyordu bu takım. Kulübün sahibinin villası vardı, sahanın arkasına soyunma odaları yapmış. Saha bugünkü Bakırköy Şenlikköy sahasıydı. Maç günü erken gider, evde yemek yerdik. Ben her maçta üç-dört tane gol atardım. Bütün Florya’nın kızları rakip kale arkasına dizilir, ‘Bir tane de benim için at’ diye bağırırdı. Ben de her gol attıkça, ‘Bu senin için,’ diye onlardan birisine seslenirdim. Herkes bizimle maç almak için sıraya girerdi.”

Pertevniyal Lisesi futbol takımı. Tuncay Becedek ayakta soldan üçüncü.
“On yedi yaşındaydım. 1959 Temmuz ayında Karagümrük kulübünün seçmeleri varmış. Beni oraya götürdüler. Karagümrük altyapı sorumlusu rahmetli Cahit Candan bir takım yaptı, fakat beni ilk on bire koymadı. ‘Ben denenmem, oynamıyorum,’ dedim. ‘Yavrum belki iki yüz kişi var bekleyen, ikinci devre oynatacağım, yapma etme,’ dedi. İyi ki baştan oynamamışım o maçta, her işte bir hayır var. Marmaraspor diye bir takım denenenlere ilk yarıda üç tane gol attı. İkinci yarıda ben girdim, beş tane gol attım. Temmuz sıcağı, saat 1. Maç bitti, tribündeki herkes sahaya girdi, ‘Kimsin? Adın ne? Nerede oturuyorsun?’ diye soruyorlar. Rahmetli Fahri Somer o zaman gençlere çok meraklıydı. Beni ona ‘felaket bir adam’ diye anlatmışlar. Beni o zamanlar Atikali’deki medresede bulunan Karagümrük kulübüne götürdüler. İki saat bekledim. Akşam oldu, beni ne çağıran ne soran var. Eve geç gidersem babam kızacak, yemeğe hep beraber oturmamız lazım. Kaçtım oradan. Yemeğe yetiştim, hiç kimseye bir şey söylemedim.  Ertesi gün okula gittim. Üner Fenerbahçe kulübünde herkese anlatmış. Esat Kaner hemen getir demiş. Üner’le gittik yanına. Şöyle bir baktı, ‘Hemen kulübe götür, lisans çıkarsınlar,’ dedi.”

Karagümrük formasıyla
“O gün kulüpte Lefter, Hilmi, Naci, Puşkaş Ergun – ne kadar eski futbolcu varsa hepsinin mukavelesi yenileniyormuş. Bütün gazeteciler oradaydı. Bu oyuncu da genç takıma transfer dediler. Ahmet Erol omzuma elini koydu, ikimizin resmini çektiler. Ertesi gün her gazetede benim resmim vardı. Karagümrüklüler bu gazeteleri okuyunca beş altı arabaya toplanıp beni Florya’da oturuyor zannederek oraya gidiyorlar. Orada sorup soruşturup rahmetli dayımı buluyorlar. Dayım ne bilsin, onlara adresi veriyor. Gece 9’da veya 10’da ordu gibi bir kalabalık evin kapısına dayanıyor. Ben 9’da uyurdum. Babam çıkmış kapıya. Adamlar ‘Tuncay’ı arıyoruz,’ deyince, ‘Ne yaptı, yanlış bir şey mi yaptı?’ diye sormuş. ‘Fahri Somer bekliyor, Karagümrük kulübüne götüreceğiz,’ demişler. Babam, ‘Götüremezsiniz oğlumu,’ diye karşı koyarken ben araya girdim. ‘Baba sen bana müsaade et,’ dedim. ‘Peki, sonra getirin oğlumu,’ dedi babam. Kulübe gittik. Fahri Somer, ‘Oğlum sen nasıl gidersin Fenerbahçe’ye?’ diye sordu. ‘Efendim, ben burada iki saat bekledim. Kimse çağırmayınca gittim,’ dedim. ‘Yahu ben sana 500 lira maaş bağladım, A takım kadrosuna aldım,’ dedi. Fenerbahçe o zaman bana talebe lisansı çıkaracaktı. ‘Nüfus kâğıdını aldılar mı, bir işlem yaptılar mı?’ diye sordu. ‘İstediler ama daha almadılar,’ dedim. ‘Bırak Fenerbahçe’yi, nüfus kâğıdını bana getir, ben seni A takımında oynatacağım,’ dedi Fahri Somer. Babam o zaman İstanbul Belediyesi sağlık işlerinde şoför olarak 740 lira maaş alıyordu. Eve de 75 lira kira veriyorduk. Ben 500 lirayı duyunca tamam dedim.”

Tuncay Becedek Fenerbahçe'de oynadığı yıllarda babası,
kardeşi,  takım arkadaşları Selim Soydan
ve Nedim Doğan ile birlikte.
“Eve geldim. ‘Baba 500 lira maaş bağlamışlar,’ dedim. ‘Sana mı?’ diye sordu. İnanamadı babam. A takımda oynarsam bana pirim de verecekler, o zaman 1.000-1.500 lira olacak dedim. Adam delirecekti. ‘Sen o kadar oynuyor musun?’ diye sordu. Beni A takımla idmanlara çıkarıyorlardı ama genç takımda santrfor olarak oynuyordum. Galatasaray’la oynadık, iki gol attım, 2-2 bitti. Beşiktaş’la oynadık, üç tane attım. Feriköy’e üç tane attım. Hele zayıf takımlara daha fazla gol atıyordum. Hem çok koşuyordum, hem teknik kapasitem yüksekti. O zaman Karagümrük antrenörü Bülent Eken’di. Beni A takımda oynatmayı düşünüyormuş. Fahri Somer ile birlikte genç takım maçını seyretmişler. Fahri Somer, ‘Hazırlan, seni Feriköy maçında oynatacağım,’ dedi.”

Karagümrük 1960-61. Ayaktakiler: Ali Soydan, Gökçen Dinçer, Tuncay Becedek, Doğan Sel, Nedim Yüney, Özcan Köksoy.
Oturanlar: Kadri Kartal, Tarık Kutver, Nihat Çapalar, Sümer Yüzer, Bilgin Akın.
Maçtan bir hafta önce kulüp müdürüyle birlikte beni aldılar, Fatih’te bir otel vardı – oranın restoranında kuvvetleneyim diye öğle yemeği yedirdiler. Çok zayıftım o zaman, 67-68 kiloydum. Istaka gibiydim. Fahri Somer’in o zamanlar Beyoğlu’nda Rebul Eczanesinin hemen yanında ufak bir bijuteri veya parfümeri dükkânı vardı. Beni dükkânına çağırdı, orada tatlı yedirdi. ‘Kulaklarını takımdaki ağabeylerine tıka, genç takımda oynadığın gibi oyna,’ diye bir hafta boyunca beni hazırladı. Feriköy’ün o zamanki hocası rahmetli Baba Gündüz’dü. Bülent Eken ile o zaman aralarında bir dargınlık vardı. Maç günü soyunma odasına gideyim dedim. Üç saat önce gitmişim, daha kimse gelmemiş. Köfte ekmek yiyip karnımı doyurdum. Nihayet malzemeler geldi, girdim soyunma odasına. Sonra Bülent Eken geldi, çok gergindi. Ben de çok heyecanlıyım. İkimiz de koridorda yürüyoruz. ‘Seni bugün oynatacağım,’ dedi. ‘Sakin ol, genç takımda oynadığın gibi oyna,’ diye ara ara nasihat verdi bana. 2-0 yendik o gün Feriköy’ü. Gol atmadım ama tek başına yıktım bütün defansı. Maçtan sonra duştan çıktım, Fahri Somer beni bekliyordu. Kendi paltom yoktu, rahmetli babam yeni palto yaptırmıştı kendine. Hiç unutmuyorum, uzun bir paltoydu. Bana cüppe gibi geliyordu. Oraya paltosuz gitmeyeyim diye kendi paltosunu vermişti babam. Şeref tribünü önünden geçerken Şeref Görkey, ‘Fahri, Fahri!’ diye bağırdı. Amatör milli takımın hocasıydı. ‘Çocuğu bana ver,’ diye seslendi.

Amatör milli takım 1960. Ayaktakiler:Zeki (KSK) (x), Ahmet Suat Özyazıcı, Cengiz (Bandırma, Boluspor), Selim Soydan, Samim (Feriköy, GS), Beton Mustafa (x), Vefalı İbrahim (x), Ahmet Tuna (x), Alp (MİY) (x), Muhip (KSK)(x). Oturanlar: Mustafa Çam (astsb.), Ergun (Ş.Hilal) (x), Aydoğan (AO, Manisa)(x), Tuncay Becedek, Şeyhmuz (Hvg), Emrullah (Hvg), Uğur Köken, Cavit (PTT) (x). (x işaretliler artık hayatta değiller.)

“Ertesi gün okulda gazeteye baktım. Genç milli takım kadrosu açıklanmış, beni seçmişler. Altında amatör milli takım kadrosu var, orada da varım. Fahri Somer beni çağırdı, ‘Genç milli takıma gitmeyeceksin,’ dedi. Genç milli takım sorumlusu rahmetli Kemal Halim Gürgen’di. O geldi, ‘Göndermiyoruz,’ dediler. Yaşım ufak olduğundan babamın velayetindeydim. Sonuçta Amatör milli takıma gittim. İtalya’ya gidip hazırlık maçları yaptık. Ankara’da Rivera’nın da yer aldığı muhteşem bir İtalyan takımı geldi. Topa vurdurmadılar bana. Şeref Görkey beni devre arasında çıkardı. Fahri Somer’e Roma olimpiyatlarına gitmek istediğimi söyleyince Şeref hocayla konuşmuş. O da hazırlansın demiş. Akşamları çıkıyorum, Vatan Caddesinde koşular yapıyorum. Son anda Şeref Görkey beni kadrodan çıkarıp Selim Soydan’ı aldı. Ben o arada dört-beş tane genç milli maç, Roma olimpiyatlarında üç-dört tane maç kaçırdım. Toplam 22 milli maç oynadım. Bir kez amatör milli oldum, ama ertesi sene genç milli takımın kaptanı olarak oynadım.”

