30 Haziran 2013 Pazar

Çetin Güler - Futbolumuzun Güler Yüzü

Çetin Güler 1940 yılında İstanbul Feriköy’de doğdu. Sağlık memuru olan babası Mehdi Güler Feriköy semtindeki bütün erkek çocuklarını sünnet eden, koyu bir Fenerbahçe hayranıydı. Bütün yaşıtları gibi sokaklarda top oynayarak büyüyen oğlunu doğrudan teşvik etmese de, mahalle takımında oynadığı maçlarını gizli gizli seyrediyordu. İleriki yıllarda, Didi’yi andıran fiziğiyle taraflı tarafsız bütün futbolseverlerin gönlünde “Arap Çetin” namıyla taht kuran Çetin Güler, Haydarpaşa Lisesi’nin orta kısmında okurken basketbol oynamaya başladı.


Basketbolla başlayan sporculuk yaşamı bir süre sonra futbolla devam etti: “Haydarpaşa Lisesinde okurken atletik bir yapım vardı. Önder Dai yıldız basketbol takımına seçti. Can Bartu da genç takımda basket oynuyordu. Aradan bir sene kadar geçti. 1955’te kardeşim Fenerbahçe genç takımına futbolcu seçildiğini haber verdi. Onunla beraber seçmelere girdik. O kaybetti, ben kazandım.” 

1959'da Atatürk Erkek Lisesi takım kaptanı
olarak Şeref Stadında bir maçtan önce.
Maçı ünlü hakem Feridun Kılıç yönetiyor.
Haydarpaşa Lisesinde Boncuk Ömer, genç takımda Esat Kaner gibi Fenerbahçe tarihine mal olmuş ünlü isimlerle çalıştı. 1958-59 sezonunda Fenerbahçe genç takımı İstanbul şampiyonu oldu. Son maçta Galatasaray’la 1-1 berabere kalırlarken şampiyonluğu getiren golü Çetin Güler attı. “Galatasaray’la oynadığımız maçta rahmetli Sabri Dino’ya gol attım. Akşam eve gelince sevinç içinde anneme haberi verdim. ‘Şampiyon olduk anneciğim, golü de ben attım,’ dedim. ‘Aferin evladım,’ diyerek beni öptü. Sonra babam eve geldi. Annem, ‘Mehdi Bey, biliyor musun bizim oğlan gol atmış, takım da şampiyon olmuş,’ diye haberi verdi. Babam, ‘Ne olmuş yani? Sen oğlunun takımdaki vazifesini biliyor musun?’ diye sordu. ‘Ben ne anlarım,’ diye cevap verdi annem. Babam, ‘O vazifesini yapmış, bu tezahürat ne böyle?’ diye konuştu. Babamın bu tavırlarından hakikaten büyük feyizler aldım.”


 Fenerbahçe genç takımı, İnönü Stadında Galatasaray ile 1-1
berabere kalıp 1958-59 İstanbul şampiyonu olarak tur atıyor.
Aynı maçta Çetin Güler, o zaman Galatasaray genç takımı
kalesini koruyan Sabri Dino'ya takımının golünü atarken.
Liseye geçtiği zaman bir süre Beyoğlu Atatürk Lisesinde okuyan Çetin Güler, takıma daha fazla vakit ayırmasını isteyen kulüp yetkilileri tarafından özel bir okula nakledildi. “1959’da Fenerbahçe beni Suadiye’de bir koleje yazdırdı. Okulun parasını rahmetli Müslim Bağcılar ile Faruk Ilgaz ödemişti. Kulübün idarecileri ağırlıklı olarak Demokrat Partiliydi. 27 Mayıs 1960 harekâtı olunca müdür, ‘Bakalım şimdi ne yapacaksın?’ dedi. Neyse, kazasız belasız bitirdik okulu. Ardından Sultanahmet’teki Yüksek Ticaret Mektebine girdim. Fakat bir süre sonra profesyonel olunca idmanlar çoğaldı ve okulu aksattım.”