Ankara (ayaktakiler) ve İstanbul (oturanlar) genç karmaları milli takım seçmesi için yapılan bir maçtan önce.
İstanbul karması: 1: Tuncay Becedek, 2: Müfit, 3: Abdülmetin Kocaoğlu, 4: Hadi, 5: Kutlu, 6: Yılmaz Urul, 7: Enver Katip,
8: Ergun, 9: ? , 10: Murat Saner, 11: Ceyhun. Ankara karmasında seçebildiğimiz oyuncular Abdullah Çevrim, Candan Tarhan,
Ziya Şengül ve Aydın Tohumcu.

Burada Tuncay Becedek’in anlattıklarına kısa bir ara verip biraz soluklanalım. 1959 yazında Karagümrük’te başlayan futbol serüveni bu kulüpte geçirdiği iki sezondan sonra 1961-62 sezonundan itibaren İstanbulspor’da devam etmiş. Bu kulüpte bir sezon oynadıktan sonra çocukluğundan beri tuttuğu takım olan Fenerbahçe’de bulmuş kendini. Sözü tekrar ona bırakıyoruz:

“19 yaşında İstanbulspor’a geçtim. Amatörlerin o zaman transferi yoktu. Karagümrük başkanı İbrahim Sevin aynı zamanda CHP Fatih ilçe başkanıydı. Partinin il başkanı da İstanbulspor’un başkanlığını yapan Ali Sohtorik’ti. Karaköy’de Liman lokantasında yemeğe davet etmiş İbrahim Sevin’i. O yemekte, ‘Tuncay’ı bana vereceksin,’ demiş. Böylece tepeden gelen bir emirle İstanbulsporlu oldum. Arap Yılmaz, Yalçın, Bahattin Abi, Kenan Abi, İhsan Abi, Arap Güngör, Bilge gibi isimlerin bulunduğu İstanbulspor takımında bir sezon oynadım. İlk maç santrfor başladım, sonra orta sahaya aldılar beni. O sezonun en iyi üç orta saha oyuncusundan biri seçildim. Çok iyi bir sezon geçirmiştim. O zaman amatör futbolcuların transferi yasaktı. Nedim Doğan benden bir sene önce İstanbulspor’dan Fenerbahçe’ye geçmişti. Altı ay ceza aldı, oynayamadı. Ben geldiğimde de altı aylık süre üç seneye çıktı. İstanbulspor’da hâlâ amatör statüde oynuyordum.”


“Fenerbahçe’de Hırsız Semai vardı. Beni aldı Moda’da Rainbow Otele götürdü. Bir hafta orada kaldım, yani kaçırıldım. İstanbulsporlu yöneticiler beni arıyormuş. Ali Sohtorik’in kızı Sevinç Hanım benim ablamın okul arkadaşıydı. Ali Bey onun vasıtasıyla, ‘Bana Tuncay’ı bulun,’ diyormuş. Neticede yöneticiler gidip pazarlık yapmışlar. 1961 Temmuz’unun parasıyla İstanbulspor 50.000 lira istemiş, pazarlıkla 35.000 liraya inmişler. Ben Fenerbahçe’yle 30.000 liraya anlaşmıştım. İstanbulspor 35.000 isteyince Fenerbahçeli yöneticiler bu parayı veremeyiz demişler fakat sonunda o paraya beni almışlar oradan. O zamanki yöneticiler Ahmet Erol, Muhittin Bulgurlu, Müslim Bağcılar, Mehmet Reşat Nayır, üç dört kişi daha hep beraber oturduk. ‘Senin ne kadar iyi Fenerbahçeli olduğunu biliyoruz,’ dediler. Ben de hakikaten hasta Fenerliydim. ‘O yüzden senden fedakârlık bekliyoruz,’ dediler. Bana 10.000 lira vermeyi teklif ettiler. Sonunda 20.000 liraya kadar çıktılar. Yalnız o parayı peşin verdiler.”

İstanbulspor 1961-62. Ayaktakiler: Tuncay, Arif, Yalçın, Nazım, Kenan, Yılmaz.
Oturanlar: Nejat, Güngör Okay, Nevzat, İhsan, Güngör Tetik.

“Böylece yirmi yaşında Fenerbahçeli olmuştum. Sezon açılışında formayı giyindim, aynanın karşısına geçip baktım ve ağlamaya başladım. Oynayacağıma inanamıyordum. Lefter Abi geldi, ‘Hayırlı uğurlu olsun Tuncay,’ dedi. Çocukken paramız olmadığı için duhuliyeye bile giremezdik. Bir iki kere maçtan önce, ‘Lefter Abi bizi içeri soksana,’ diye rica etmiştik de o stada sokmuştu bizi. Şimdi onunla aynı formayı giyecektim. O sezon açılışı günü rüyada gibiydim. Çok iyi top oynadım o sezon. Kokotoviç diye Yugoslav bir hocamız vardı. Her aldığım topu Lefter Abi’ye atıyordum. Teknik kapasitem yüksek olduğu için iyi pasördüm. Hoca oynanan hazırlık maçlarını tenkit ediyordu mesela, ‘Tuncay bütün istediklerimi yaptı ama her aldığı topu Lefter’e atıyor, başka arkadaşlarına da pas vermesi lazım,’ diyordu.”

“Lefter Abi deplasmanlarda Vefa’dan gelen Özer Kanra ile aynı odada kalırdı. İletişimimiz artınca benimle aynı odada kalmaya başladı. Bu diğer futbolcuların dikkatini çekti. Öbür tarafta Şeref Abi, Basri Abi, Naci Abi gibi isimler var. Bir ara sakatlandım. On gün kadar idmana da çıkamadım. Bir gün idmana gittim. Lefter Abi bana, ‘Arnavut, nerde kaldın? Beni bıraktın bu komünistlerin arasında yalnız,’ dedi. Diğer oyuncular Lefter Abi’nin üstüne gitmeyi severdi. Mesela rahmetli Avni Abi idmandan sonra topu penaltı noktasına diker, ‘Benden iyi penaltı atan yoktur,’ derdi. Lefter hemen fırlar, ‘Bak penaltı nasıl atılır, sana göstereyim,’ diye atılırdı. Öyle çocuksu bir yanı vardı. Bir kere ben de takıldım. ‘Lefter Abi üç senedir otuz sekiz yaşındayım diyorsun,’ dedim. ‘Arnavut sen de başlama, kırarım kafanı,’ diye kızdı bana.”

Fenerbahçe 1962-63. Ayaktakiler: Lefter, Atilla, Hüseyin, Tuncay, Yüksel, Selim.
Oturanlar: Şeref, Naci, Özcan, Hazım, Hilmi.

“Lefter Abi antrenmanda birisiyle ters gittiğinde o hafta onu oynatmazdı, mümkün değil. Ankara’da bir PTT maçına çıktık. ‘Atom forvet’ denilen Şenol, Birol, Ali İhsan, Aydın, Ogün alınmıştı. Fakat Ogün ayağı kırık olduğu için oynayamıyordu. Lefter Abi’yi o maçta oynatmadılar. Beni de sağ bek oynatmışlardı. PTT o gün bizi 2-0 yendi. O yıllarda oyuncu değiştirme olmamasına rağmen bütün stat Lefter, Lefter diye inliyordu. Maçtan sonra otelde duşumu yaptım, gazete okuyordum. Lefter Abi ile aynı odadaydık. Menajer Ahmet Erol geldi, onun yatağının kenarına oturdu. Ertesi gün Hacettepe maçımız vardı. Lefter Abi başladı, ‘Kaleye şunu ver, sağ beke şunu ver, sol beke şunu ver,’ diye takım yapmaya. Ne Şenol var, ne Birol var; yeni transferlerin hiçbirisi yok. Eski takımı yaptı. Ahmet Abi itiraz edecek oldu, Lefter oynamam dedi. Fakat Ahmet Abi sonunda Şenol ile Birol’u kesemeyiz dedi. Zira gazeteler onlar transfer olduğu zaman aylarca yazmıştı. O ikisi ve Lefter Abi oynadı, Hacettepe’ye dört gol attık. Lefter Abi sahanın yıldızıydı o gün. Frikikten bir de gol attı.”

Genç milli takım. Ayaktakiler: Yılmaz, Tuncay, Ceyhun, Cumali, Müfit.
Oturanlar: Nedim Doğan, Doğan, Candan Tarhan, İsmail, Abdullah, Nuri. 
“İlk senem çok güzel geçmişti Fenerbahçe’de. Sakat olmadığım takdirde her maçta oynamıştım. İkinci senemde Şenol-Birol geldi. Takım iyi gitmedi. O zaman Kokotoviç’in işine nihayet verdiler. Onun yerine Büyük Fikret tam yetkili olarak teknik direktörlüğe getirildi. O da beni hiç sevmezmiş. Gelir gelmez beni takımdan kesti. On altı kişilik kadrodayım ama hiç oynatmıyor. Macaristan’a MTK maçına gittik. Doktor Reşat Dermanver geldi yanıma¸ ‘Tamam oynuyorsun,’ dedi. Kadro okundu, ben yokum. Sorduğumda, ‘Fikret değiştirmiş,’ dedi. Averajlar eşit olunca İtalya’da üçüncü maç oynandı. Oraya da götürüldüğüm halde oynatmadı. Döndüğümüzde Dolmabahçe’de Karşıyaka ile lig maçı vardı. On beş kişilik kadrodayım. Bütün ağabeyler geliyorlar, ‘Hadi oynayacaksın,’ diye beni teşvik ediyorlar. Takım bir okundu, tribünden genç takımdaki Güray’ı getirdiler, ben yokum takımda. Soyunma odasında Büyük Fikret’in yanına gidip başladım bağırmaya, ‘Benim şahsiyetimle oynuyorsun!’ diye. Bütün yöneticiler odadan dışarı çıktılar. ‘Alay mı ediyorsun benimle, İtalya’ya niye götürdün?’ diye bağırdım. O da dışarı çıktı, başladım hüngür hüngür ağlamaya. Bütün oyuncular geldi, beni sakinleştirmeye çalıştı. ‘Bırakıyorum artık futbolu, lanet olsun,’ dedim, giyindim gittim.”

Macaristan'ın MTK takımıyla tarafsız saha olarak Roma'da
oynanacak üçüncü maç öncesi şehir gezisinde (soldan)
Ali İhsan Okçuoğlu, Tuncay Becedek, Birol Pekel, Aydın Yelken.

“On, on beş gün antrenmanlara gitmedim. Florya’da oturan dayımın yanına gittim. Orada top oynayıp kendi kendime idman yaptım. Ormanda kros yaptım. Takımın kötü gidişi devam ediyordu. Bir gün eve bek Özcan geldi. ‘Büyük Fikret’in işine nihayet verdiler, Halit Deringör teknik direktör oldu, seni bekliyor,’ dedi. Hemen onun yanına gittim. İdmana çıkmadan önce onunla konuştuk. ‘Sana yapılanların hepsini biliyorum, bundan sonra seni her maçta oynatacağım, beni mahcup etme,’ dedi. Teşekkür ettim.  Ondan sonra devamlı oynadım. Takım toparlandı ve şampiyonlukta iddialı hale geldi. Son hafta İzmir’e gittik. Cumartesi İzmirspor’la oynadık. Ertesi gün Altay’la şampiyonluk maçı oynayacaktık. Cumartesi günkü maçta anormal koşmuşum demek ki, sabah kalktığımda kasıklarım ağrıyordu, yürüyemiyordum. Merdivenleri inemiyordum. Sonuçta şampiyonluk maçında oynayamadım, o içimde ukde kalmıştır.”

Altmışlı yılların sonunda Bakırköy Zuhuratbaba sahasında bir yazlık takım. Ayaktakiler: Türker (İstanbulspor), Gökmen (Galatasaray), Müjdat (Feriköy), Tuncay (Bursaspor), Yasin (Galatasaray). Oturanlar: Yüksel (Karagümrük), Yılmaz (Kırıkkalespor), Oktay (Davutpaşa), Ersel (Bursaspor), Vedat (Bursaspor), Necati (Davutpaşa).

“İstanbul’a döndükten sonra bir antrenmanda dizimden sakatlandım. Reşat Dermanver beni sevmezdi, sebebi de sakatlandığım zaman tedavi için Galatasaray’ın masörü Yorgo Tagar’a gitmemdi. Oradan fatura getirirdim. Bu yönetim toplantılarında mevzu oluyormuş. Kulübün doktoru Reşat Dermanver’e para veriyoruz, başka doktora gidiyor diye konuşmalar olmuş. Bir gün sakatlandığım zaman Dermanver’e gittim. ‘Baba şu ayağıma bir bak,’ deyince, ‘Yorgo’ya git,’ diye karşılık verdi. İşte o dizimden sakatlandığım zaman, ‘Tuncay menisküs oldu, artık top oynayamaz,’ demiş. Bütün futbolcuların mukavelesini 25.000 liraya iki sene daha uzattılar. Bana ayda 500 liradan iki senede 12.000 lira teklif ettiler. Ben itiraz edince ilk maçı oyna 25.000 lira senin dediler. Ben de o zaman çocukluk ettim, sinirlendim. ‘Beni ayırdınız, artık kalmam bu takımda,’ dedim.”

Fenerbahçe 1962. Ayaktakiler: Özcan, Lefter, Semih, Şeref, Avni, Basri, Hazım.
Oturanlar: Selim, Puşkaş Ergun, Mikro Mustafa, Tuncay.

Burada tekrar kısaca araya girelim ve Tuncay Becedek’in 1964-65’ten itibaren dört sezon boyunca İzmirspor forması giydiğini belirtelim:

“O sırada Metin Oktay’ı tekrar İzmirspor’a almak için Nazır Sipahi diye bir yönetici gelmişti İstanbul’a. Çantasında 300.000 lira para vardı. Metin’in kayınpederi göndermiş o parayı. O sırada bizim Ali İhsan Okçuoğlu görmüş onu. ‘Bizde Tuncay var, kaçırma onu,’ diyor. Adam beni buldu. Ben de o arada nişanlanacaktım, paraya ihtiyacım vardı. Bindim uçağa, onunla İzmir’e gittim. O arada Beşiktaşlılar benim ayrılacağımı duymuş. Spayiç beni istiyormuş. Sedat Kesen ile Beşiktaş’ın amigosu bizim muhite beni aramaya gelmişler. Göztepeliler duymuş. Nevzat A milli takımdan arkadaşımdı, birlikte Habeşistan’a gitmiştik. O gelmiş İstanbul’a, transfer komitesine beni sormuş. Hatta Altaylılar beni arıyormuş. İzmirsporlu idareciler bir hafta beni bir yerde tuttular. Kulüpte para yok, o sırada Eşrefpaşa’da para topluyorlarmış. 7.500 lira toplamışlar. Ben imzayı attım, geldim İstanbul’a. Ondan sonra bomba patladı. 35.000 liraya anlaştık fakat o parayı ancak dört senede alabildim. İki senem bitti, iki sene de maaşla uzattılar.”

İzmirspor Ali Sami Yen'de sahaya çıkıyor. Önde kaptan
Tuncay, arkada Cemil Gümüşdere ve Turgay Meto.

“1966’da ilk iki senem bittiğinde Baba Hakkı İzmir’e geldi. Altay beni istedi. Göztepe 30.000 lira para, beş tane futbolcu teklif etti. Adnan Süvari, ‘Bana bir tek Tuncay’ı alın, başka transfer istemem, şampiyonluğa oynarım,’ demiş. İzmirspor’dan ümit milli takıma, A milli takıma çağrılmıştım. İki senem bittiğinde beni bırakın da bari istikbalimi kurtarayım,’ dedim.  Altınordu başkanı Candoğan Sakaoğlu 200.000 liralık çek teklif etti kulübe. Karşıyaka o sırada Danıştay kararıyla tekrar 1. Lige dönmüştü. Başkan Pertev Molay para dolu çantayla geldi. Çantayı açtı, içinde 750.000 lira para varmış. ‘Bırakın şu çocuğu da istikbalini kurtarsın,’ dedi.  Fakat İzmirsporlu yöneticiler beni bırakmadı.”

İzmirspor bugün Hatay Caddesinde spor salonu ve düğün salonu olan sahasında altmışlı yıllardaki bir kadrosuyla.
Ayaktakiler: Bülent Buda, Tuncay, Tanzer, İrfan, Zeki, Doğan Akı.
Oturanlar: Ergün Acuner, Özgür, Cenap, Sezen, Turgay Meto.

“O sırada askere gittim. Birliğim Bornova’daydı. Ümit milli takıma seçilmiştim. Acemi askerim diye izin vermediler. Kurmay başkanı Selahattin Cambazoğlu bunu duymuş, çarşı iznine bile çıkmamam için talimat vermişti. Kayınpederim geldi eşim hasta diye dilekçe imzalattı. Nöbetçi subayı da hasta İzmirsporluymuş. Onun verdiği izinle dışarı çıktım. Spor yazarları turnuvası maçları başlamıştı. İzmir’e gidince o maçlarda oynadım. Selahattin Cambazoğlu da sporu seven bir adam. Maça gelmiş, benim onun birliğinde asker olduğumu söylemişler. Pazartesi günü hemen tabura gelmiş. Dağıtımda gönderildiğimi söylüyorlar. Oraya gidiyor, yok diyorlar. O gün de eşimin rahatsızlığının devam etmesi gerekçesiyle tekrar nöbetçi subayından Pazartesi akşamına kadar izin almıştım. Salı sabahı hemen viziteye çıktım. Doktor olarak görev yapan bir arkadaşım vardı. Üç gün rapor aldım. Arkadaşım kantinden dışarı çıkma diye tembihledi. Kurmay başkanı bana izin verildiği için günlerdir bütün komutanları azarlıyormuş. Sonunda karşısına çıktım. ‘Neredesin sen?’ diye bağırdı. Ben durumu izah edip izin kâğıtlarımı gösterdim. ‘Manisa’daki ordu milli takımı kampına çağırmışlar seni. Kurtuluyorum senden, git defol,’ dedi. Manisa’ya gidince Doğan Andaç’tan müsaade istedim. Bana beş gün izin verdi.”

Ordu milli takımı İzmir Alsancak Stadında: Ali Rıza (Altay), Necdet (Altay), Tuncay (İz.Spor), Zeki (Vefa), Ziya (FB),
Sezen (İz.Spor), Yalçın (Ankara DS), Ayfer (Altay), Ali (FB), Hamdi (Samsun), Rıdvan (Feriköy).

“Askerliğim boyunca İzmirspor’da oynamaya devam ettim. Bir sene ikinci lige düştü. 1967-68 sezonunda ikinci ligde şampiyon olup tekrar birinci lige çıktık. Askerliğim sonunda ordular arası dünya şampiyonası için Irak’a gittik. Ben eşime bölgeden satışımı istemesi için vekâlet vermiştim. O satışımı istedi. Irak’tan Ankara’ya geldik. Havaalanında beni Sabri Kiraz ile Bursaspor başkanı Salih Kiracıbaşı karşıladı. Sabri Hoca, ‘Arnavut seni Bursa’ya götürüyorum,’ dedi. Arkadaşlarımla vedalaştım ve arabayla Bursa’ya gittik. Eşime haber verdim, o da Bursa’ya geldi. Transfer dönemi açılana kadar bir hafta bir otelde kaldık. İzmirspor beni 350.000 liraya satışa çıkardı. O sezon Muzaffer Sipahi Ankara Demirspor’dan Galatasaray’a 350.000 liraya gelmişti. Gazetelerde sezonun en pahalı iki sporcusu diye manşetler atıldı. O paranın 200 küsur bin lirasını kulüp aldı. Ayrıca vergiler kesildi. Bana sonunda 60.000 lira para kaldı. O parayı da peşin alamadım. Zaten Bursaspor kulübü o kadar parayı zorlukla denkleştirmişti. Sonuçta bir müteahhidin elindeki bitmemiş daireyi aldık, yoksa para filan alamayacaktım.”