Fenerbahçe genç takımında Ergun
Öztuna (Puşkaş Ergun) ile birlikte.
Genç takımda oynadığı dönemde A takımda oynayan futbolcu ağabeylerinden büyük destek görüyordu. “Basri Abi (Dirimlili) sol bek oynuyordu. Bir idmanda topu aldım, Basri Abi’yi geçtim, kaleye doğru gidiyordum. Arkamdan, ‘Koş, koş, şimdi vur!’ diye bağırıp beni teşvik ediyordu.” 

Fenerbahçe Stadında bir idman. Sağ başta Çetin Güler.
Yanında Avni Kalkavan ve Necdet Çoruh.
Arkada Seracettin Kırklar.
Bu döneme ait bir başka anısı da “ikinci babam gibiydi” dediği Lefter Küçükandonyadis’le ilgili. “Bir gün Park Otel’de maç yemeği yiyecektik. Tavuksuyu çorbası vardı. Kulplu kâse içinde geldi fakat yanında kaşık da var. Ben bir kaşığa bakıyorum, bir kulpa, nasıl içeceğime bilemiyorum. Lefter Abi durumu anladı ve Rumca, “Bana bak,” dedi. Ardından kaşıkla çorbayı içmeye başladı, sonra da kulptan tutup bitirdi. Ben de onu taklit ettim. Eskiler bir başkaydı. Onlarla çok güzel anılarım oldu.”

Çetin Güler'in yer aldığı Fenerbahçe B takımı. Kaleci Şükrü Ersoy.
Topa oturan oyuncu Nedim Günar. Sağ başta oturan Akgün Kaçmaz.
Ayakta sol baştaki oyuncu daha sonra Göztepe'ye giden Hüseyin Yazıcı.
Genç takımın santrforu olarak oynadığı futbol ve attığı gollerle dikkat çekti. O dönem Feriköy kulübünün başkanlığını yapan Necati Karakaya onu takımına almak istedi. Yaşı küçük olduğu için babasının olurunu almak gerekiyordu. Fakat koyu Fenerbahçeli Mehdi Bey, “Malzemeci olsun, Fenerbahçe’de kalsın,” diyerek izin vermedi. Bir süre sonra A ve B takımlarının maçlarına çıkmaya başladı. “Macar hoca Szekelly beni A takımına çağırdı. Atatürk Kupasında bir maça çıktım takımla. Szekelly devamlı oynatmak istedi ama takımda amatör olarak Ergun ve Yüksel vardı zaten. O zaman iki tane amatör oynayabiliyordu. Ben de öğrenci olduğum için profesyonel olamıyordum. Nur içinde yatsın, Lefter Abi ile Necdet Abi beni Kasımpaşa’ya götürdüler. Aksi takdirde Fenerbahçe’de oynayabilmem için birinin sakatlanmasını beklemem gerekecekti. Ben, Niyazi Abi (Tamakan) ve Necdet Abi(Çoruh), üçümüz birden Kasımpaşa’ya transfer olduk.”