Art arda gelen farklı mağlubiyetlerden sonra yenilenmiş kadrosuyla23 Ekim 1965'te Ankara'da oynanan maçta Romanya'yı
2-1 yenen milli takım oyuncularından bir grup maçtan sonra: (soldan) Tuncay Becedek, Onursal Uraz, Yaşar Mumcu,
Fehmi Sağınoğlu, Nedim Doğan, Sabahattin Kuruoğlu, Ogün Altıparmak, Nihat Akbay (arkada), Şeref Has.
“Bir süre sonra yönetim değişti. Vedat’ın babası Rahmi Okyar yönetime seçildi. Vedat’ı Bursa’dan Sabri Hoca’nın gönderdiğini düşündüğünden onu hiç sevmezdi. Dolayısıyla Sabri Hoca’nın ve benim Bursaspor’da işimiz bitti. İstanbul’da Beşiktaş ile maç yapıyorduk. Rahmi Okyar idareyi eline almıştı. Sabri Hoca beni kenara çekti, ‘Tuncay bu benim son maçım olacak, seni de büyük problemler bekliyor, Allah kolaylık versin,’ dedi. Nitekim takımı Rahmi Okyar yaptı ve beni oynatmadı. Bursa’ya dönünce sebebini sordum, ‘Çok yaşlısınız,’ dedi. Halbuki yirmi sekiz yaşındaydım. Ertesi sezonun açılışında süresiz kadro dışı bıraktı. Bir süre sonra taraftar gruplarının baskısıyla Rahmi Okyar beni kadroya almaya mecbur kaldı. İzmir’de Altay’la oynadık, 1-0 yenilmemize rağmen sahanın en iyisi bendim. Ertesi hafta Galatasaray maçında beni on altıya almadı. O maçta da mağlup olduk. Sonraki hafta Ankara’da Gençlerbirliği maçının kadrosuna aldı. Fakat bana öyle görev verdi ki, hem Mesut’a ve Necati’ye uzun toplar atacağım, hem oyunu çevireceğim, hem de sonradan Eskişehirspor’a giden Burhan’ı tutacağım. Seksen dakika iyi oynadım, o dakikada bir hatalı pas verdim, hemen beni çıkarıp Taner’i soktu. Üç-dört dakika sonra Taner, Burhan’ı kaçırınca o da gidip golü attı. Sonra ilk yönetim kurulu toplantısında istifa etti Rahmi Okyar.”

Bursaspor. Ayaktakiler: Müfit, İsmail, Haluk, Osman, Tuncay, Cemal.
Oturanlar: Mesut, Ersel, Canan, Osman, Stefanoviç.

“Sonra Kaloperoviç antrenörümüz oldu. Sezon açılışında Yeşil türbede merasim yapılıp dua ediliyordu. Hiç tanışmadığımız halde bana geldi ‘Sırpça biliyor?’ diye sordu, ‘Hayır,’ dedim. Sonra Fransızca bilip bilmediğimi sordu. İçimden beni tercüman mı yapacak diye geçiriyorum. Sonra tercümanı vasıtasıyla izah etti. Galatasaray’da Metin’i yardımcım yaptım, ben gittim o kaldı. Burada da seni yardımcım yapacağım, hocalık sana kalır, Bursa’da herkes seni seviyor,’ dedi. ‘Ben top oynamak istiyorum, çok seviyorum top oynamayı,’ cevabını verdim. Sezon öncesi Vefa ile bir hazırlık maçı yapmıştık. Vefa’nın hocası olan Tasiç, Galatasaray’a Kaloperoviç’in yardımcısı olarak gelmiş, sonra Vefa’ya geçmişti. İlk yarıda Vefa 2-0 galipti. Hoca ikinci yarıda beni oyuna soktu, maçı 5-2 kazandık. Akşam yemekte Tasiç Kaloperoviç’e, ‘İkinci yarı oyuna soktuğun 17 numaralı oyuncu çok iyi futbolcu, ona bir beş kilo verdir, seni bütün sezon götürsün,’ demiş. Bana ertesi gün tercüman Hasan söylemişti. Antrenmana çıkacağımız zaman hoca beni kaplıcaya gönderip terlememi istedi. Akşam da bir kilometre kros yapmamı istedi. Bana bir rejim listesi verdi. Ben de çok hırslıydım. On günde beş kilo verdim.”


“Kaloperoviç bana, ‘Kondisyon çok iyi ama teknik yok,’ demeye başladı. Anladım ki oynatmayı düşünmüyor ama yedek soyundurmaya başladı beni. Fenerbahçe maçına çıktık, 2-0 mağlubuz. Beni oyuna soktu, maç 2-2 oldu. Her maçta ikinci devre beni oyuna koymaya başladı. Samsun’da oynuyorduk. 4-0 mağlupken oyuna soktu. ‘Hocam ben Pele miyim?’ dedim. Nitekim bir gol daha yedik, 5-0 bitti. Sezon sonunda Kocaeli’den beni çağırdılar. Oraya gittim çünkü sürekli oynamak istiyordum. Bir sezon Kocaelispor’da oynadım. Orada takımın kümede kalmasına büyük katkım oldu. Libero oynuyordum. Son on dakikada ileri çıkıyordum. Bu şekilde beş tane gol attım.”

Kocaelispor 1971-72. Ayaktakiler: Mehmet Sadık Efe, kaleci Cezmi, Ahmet Becedek, Ahmet Kortay, Hayri Kara, Koçero
Mustafa, Kamuran Akşar, Tuncay Becedek, antrenör Ergun Ercins (sağdan ikinci). Orta sıra: İbrahim Yazıcıoğlu,
Mustafa Altıntaş (GS'lı Yusuf'un babası), Nuri Parlakay, Güngör. Oturanlar: Kaptan Mahir Danabay, İsmail Yıldızaç,
                            Boşnak Orhan, Orhan Akyüz, Engin Tunca, kaleci Metin Uzuner, Zeki Melen.          (Hakan Aksoy arşivi)

Böylece Tuncay Becedek’in faal futbolculuk hayatı 1971-72 sezonu sonunda bitmiş. Bunun ardından yine renkli bir sendikacılık dönemi başlamış:

“Kocaelispor’dan ayrılınca Kağıtspor’dan teklif aldım. Orada hocalık yaptım. Namağlup Türkiye ikincisi olduk. Sonra Gölcük’ü çalıştırdım. İzmit’te yedi sekiz tane amatör takımı çalıştırıp üst kümeye çıkardım. Sonra sendika faaliyetlerine başlayınca futbolla ilgimi kestim. SEKA kâğıt fabrikasına girdim. Selüloz-İş şube başkanı oldum. Genel başkan vekili oldum. SEKA’da sigorta sicil servisinde çalışıyordum, işçilere vizite kâğıdı veriyordum. Herkese yardım ediyordum. Sokakta sıkıntısı olana ‘Tuncay’a git, yardım eder,’ diyorlarmış. Sendikanın özel sektörle görüşmelerinde sorumlu bendim. Tire’ye, Denizli’ye, o şehirden bu şehre hep özel sektördeki şirketlerle yapılan görüşmelere katılıyordum. Bu uzun seyahatler sonucu sağlığım bozuldu. Sonunda emekliliğimi istedim.”

Kağıtspor'daki antrenörlük günleri (sol başta).
                                                                                            (Hakan Aksoy arşivi)


Bir toplu iş sözleşmesi imzalanırken dönemin bakanı İmren Aykut,
holding ve sendika başkanlarıyla birlikte.
“İstanbul’a dönünce Selim ve başka eski sporcularla birlikte Fenerbahçe altyapı oyuncu seçme komitesine girdim. Futbol Federasyonu İstanbul bölge müdürü oldum. Şenes Erzik’e çok yakındım, çok kıskandılar. Sonra asılsız haberler çıkarmışlar, aramızı bozdular. Kemal Zorlu Şenes Bey’e ters düşüp ayrıldı. Ardından Şenes Bey de beni işten çıkarttı. Kemal Bey’e ispiyonculuk yapıyor diye söylemişler. Benim odamdan Kemal Zorlu’yla sürekli yapılan telefon görüşmelerinin listesini çıkarmışlar. İşin aslı sonradan ortaya çıktı. Şeref Görkey sık sık benim yanıma gelir, defterini çıkarıp bir sürü yere telefon ederdi. Kemal Zorlu’yu da sık sık arıyormuş. Benim haberim yok. Bu yüzden işime son verildi.”

Tuncay Becedek federasyondaki görevi sonlandıktan sonra Fenerbahçeli eski futbolcuların kurduğu Fenerbahçe Futbol Vakfının başkanlığını üstlenmiş. Halen bu görevini sürdürüyor.



21 Mart 2015 Cumartesi

Erol Topoyan - Adalet'in Yıldızı Küçük Erol

1950’li yıllarda futbol dünyamıza renk katan bir Adalet takımı vardı. Süreyya Paşa olarak ünlenen Süreyya İlmen’in kurduğu ve eşinin adını verdiği Adalet Mensucat şirketinin takımıydı Adalet kulübü. Başkanlığını Süreyya Paşa’nın oğlu Atıf İlmen’in yaptığı, 1946’da kurulan kulüp İstanbul 4. mahalli kümesinde başladığı serüveninde hızla tırmanarak 1952’de İstanbul Profesyonel Liginde oynamaya başlamıştı. Özellikle üç büyüklerin şöhretli oyuncularını bünyesinde toplayarak ses getiren kulüp, cazip ücretlerin yanı sıra oyuncularına transfer bedeli olarak birer dokuma tezgâhı veriyordu. Fabrikanın ustaları tarafından çalıştırılan bu tezgâhlarda ağırlıklı olarak battaniye dokunuyordu. Üç büyük kulüpten gelen oyuncuların dışında Adalet takımında forma giyen en ünlü yıldız Küçük Erol lakaplı Erol Topoyan’dı. Adalet’teki günlerinden önce çocukluk ve öğrencilik yıllarını şöyle anlatıyor:


“1936’da İstanbul’da, Fatih’te Karagümrük ile Malta arasında Atikali denilen semtte doğdum. İlkokulu Yavuz Sultan Selim’de, ortaokulu Gelenbevi’de okudum. Bu okul Fatih Camisi ile Küçükmustafapaşa arasındaydı. Çocukluğumuzda sokaklarda top oynardık. Babam kızardı top oynamama.  Babam kasaptı; beni kuyunun yanında yatırıp keseceğini söylemişti, hâlâ hatırlarım. O kadar kızmıştı yani. Babam Arnavutluk’taki Prizren’den gelmiş. Orada doğduğu köyün adı Topoyan, sonra bu ismi soyadı olarak seçmiş. Atatürk zamanında gelmişler buraya. Önce Beykoz’a yerleştirilmişler, sonra o Fatih’e gelmiş. Annemler de Yugoslavya’dan gelip Ayaspaşa’ya, Teknik Üniversite’nin karşısına yerleşmiş. Babamla orada tanışıp evlenmişler. Benim çocukluğumun büyük kısmı Ayaspaşa’da geçti. O zaman İstanbul’un en kalburüstü insanları orada otururdu. Benim dayım gazete bayisiydi, aboneleri vardı. Dayım bana, kardeşine ve yeğenine dağıtım için birer mahalle vermişti. Benim gazete dağıttığım mahallede Yapı Kredi Bankasının sahibi Kazım Taşkent otururdu. O sabah altı buçukta gazete beklerdi. Benim ilkokula gittiğimi bilirdi, bana bahşiş hazırlardı.”

7 Mayıs 1948 tarihli bu fotoğrafın arkasına şu satırlar yazılmış: "5'nci sınıfta
çıkardığım resim. Sınıfımızın futbol takımı."
Erol Topoyan sol başta oturuyor.
“Ortaokuldayken tatillerde Park Otel’de komilik yapardım. Komilere kat vermezler, garsonlara verirler ama ben lisan biliyorum diye o zaman bana kat vermişlerdi. Yahya Kemal’in kaldığı kata bakıyordum ben. Son zamanlarıydı, odadan zor çıkıyordu. Kollarına girip yürütürlerdi. Kahvaltısını, yemeğini hep odaya götürürdük. O zaman Park Otel’de çalışanların büyük kısmı gayrimüslimdi, aşağı yukarı yüzde onu Türk idi. İlk girdiğimde barda çalışıyordum. Mesela kahveyi alıyorum, fırtına gibi müşteriye götürüyorum. İsmini hiç unutmuyorum, Kevork isminde yaşlı bir şefimiz vardı. Canla başla çalışmam adamın dikkatini çekmiş. ‘Küçük, ben seni sigortalı yapayım,’ dedi. Sene 1952, sigorta daha yeni çıkmış. Kimse bilmiyor ki o zaman sigortayı. ‘3 kuruş senden keseceğim, 3 kuruş da ben vereceğim,’ dedi. Beni sigortalı yaptı. Seneler sonra Koç grubunda çalışırken bir gidip bakayım dedim. Unkapanı’nda SSK’ya gidip baktırdım. Görevli, ‘Sizin emekliliğiniz iki sene de geçmiş,’ dedi. 43 yaşında emekli oldum o Kevork sayesinde.”

Annesi (sol başta), halası ve kuzeniyle.
“Evimiz Çarşamba’daydı. Kırmızı Mektep’e 150 metre yakında oturuyorduk. Komşularımızın büyük kısmı Rum’du. Babamın kasap dükkânı vardı, müşteriler için bana veresiye defteri yazdırırdı. Madam Sofiya vardı, ‘Onu niye yazmıyoruz deftere?’ diye sordum bir gün. ‘O gününde getirir borcunu,’ demişti babam. Ben ortaokuldayken bize en yakın okul Darüşşafaka’ydı. Basketbol oynardım okuldayken ve iyi sıçrardım. Hatta sonraları futbol oynarken Beykoz’lu Ekerbiçer’le kafaya çıkardık. Basketbol idmanlarımızı Darüşşafaka’da yapardık. Mehmet Baturalp çok yakın arkadaşımdı.  Okulun önündeki asfalt bizim piyasamızdı. Fatih’e gider, Çarşamba’ya dönerdik. Gelenbevi Ortaokulu olarak Darüşşafaka Lisesi orta takımına iki sayıyla maçı kaybedip İstanbul ikincisi olmuştuk. O zaman Darüşşafaka’da Nedret, Hüdai, Batur oynuyordu.”

Gelenbevi Ortaokulu basketbol takımı. Erol Topoyan soldan ikinci.
“Liseyi de Sultanahmet Ticaret Lisesinde okudum. Orada İsmail Kurt ile beraber okuduk. İsmail o zaman Karagümrük’te oynuyordu. Ben de lisede okurken hem Adalet’in antrenmanlarına gidiyordum hem de okulun basketbol idmanlarına katılıyordum. Bizim okulun Beyoğlu Ticaret Lisesiyle önemli bir futbol maçı vardı. İsmail Kurt, beden eğitimi hocamız Ziya Balkanlı’ya benim için, ‘Hocam bu basketbolcu değil, çok iyi futbolcudur,’ dedi. Hocamız, ‘Beyoğlu’nun hocası Celal benim can düşmanım gibidir. Fenerbahçe Stadında onlarla hayati bir maçımız var,’ dedi. ‘O maçı kazandır, sen sonraki senelerini düşünme,’ dedi bana. O maçta üç gol attım, 5-2 kazandık maçı. Yıllar sonra, 1970’lerde Yalova’da bir yazlık almıştım. Hocamız da orada öğretmenler sitesinde oturuyordu. Bir baktım, hocam beni kapıda bekliyor. İşte o maçtan sonra futbol ağır bastı. Ardından genç milli takıma seçildim, oynadım. Okula döndüm kasıla kasıla. Basketbol hocamız futbolu sevmezdi, hiç yüzüme bakmadı. Neredeyse bütün İstanbul Erol diye yıkılıyordu, o hiç yüz vermedi.”

1953'te Belçika'da yapılan dünya şampiyonasına katılan genç milli takım.
Ayaktakiler (soldan): Seyfi Talay, Nihat, Erol Topoyan, Yüksel, Kahraman,
Fikri Elma, Coşkun Taş, Akgün, Vedat. Sağ başta oturan Necdet.
Sol başta menajer Fahri Somer, ? , Metin Erman, Cihat Arman.
Basketbolla ilgili unutamadığı bir anısı var Erol Topoyan’ın. Gerçekten öyle ilginç bir olay ki bunu kimsenin unutabileceğini sanmıyoruz. Şöyle anlatıyor o anısını: “Çocukluğumun Ayaspaşa’da geçtiği yıllarda vaktimin büyük bölümünü İTÜ spor salonunda geçirirdim. (Bu salon İTÜ’nün Gümüşsuyu binasındadır.) Biz orada top toplardık. Sabahtan akşama kadar potaya şut atardık. Basketçiliğim oradan kaynaklanır. Birkaç yıl önce Darüşşafaka’nın bir maçında Yalçın Granit’le tanıştık. O günlerden bahsettim. ‘O yıllara ait bir anınız var mı?’ diye sordu. Ben de anlattım. Serbest atış şampiyonası yapıyorlardı o zaman İTÜ salonunda. O salonun malzemecisi Halim vardı. Serbest atış şampiyonluğunu o kazanmıştı. Bu anımı anlatınca Yalçın Granit çok şaşırmıştı bu olayı hatırladığıma. Malzemeci Halim bütün milli takım oyuncularını geride bırakmıştı.”

“1950-51 sezonunda Yavuz Sultan Selim’de forma giymeye başladım. Takım o zaman İstanbul 4.  mahalli kümede oynuyordu. Babam yaşında futbolcularla birlikte oynuyordum. Kulüpte o zaman geleceğin meşhurları vardı. Kalecimiz Metin Türel’di, santrhafımız Güngör Tetik’ti (sonradan İstanbulspor’da ve Adalet’te oynayan Arap Güngör). Ben daha Yavuz Sultan Selim takımında oynarken Fahri Somer beni keşfetmiş. Adalet kulübü bana harçlık veriyordu. Benim oynadığım sene 3. Kümeye geçtik. Sonradan Adalet kalecisi olan Ömer de Bozkurt takımında oynuyordu. Biz birinci olduk, Bozkurt ikinci oldu. İki takım üst kümeye çıktık. Hatta Eyüp sahasında oynayacağımız şampiyonluk maçından önce top oynamama kızan babam beni evin tuvaletine kilitlemişti. Kulübün yöneticileri beni camdan kaçırdılar da maça öyle çıktım. O sene Fahri Somer beni Adalet’e aldı.”

Yavuz Sultan Selim takımında birlikte oynayan Metin Türel (sol tarafta,
ortada) ve Erol Topoyan arkadaşlarıyla bir yemekte. O sırada Vefa'da
oynayan Özcan Arkoç da onlara eşlik ediyor.
1951-52 sezonundan itibaren Adalet kulübü forması giymeye başlayan Erol Topoyan ilk sezonunda daha çok özel maçlarda forma giymiş. Bir sonraki sezon takım İstanbul Profesyonel Ligine çıkmayı başarırken kendisi de lig maçlarında daha çok forma giymeye başlamış. O sezon takıma katılan Fenerbahçe’nin ünlü futbolcusu Erol Keskin yaşça büyük olduğundan Büyük Erol adını almış. Böylece Erol Topoyan da Küçük Erol adıyla anılmaya başlamış ve bu isimle ünlenmiş. O sene hayatındaki bir diğer önemli olay genç milli takıma seçilmesi olmuş. Cihat Arman’ın çalıştırdığı gençler önce 1953’te Belçika’da yapılan turnuvaya katılmış ve burada dünya üçüncülüğünü kazanmış. Ertesi sene Almanya’da yapılan turnuvada yine yarı finale kadar çıkıp dünya dördüncüsü olmuşlar. Almanya’daki turnuvada Erol Topoyan takım kaptanlığını üstlenmiş.

1954'te Almanya'da yapılan turnuvada Almanya ile oynanan yarı final maçı
öncesi kaptanlar Erol Topoyan ve Uwe Seeler yazı tura atışında.
Genç milli takımla kazandığı başarılardan sonra Adalet takımında da daha fazla forma giymeye başlamış. “1953’te genç milli takıma seçildim. Öyle olunca taliplerim arttı ama 1954’te Adalet’te profesyonel oldum. O zaman bana 20 bin lira değerinde dokuma tezgâhı verdiler. Başında ustalar dururdu. Büyük Erol’un, Selahattin’in, Burhan’ın birkaç tane tezgâhı vardı. Genellikle battaniye dokunurdu bu tezgâhlarda. 1954’te profesyonel olduğum zaman babam her şeyini kaybetmişti. Ben onu tekrar tüccar yaptım ve mezbahaya soktum.  O zamanın parasıyla 5 bin lira vermiştim. O günler için çok büyük paraydı.” Birkaç sene sonra kulübünün bir faydası daha olmuş babasına. Bu olayı da şöyle anlatıyor: “Ben askerdeyken babam Çağlayan’daki evimizi yaptığı sırada ciğerlerini üşütmüştü. O zaman bir tek Süreyyapaşa sanatoryumu vardı modern olarak. Fakat orası sigortalıdan başka hasta almıyordu. Erdem Bey’e babamın hastalığını bildirdim. ‘Doktora söyleyelim muayene etsin, işe alalım,’ dedi. Doktor muayenesi olmadan işe alınmıyordu kimse. Babamı o şekilde işe aldılar ve ertesi gün sanatoryuma yatırdılar. Orada çok iyi tedavi gördü. Yaklaşık beş ay yattı ve yüzüne kan geldi.”