Kasımpaşa'yla sözleşme imzalarken.
Böylece Çetin Güler 1961-62 sezonundan itibaren profesyonel bir futbolcu olarak Kasımpaşa forması giymeye başladı. O döneme ait bir anısı da aldığı maaşla ilgili: “Niyazi Abi ile Necdet Abi’ye 500 lira maaş verdiler. Baktım benim sözleşmemde 250 lira yazıyor. Ben buna itiraz edecek olunca Necdet Abi, ‘Çok konuşma, at imzanı,’ dedi. O zamanlar öyle bir anlayış vardı. Yaşça küçük olanlara söz hakkı tanınmazdı.”
Kasımpaşa’da iki ayağını da iyi kullanan, kafa hakimiyeti iyi olan bir santrfor olarak göz doldurunca, Fenerbahçe onu geri almak istedi. Fakat o zamanlar yönetmelikteki transferle ilgili koşullar tamamen kulüplerin lehineydi. Bugünün penceresinden o döneme bakıldığında, futbolculara adeta köle muamelesi yapılıyordu. İki yıllık sürenin sonunda bir kulüp futbolcusunu bırakmak istemediği takdirde, iki yıllık maaş bedelini yatırarak oyuncunun kulüpte kalmasını sağlıyordu. “Kasımpaşa’daki süremin bitiminde Fenerbahçe beni geri almak istedi. Fakat kulüp beni bırakmadı. ‘Beni bırakmazsanız askere giderim,’ dedim yöneticilere. İnanmadılar tabii. Fatih Askerlik Şubesinin komutanı tanıdığımdı, ona maç bileti verirdim. Hemen ona gittim ve bir an önce askere gitmek istediğimi söyledim. Böylece 1 Eylül 1963’te askere alındım.”

Bir İzmir seyahatinde bazı Kasımpaşalı oyuncular. Kirlo
Yılmaz, Çetin, Adnan ve kaleci Özkay.
Çankırı’da yedek subay öğretmen olarak görev yapan Çetin Güler yine de sorumluluk duygusu ağır bastığından, zaman zaman birliğinden izin alarak hafta sonunda oynanan lig maçlarında takımının formasını giyiyordu. 1963-64 sezonunda Kasımpaşa için işler iyi gitmiyordu. İşte Çetin Güler en unutamadığı maçlardan birini o sezonun sonunda oynadı. Sezonun bitimine birkaç hafta kala Kasımpaşa'nın küme düşmesi kesinleşmişti. Son haftadan bir önceki maçta İzmir'de Karşıyaka'yla oynayıp 4-0 kaybetti. Ancak İstanbul'a döndükten sonra bazı oyuncular kendilerine para verildiğini açıkladı. Patlak veren şike skandalı sonucu on üç futbolcu ceza kuruluna verilmişti. Son hafta Feriköy'le oynayacak Kasımpaşa'nın sahaya çıkaracak sadece dokuz oyuncusu kalmıştı. Skandala karışmayan Çetin Güler de bu futbolculardan biriydi. O gün sahaya çıkan ikisi amatör dokuz futbolcu bir onur mücadelesi yaptı. Feriköy maçı zorlanarak 3-1 kazanırken Kasımpaşa'nın tek golünü sakatlanma pahasına Çetin Güler attı. 


Feriköy karşılaşması Kasımpaşa formasıyla oynadığı son maçtı. Onu yeni bir takım ve yeni bir şehir bekliyordu. “Yedek subaylık hizmetim devam ediyordu. Bir hafta sonu Bağdat Caddesinde dolaşırken Hacettepe’de oynayan Necdet Niş’le karşılaştım. ‘Seni Ankara’ya alalım,’ dedi. Ben, ‘Nasıl olacak? Hem yedek subayım hem sözleşmem devam ediyor,’ diye sorunca, ‘Gelmek istiyorsan sen orasına karışma,’ dedi. Babama söylediğimde, ‘Sen bilirsin,’ dedi. Yöneticilerden rahmetli İlhan Bartu benden vekâletname aldı, sözleşmemi feshettiler. Tayinimi de Ankara’ya yaptılar, böylece Hacettepe kulübüne gittim.”

Hacettepe takımı İnönü Stadında. Ayaktakiler: Yılmaz, Onursal, Halis, Aydın,
Necdet, Baskın. Oturanlar: K. Suphi, Nuri, Çetin, Metin, Turan.
Farklı takımlarda oynayan  futbolcu arkadaşlarının ifadesiyle en verimli yıllarını Hacettepe'de geçirdi. O yılların Hacettepe'si kaleci Baskın, Necdet Niş, Büyük ve Küçük Suphi, Onursal, Güvercin Nuri gibi isimlerden oluşan kadrosuyla büyük takımlara kafa tutuyordu. Santrfor olarak oynayan Çetin Güler de gazeteler tarafından sık sık haftanın on birine seçiliyordu.