Biraz da Adalet kulübünde oynayan isimlerden bahsetmesini istediğimizde şunları hatırlıyor: “Halil Abi (Küçük Halil olarak tanınan eski Fenerbahçeli Halil Özyazıcı) hem antrenör hem oyuncuydu. Ben oynayayım diye kendisini takımdan çıkarmıştı. Öyle mükemmel bir insandı. Ondan sonra Szekelly ve daha birçok yabancı hoca geldi ama Halil Abi başkaydı. Kültür seviyesi yüksek bir insandı. Marangozluğu da vardı. Kulübün tepesinde battaniyelerle ilgili bir atölye vardı. Orada benim evime mobilya yapmıştı. O yüzden top uzakta bir yere bile gidiyorsa, ben ona kafa vurmak için oraya uçardım. Hep verici bir insandı. Cebinde 10 lirası bile olsa bir yere gidildiği zaman parayı o öderdi. Selahattin (Torkal) Abi santrhafın arkasına 50-60 metre top atardı, adeta servis yapardı. Topa vurduğu zaman hiç gerilmezdi. Galatasaray maçlarından önce Halil hocamız, ‘Coşkun’a topu vurdurmayacaksın. Coşkun’a bırakırsan topu İsfendiyar’a verir, o Metin’e ortalar, Metin de gol atar,’ derdi. Kulübün menajerliğini yapan Fahri Somer bizim muhitin adamıydı, Çarşambalıydı. İstiklal Caddesinde, Abdullah Lokantasının yanında parfümeri mağazası vardı. Genç futbolcuları keşfeden insanlardan biriydi. O yıllardan önemli bir isim de Oscar adlı Arjantinli oyuncuydu. Oscar çok terbiyeli, dürüst bir adamdı. Konsolosluk görevlisiydi. Buradan İran’a gitmişti. Ordu milli takımıyla İran’a gittiğimde gördüm onu. Oscar toplara çok sert vururdu. Bir maçta topa ceza sahasının dışından vurmuştu. Top kale içindeki demire çarpıp geri geldi. Hakem gol olduğunu fark etmemişti. Uyarılar üzerine golü verdi.”

Adalet takımı. Ayaktakiler (soldan): Ayhan, Ömer, Oscar, Gökçen, Selahattin Torkal, Ahmet Karlıklı, Erol Keskin.
Oturanlar: Erol Topoyan, Turhan, Cahit Candan, Salim Cavunt.
Kendisinin oynadığı mevkileri ve oyun tarzını sorduğumuzda fazla konuşmuyor Erol Topoyan: “Ben sol iç ve sol haf oynardım,” demekle yetiniyor. “Halil Abi bana, ‘Üç tane pozisyona gir, bir tanesini at,’ derdi. Ben de elimden geleni yapardım,” diye ekliyor. Burada bir dönem birlikte forma giydikleri arkadaşı Celal Soydan söze giriyor: “Türkiye’de ilk duvar pasını yapan Adaletli Erol ile Salim’dir. Ama ayağı gerçekten duvar gibiydi. Topu duvar gibi çarptırır, alır giderdi. Erol topu aldığı zaman hedefi direkt kaleydi.” 1953 Nisan’ında Adana takımlarıyla özel maçlar yapan Adalet oyuncularıyla ilgili ayrıntılı bir analiz hazırlayan Adana’nın Bugün gazetesi Erol Topoyan için şu satırları yazmış: “K. Erol 15 yaşına rağmen bu küçük ve yaman delikanlı, dünkü oyunuyla futbolun bütün tekniğini şahsında topladığını göstermiştir. O ne kıvrak oyun, o ne deplasman, o ne ölçülü paslardı yarabbi. Bu istidatlı futbolcunun ilerisi için bir afet olacağını söyleyebiliriz.”

Erol Topoyan Arap Güngör olarak
bilinen Güngör Tetik ile.
İstanbul Profesyonel Liginde genellikle orta sıralarda yer alan Adalet takımının en başarılı dönemi 1954-55 sezonu olmuş. O sezon ligi dördüncü sırada bitirdikten sonra Mayıs ayında düzenlenen Atatürk Kupasını kazanmışlar. Milli Türk Talebe Birliği’nin İstanbul Üniversitesi bahçesine yapılacak Atatürk anıtına gelir sağlamak amacıyla düzenlediği bu kupaya Adalet’ten başka Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray ve Vefa takımları katılmış. Fenerbahçe’ye yenilip Vefa ve Beşiktaş’ı yenen Adalet, son maçında Galatasaray’ı 3-1 yenip kupayı kazanırken K. Erol da bir gol atmış. Maçtan sonra futbolcular iki metre yüksekliğindeki kupayı bir sedyeye koyarak stat dışına çıkarmışlar ve kulübe ismini veren Adalet İlmen’in evine götürmüşler. “Kulübün idarecileri esasen Süreyya İlmen’in torunlarıydı. Adalet İlmen de Süreyya Paşa’nın eşiydi. Atatürk Kupasını kazanınca bizi Adalet Hanım’a götürdüler. Yazlık evi Maltepe’de Süreyya Plajının yanındaydı. Halil Abi bizi gemiyle götürdü onun evine. Bütün Maltepe, hatta sanatoryumun olduğu arazi de dahil hep İlmen ailesinindi. Adalet Hanım futboldan anlamazdı ama gazeteleri okuyordu tabii, radyoda hep adı geçiyordu; mensucat fabrikası da, kulüp de onun adını taşıyordu çünkü. Atatürk Kupası kulüpte duruyordu ama kulüp kapandıktan sonra ne oldu bilmiyorum.”

Atatürk Kupasını kazanan Adalet kadrosu. Ayaktakiler: Fahri, Selahattin, Halil Özyazıcı, Erol Keskin, Turhan,
Cahit Candan, Ahmet Karlıklı. Oturanlar: Erol Topoyan, Salim, Ömer, Ayhan, Necmi. 
Erol Topoyan futbol hayatının belki en parlak dönemine daha yeni girdiği sırada, ordu milli takımında oynarken ağır bir sakatlık geçirmiş ve ondan sonra bir daha eski performansını sergileyememiş. Askere gidişi öncesinden başlayarak bütün o süreci şöyle anlatıyor: “Maçlar idmanlar derken bir süre sonra tezgâhın başında koşturamadığım için 1955’te satıp Desoto marka bir taksi aldım. 1956’da askere gitmem icap edince 31 bin liraya sattım taksiyi. O taksinin parasıyla uzun bir süre Çağlayan’da oturduğumuz evin yerini almıştım. Askerdeyken önce Ankara Mamak’ta iki ay kaldım. Sonra Tuzla’ya tayin oldum. Orada çok kalmadan Harbiye’ye geldim. 1’nci Ordu karargâhı o zaman oradaydı. Orada Şeref Has, Metin Oktay, Beşiktaşlı Coşkun Taş, Metin Erman, santrhaf Özcan hep birlikte askerlik yaptık. Ordu milli takımını Metin’in ağabeyi Sabahattin Erman çalıştırıyordu. Benim zamanımda binbaşıydı. 1957’de İran’a gittik onunla. Orada sakatlandım ben. Emcediye Stadında oynuyorduk. Yere düştüm, gözlerimde bir anda benden kısa bir süre önce menisküsten sakatlanan Ergun Öztuna belirdi. Yaşım daha 21, hayat bitti. O zaman menisküs ameliyatları İtalya’da yapılıyor. Ama şimdiki gibi değil ki – gündüz sakatlan, akşama kalk İtalya’ya git. Yurtdışına çıkabilmem için Türkiye’de tedavisi mümkün değildir diye kâğıt verdiler. O zaman Ali Uras bana, ‘Seni burada ben ameliyat edeyim,’ dedi. Ali Uras o zaman daha genç bir doktordu. Neticede ben İtalya’da ameliyat oldum. Döndükten sonra oynadım ama idare ettim durumu.”

Soldaki fotoğrafta Adalet İlmen, sağdaki fotoğrafta iki metrelik Atatürk Kupasını taşıyan Adaletli futbolcular görülüyor.
                                                                                                                                                                                          (Tercüman) 
Durumu idare edecek kadar oynasa da kulübün yöneticileri ondan ümidi kesmemişler. Fahri Somer’in iddialı bir kadro kuran Karagümrük’e gitmesinin ardından menajerliğe getirilen Arap Sadri lakaplı ünlü Beşiktaşlı yönetici Sadri Usuoğlu da onun sakatlığına rağmen oynamasında ısrar etmiş. “İstanbul Profesyonel Liginin son sezonuydu (1958-59). Takımın durumu pek parlak değil. Az maçımız kalmış. İkisi Beşiktaş ve Beyoğluspor ile, diğerlerini hatırlamıyorum. Beni çağırdılar. Ben de sezon bitiyor, yaz gelecek, ayağımı iyice kuvvetlendireceğim düşüncesi içindeyim. Arap Sadri bana, ‘Biliyorsun bu hafta Beşiktaş maçımız var, bu hafta oynayacaksın,’ dedi. Ben durumumu söyledim, kabul etmedi. ‘Sakatlanırsan, tekrar Avrupa’ya göndereceğiz,’ dedi. ‘Ben Beşiktaş’tayken benim ocağımı çok söndürdün,’ dedi. Beşiktaş o sene Real Madrid maçında tarih yazmıştı, o kadar iyiydi. Yağışlı bir havada çıktık Beşiktaş maçına. Sağdan Turan bir orta yaptı. Kamil ıska geçince top önüme geldi. Bir patlattım gol oldu, 1-0 oyun bitti. Arap Sadri beni odasına çağırdı tekrar, ‘Bak sana söylemedim mi,’ dedi.”

Adalet'in üç Erol'u: sol başta Erol III, ortada B. Erol,
sağda K. Erol.
Uzun zamandır üzerinde konuşulduğu halde bir türlü gerçekleşmeyen, hatta 1940’lı yıllarda Milli Küme maçlarıyla bir tür provası yapılan ulusal düzeydeki lig nihayet 1959 Şubat’ında Milli Lig adıyla hayata geçmiş ve Adalet takımı da bu organizasyonun “kurucu” takımları arasında yer almış. Ne var ki futbol tarihimize büyük renk katan bu kulübün Milli Ligdeki ömrü sadece iki sezon sürmüş ve 1959-60 sezonunda İstanbul Mahalli Ligine düşmüş. Adalet Mensucat şirketinin işlerinin bozulmaya başlamasıyla birlikte kulüp de bir daha eski parlak günlerine dönememiş. Ertesi yıl, 1960-61 sezonunda Ankara’nın PTT takımında forma giymiş Erol Topoyan. Yavuz Sultan Selim kulübünden arkadaşı Metin Türel bu transferde rol oynamış. “Bir sene PTT’de oynadım. Metin Türel oraya gitmişti. Beni de oraya aldırdı. Oynadım ve gol de attım ama eskisi gibi değildim. İdare edecek adam değildim. O yüzden o sezonun sonunda futbolu bıraktım.”

Bir iş seyahati sırasında Samsunspor
kulübü başkanı Yılmaz Ulusoy ile.
Böylece çok erken bir yaşta başlayan futbol hayatı, çok erken denebilecek bir yaşta, 25 yaşındayken sona ermiş. Ardından yoğun bir çalışma hayatı başlamış: “1961’de futbolu bıraktıktan sonra Mobil takımında futbol oynadım. O zamanlar müesseseler arası futbol turnuvaları yapılırdı. Takımda oynarken o sırada beni şirkete aldılar. Bir sene Mobil’de çalıştım. 1962’de Koç grubuna girdim. Uniroyal lastik şirketinde bölge müdürü olarak çalıştım. İşim gereği devamlı geziyordum. Türkiye’nin bilmediğim hiçbir yeri,  tanımadığım insanı kalmadı. Türkiye’de olmayacak bir iş olduğu zaman Vehbi Bey ve Bernar Nahum beni çağırırdı. Bernar Nahum benim babam gibiydi, nur içinde yatsın. 1979’da Koç grubundan emekli oldum. Çağlayan’da yerlerim vardı. Orada bayilik açtım. 2007’de çalışma hayatını bıraktım.”


Çocukluk yıllarında evi Darüşşafaka’nın çok yakınında olan Erol Topoyan’ın yolu yıllar sonra yine Darüşşafaka’yla, bu kez Maslak’taki yeni yerinde kesişmiş: “O zaman da Darüşşafaka’ya yakındım, şimdi de yeni yerine yakınım. Evim yeni okulun 150 metre arkasında, Gazeteciler Sitesinde.” Çalışma hayatını birkaç yıl önce bırakmakla birlikte sporu bırakmamış, her gün düzenli olarak yürüyüş yapıyor. Bir oğlu ve bir kızından üç torunu olan Erol Topoyan eşiyle birlikte Gazeteciler Sitesindeki evinde huzurlu bir hayat sürüyor.


Bir dönem Adalet'te birlikte forma giyen iki arkadaş, Celal
Soydan (solda) ve Erol Topoyan geçmişin izini araştırıyorlar.



   












9 Mart 2015 Pazartesi

Yaşar Tunçses - İzmir'in Milli Amigosu Sarı Yaşar

Kısa süren bir futbolculuk hayatı da olmakla birlikte, özellikle İzmir futbol camiasında Sarı Yaşar namıyla ünlenmiş bir amigodur Yaşar Tunçses. Esasen Altınordulu olmakla birlikte, yeri geldiğinde Ülküspor ve Yeşilova dahil birçok İzmir takımına da amigoluk yapmıştır. Yetmişli yıllarda Atatürk Stadının açılmasıyla birlikte milli maçlar devamlı olarak İzmir’de oynanmaya başlayınca “milli amigoluğu” da üstlenmiştir. Kendisiyle eski günleri konuşmak için evinde buluşup daha sonra Altınordu kulübünün Yeşilyurt semtindeki tesislerine gittik. Taksi şoföründen esnafına, tesislerde görev yapan eski futbolculardan (ki bunların arasında o sırada kaleci akademisin başında bulunan Datcu da vardı) çalışanlara kadar herkesin büyük bir hürmet gösterdiği Yaşar Tunçses gençlik yıllarını şöyle anlatıyor:

“1933’te İzmir’de doğdum. Doğduğum semt Mezarlıkbaşı’na yakın Keçeciler’di. Altınorduluyuz çünkü muhitimiz Tilkilik bizim. 1940’ların başında mahallede top oynardık. Muhitimizden geçen bir abimiz vardı, göğsünde hep Altınordu rozeti takılı olurdu. Hep o abiyi hayranlıkla seyrederdim. Sonradan öğrendim ki bizim futbolcumuzmuş. İlk Altınordu sevgimiz öyle başladı. Zamanla Altınordu genç takımında oynamaya başladım. Sağ bek ve sol bek oynardım. O zaman bütün ailem İstanbul’daydı. Eniştem rejisördü, ismi Nuri Genç. Annem de babamdan ayrılmıştı. Hepsi oraya gittiler. Epey sıkıntılı günler geçirdim. Altınordu takımındayken futbolcu olarak Uşak şeker fabrikasına gittim. Bizim Efe Tahir diye bir kalecimiz vardı, İstanbulluydu. Allah – ne kaleciydi. İstanbul’da Adalet takımında oynardı. Bir de Eşek Ziya vardı, onlar Altınordu’ya gelmişlerdi. Sonra Altınordu’dan giderken, ‘Gel Yaşar seni de götürelim,’ dediler.”



“Böylece 1953-54 senelerinde bir müddet Uşak Şekerspor’da oynadım. Oraya gitmemin sebebi iyi maaş vermeleriydi. Bütün futbolcuları bir yere veriyorlardı, beni de elektrik atölyesine vermişlerdi. Ben 7,5 lira gündelik alıyordum, benim ustam 6,5 lira alıyordu. İzmirspor kalecisi Seyfi Talay’ın abisi Selahattin vardı. İkisi de rahmetli oldular. Selahattin Abi de oradaydı. Çok efendi, iyi bir insandı. Sol bek oynardı, müthiş bir futbolcuydu. İzmirspor’da da oynamıştı ama para vermiyorlardı. Parasızlıktan mecburen kimimiz Uşak’a, kimimiz Konya’ya hep müessese kulüplerine giderdik.  Uşak’a gitmeden önce Altınordu genç takımında iken bir defa A takımında oynattılar beni. Altınordu-Karagücü lig maçıydı. Formayı giydiğim zaman bu ben miyim diye heyecandan ağladım. O maçta kalede Tahir Abi vardı. Eşek Ziya da oynamıştı. İşte onlar beni götürdü.”

Yaşar Tunçses ya da bütün İzmir'in onu tanıdığı adıyla Sarı Yaşar, 1950'lerin başında İzmir Genç Karması takımında
(ayakta sağdan dördüncü). Ogün Altıparmak oturanlar arasında soldan üçüncü sırada. Göztepe ve Beşiktaş'ta oynayan
Önder Sapanlı (Sarı Önder) ayakta soldan üçüncü futbolcu.
“Uşak’tayken İzmir genç karmasına çağırdılar beni. Karmayı Sait Altınordu çalıştırıyordu. Genç karma için çağrıldıktan sonra Uşak’a dönmedim bir daha. O sırada Altınordu iyi transferler yapıyordu. Beni de görüşmeye çağırdılar ama bir takım elbise dışında para veremeyeceklerini söylediler. O zaman Egespor’a transfer oldum. Karşıyaka takımıydı Egespor, renkleri sarı-kırmızıydı. Aradan bir iki ay geçti, ligler başladı. Altınordu-Egespor maçı oynanacaktı. Altınordulu olduğumu herkes biliyor. Altınordu, Bandırma veya Susurluk taraflarından Panter Burhan diye bir kaleci almıştı. Görseniz korkardınız iriyarı biriydi. Bizim takımda Naci Abi vardı, rahmetli oldu. Saha komiserliği de yapmıştı. Bir baktım, Naci Abi kaçıyor. Önüne doğru attım topu, Naci Abi bir çaktı, gol oldu. 1-0 kazandık o maçı. Fakat sonra Egespor vaat edilen parayı vermedi. Bunun üzerine ben de ayrılıp bir müddet amatör takımlarda oynadım.”

Yaşar Tunçses futbola erken yaşlarda veda ettikten sonra geçimini sağlamak için büfecilik yapmış. “Şimdi Mezarlıkbaşı’nda bulunan otoparkı geçer geçmez sol tarafta Lale Sineması vardı. Orada büfe işlettim.” Sohbete eski yıllardan devam ediyoruz. O yıllarda unutamadığı bir olay efsanevi Macar milli takımını İzmir’de seyretmesi olmuş: “Macarlar 1956’da Türkiye’ye geldiği zaman İzmir karmasıyla da iki maç yapmıştı. Genç karmada oynadığımız için bize de birer davetiye verdiler. Puşkaş vardı. Santrfor Toth vardı, müthiş bir adamdı. Onları Sait Abi’nin büfesinin içinde görmüştüm. Etrafta müthiş bir kalabalık vardı, İzmir halkı maça adeta hücum etti. İki maç yaptı Macarlar, bir tanesi 10-1 gibi farklı bir skorla bitti.”


Geçmiş yıllarda İzmir’de tribünlerin yapısının nasıl olduğunu sorduğumuzda, günümüzde artık sıradan vaka haline gelen küfürlü tezahüratların, organize kavgaların o zamanlar bilinmediğini söylüyor öncelikle ve enteresan bir Karşıyaka amigosunu örnek veriyor: “Alsancak Stadının yanında eskiden Şark Sanayi vardı. Ellili senelerin ortalarında orada çalışan Alaybeyli birisi vardı. İsmini hatırlamıyorum ama lakabı “İdare” idi. İçkili gelirdi sahaya. Geldiği zaman yalpalayarak, ‘Ruhum Karşıyaka, kalbim Göztepe,’ derdi. Herkes alkışlardı adamı. Tribün yıkılırdı alkıştan. Bugün iki camia birbirini yiyor. Eskiden kapıdan kapalı tribüne girer girmez ilk kısım Altaylılarındı. Kapıdan girince hemen Sait Abi’nin büfesi vardı. Biraz daha gidince Altınordu, ondan sonra İzmirspor, ondan sonra Göztepe kısmı gelirdi. Göztepe’nin o zaman bugünkü gibi fazla seyircisi yoktu. En kalabalık seyirci bizdeydi (Altınordu). Hele ikinci ligde yükselme maçlarını oynadığımızda bütün stat dolardı bizim taraftarla.”

Sarı Yaşar’ın amigoluk hayatı da işte bu sırada başlamış. Hikâyesini şöyle anlatıyor: “Altınordu’nun ikinci lige düştüğü sezon (1965-66) Alsancak Stadında Bursaspor maçına gitmiştim. Altınordu ve Bursaspor birinci lige çıkmak için sekizler denen gruba kalmıştı. O zaman amatör sporcuların da serbest giriş kartı vardı. Bütün maçlara gidiyordum. Açık tribüne girmiştim o maçta. Karşıdaki Bursa tribünlerinin durumu benim çok gücüme gitmişti. Hep birlikte kalkıyorlar, tezahürat filan yapıyorlardı. Bizim tribünde bunu yapan hiç kimse yoktu. Serbest giriş kartım olduğu için karşı tribüne gitmeye karar verdim. Hatta Bomba Orhan diye bir arkadaşım vardı, o tarafa gideceğimi söyledim ona. ‘Gitme yahu, döverler,’ dedi. ‘Burası benim memleketim yahu, kim dövecek?’ dedim, gittim nitekim karşı tribüne. Balkon kısmında bizim Altınordulu seyirciler vardı. İşte balkona gidip o korkuluğun kenarına çıktım. O kenarda bir karış genişliğinde bir mesafe vardı, ben orada yürüyordum. Orada tezahürat yaptırmaya başladım. İşte amigoluk öylece kaldı bize. Sonra Eskişehir maçı oynandı deplasmanda. Oraya gittik, orada yaptık biraz.”


“O Bursaspor maçıyla ilgili enteresan bir de anım var. Maçtan bir gün evvel bizim arkadaşlar Fuar’a gitmişler. Yalvarmışlar yakarmışlar, Zeki Müren’in büyük bir posterini almışlar. Onu bana getirdiler. Maç esnasında posteri kaldırıp Bursalı seyircilere gösterdim. Bizimkiler de tezahürata başladı: Zekiii –  Müreeen diye. Aradan yıllar geçti, hanımla beraber Bodrum’daydık. Bizde bir dönem başkanlık yapan Mustafa Irmak da vardı yanımızda. Zeki Müren’le beraber oturduk, masaları birleştirdik. Laf lafı açtı. Mustafa Irmak bu olayı anlatınca, Zeki Müren de gülmekten yerlere yattı. ‘Demek reklamımı yaptın ha?’ dedi.”


“Aradan zaman geçti. İzmir’de Altınordu-Eskişehir maçı vardı. Birinci lige çıkmak için muhakkak yenmemiz lazımdı. Ben yine balkondaki yerime çıktım. Bazen resimlerime bakarım. Baktıkça o halime bugün bile korkarım nasıl durmuşum orada diye. O maça kırk davul, kırk zurna getirdim. Açık tribüne bir işaret yapıyordum, orası başlıyordu tezahürata. Sonra benim olduğum tribün başlıyordu. Hakem bir ara durdurdu maçı. Yanımıza geldiler. ‘Devam ederseniz hakem maçı tatil edecek,’ dediler. ‘Benim yapacak bir şeyim yok, seyirci bağırıyor,’ dedim. Velhasıl o gün Eskişehir’i 4-0 yendik.”

Sarı Yaşar seyirciye yaptırdığı en meşhur tezahürat olan “Bir Baba Hindi”nin nasıl doğduğunu şöyle anlatıyor: “Sait Abi’ye ellili senelerde yılbaşına yakın bir maçta, bir taraftar hindi hediye etmişti. Biz de o sırada ‘Şu hindiye bak, ne baba hindi,’ filan diye konuştuk. Bir baba hindi – Olaydı şimdi – Pilavla zerde – Kaşıkları bende şeklindeki o meşhur tezahürat öyle doğdu. Ben bunları söyledikçe seyirci de arada ‘Hey Allah!’ diye bağırırdı.”


Söz Sait Altınordu’dan açılınca onunla ilgili hatırladıklarını anlatmasını rica ediyoruz. Öncelikle onun büyük bir futbolcu olduğunu vurguluyor: “Sait Abi’nin oynadığı yıllarda seyirciler ilk golü, ilk korneri Sait mi atacak, başkası mı atacak diye iddiaya girerdi. O kadar iyi bir futbolcuydu. Fakat neredeyse kırk beş yaşına kadar oynamasına rağmen doğru dürüst para kazanamamıştı futboldan. Yıllar sonra, Türkiye-Polonya maçından iki gün önce milli takım oyuncuları ile İzmirli şöhretler karması bir jübile maçı yaptılar onun için. O jübileden toplanan paralarla oturduğu ev alındı. Sait Abi son zamanlarında hastaydı. Evine devamlı giderdim o günlerde. O zaman bana anılarını anlatırdı. Bir tanesi çok enteresandır. İzmir’in kurtuluş günü olan 9 Eylül’de yapılan resmigeçitlerde İzmir’in futbol takımları da geçerdi. Basmane meydanından başlayıp Tilkilik’ten Mezarlıkbaşı’na gelirdi kortej, oradan da karşıya devam edip Kemeraltı’na girer ve Konak’a kadar yürürdü. 1944 veya 45 senesinde, bütün takımlar hazırlanmış işte bu kortejden geçmek için. Fakat Altınordu kortejinde top yok. O gün kaleci de gelmemişti. Bizde bir Baba Remzi vardı. Sait Abi büfenin çekirdeklerini satması için ona verirdi. İşte bu Baba Remzi ben top bulurum diyor tören için. Sait Abi gençliğinde milli takımla Rusya’ya maça gittiği zaman bütün oyunculara birer top hediye etmişler orada. Topun üstünde bir orak-çekiç amblemi varmış ama bayağı büyük. İşte Baba Remzi çıkıyor bizim eski kulüp binasının üst katına, o topu alıyor. Ben de kenardan kortejin geçişini seyrediyordum o gün ufak bir çocuk olarak. Baba Remzi’nin üstünde bir kaleci kazağı, elinde de o top vardı. Mezarlıkbaşı’nda bir karakol vardı; bugünkü otoparkın karşı köşesindedir, şimdi müze yaptılar. Oradan geçerken bir yapışıyorlar buna, komünist diye götürüyorlar karakola.”

1987'de İzmir'de oynanan ve 0-0 berabere biten
Türkiye-İngiltere maçından önce.
Milli amigoluğu deplasmana da taşımış Yaşar Tunçses. Bu konudaki anısını anlatırken bu işi maddi menfaat için yapmadığını vurguluyor: “Ben yurtdışına da gittim. Almanya’da amigoluk yaptım. Almanya’yla 0-0 berabere kaldığımız maçta oradaydım. Alsancak’ta bir şirket vardı, beni çağırdılar. Gider misin diye sordular. ‘Söz konusu milli takım olunca tabii giderim,’ dedim. Maçtan önce üstünde reklam olan bir forma verdiler bana. İtiraz ettim, ‘Bu formayı giymem,’ dedim. ‘Giymezsen İzmir’e dönemezsin,’ dediler. Ben hiçbir zaman hiçbir kulüpten para almadım. Polonya’yı İzmir’de yendiğimiz zaman, Efes Otelinin karşısındaki Ekspres gazetesinin büfesini verdiler bana. Allah gani gani rahmet eylesin Adnan Süvari bana verdirdi orayı. Polonya maçından sonra düzenlenen gece için birer davetiye vermişlerdi. Bana da bir tane verdiler. Tam Efes Oteline gireceğim sırada oyunculardan biri, ‘Ne o, sana da mı davetiye verdiler?’ dedi. Çok gücüme gitti o söz, davetiyeyi hemen orada yırttım attım.”


Yaşar Tunçses sıkı bir Altınordu taraftarı olarak bilinse de çeşitli zamanlarda diğer İzmir takımlarına da amigoluk yapmış: “Yeşilova takımına bile amigoluk yaptım. İzmirspor’a, Karşıyaka’ya da amigoluk yaptım. Karşıyaka’da, eskilerin meşhur Tilla gazinosunun yanında büfem de vardı. Tire’ye bile gidiyordum. ‘Kaç para istersin?’ diyorlardı. ‘Ne parası yahu? Hayatta kimseden para almadım amigoluk yapmak için,’ derdim. Maç biter, ben de giderdim stattan. Enteresan bir anımı anlatayım. Manisaspor-Ülküspor maçı vardı. Benim de Ülküspor’da yakın arkadaşlarım vardı. Evim o semtteydi. Benden rica ettiler amigoluk yapmam için. Beş tane davul zurna topladık kendi aramızda. Davulculara tembihledim. Ülküspor gol attıktan hemen sonra başlayın çalmaya dedim. Manisa seyircisi bizden daha fazlaydı tabii. Adamlar bir gol attı, bütün stat kalktı. Bizim davulcular da başladılar çalmaya. Ben kızdım tabii, ‘Golü yiyen biziz, ne çalıyorsunuz yahu?’ diye sordum. ‘Abi, ne bilelim biz, baksana bütün millet ayağa kalktı,’ dediler. Böyle enteresan olaylar da geçti başımızdan.”

Yaşar Tunçses ilerleyen yaşına ve zaman zaman yaşadığı sağlık sorunlarına rağmen amigoluk yapmaya ve Altınordu tribünlerini “Bir Baba Hindi” tezahüratıyla coşturmaya devam ediyor.   

                                                                                      (www.altinordu.org.tr)