Bir Hacettepe-Altay maçında Çetin Güler'in Aytekin ve
Kazım arasından çektiği şutu kaleci Varol kurtarıyor.
1964-65 sezonunda formasını giymeye başladığı Hacettepe’de, üçüncü yılında büyük bir sakatlık geçirerek bir yıldan fazla bir süre futboldan uzak kaldı. “19 Mayıs Stadı dış sahasında antrenman yapıyorduk. Zemin çamurluydu. Tam şut atmak üzereyken, Nuri arkadan gelip destek için sabit bastığım bacağıma bir vurdu, yere düştüm. Çapraz bağlar kopmuş. Yirmi sekiz dikiş atıldı ve bacağım sekiz hafta alçıda kaldı. Yaklaşık sekiz ay hiç top oynayamadım. Hatta doktorlar futbolu bırakmamı tavsiye etti fakat ben o meşhur “Rambo” filmindeki gibi o kadar çalıştım ki, kendimi toparladım. 

Dönemin foto muhabiri Yavuz Donat'ın Ulus gazetesi için çektiği güzel bir poz.
Çetin Güler'in ifadesiyle foto muhabirleri ondan maç sırasında röveşata
yapması için özel istekle bulunurmuş.
Çamur sahanın azizliği sonucu İstanbulsporlu
Ercan Aktuna ile giriştiği mücadele sonucu
şortu yırtılan Çetin Güler dönemin usta foto
muhabiri İsmet Gümüşdere'ye yakalanmış.
Her şeyimi Orhan Şeref Apak’a borçlu olduğumu söyleyebilirim. Bir gün beni yanına çağırdı. ‘En büyük arzum seni A milli takımda oynatmaktı ama görüyorsun Metin var, Ertan var; ama seni antrenör kursuna göndereceğim,’ dedi. Yirmi yedi yaşında C kursuna gittim. Hemen arkasından B ve A kurslarını bitirdim. O dönemde kursa katılanların en küçüğü bendim. Turgay Şeren, Şükrü Ersoy, Lefter Abi gibi isimler katılıyordu kursa. Küçük olduğumdan bütün işlere ben koşturuyordum, saha çalışmalarına ben çıkıyordum. Rahmetli Yüksel Doğanay o halimi görünce, ‘Seni Gençlerbirliği’ne alalım,’ dedi.” Böylece 1968-69 sezonunda Gençlerbirliği forması giymeye başladı. Fakat buradaki futbol yaşantısı fazla uzun sürmedi. Kendi ifadesiyle ortalıkta “sakat, oynayamıyor” diye laflar dolaşıyordu. Bunun üzerine kesin olarak futbolu bıraktı.

1968-69 sezonunda Gençlerbirliği takımı. Ayaktakiler: Ekrem, Çetin, Hayrettin,
Cevdet, B. Tevfik, Selçuk. Oturanlar: Zeynel, İsmet, K. Tevfik, Burhan,
Faik. (Hasan Hüseyin Çakın'a teşekkürler)
Çetin Güler’in antrenörlük kariyeri daha futbolu bırakmadan önce başlamıştı. “Ankara’ya geldiğimde Siyasal Bilgiler Basın Yayın Yüksek Okuluna yazılmıştım. Gençlerbirliği’ne gittikten sonra bölge müdürü Ali Tozkonmaz beni Beden Terbiyesi Bölge Müdürlüğüne futbol antrenörü olarak aldı. Ankara genç karmasını çalıştırdım. İstanbul’un hegemonyasına son verip üst üste üç yıl Türkiye şampiyonu olduk. 1973-74 yılında genç milli takıma Ankara’dan on iki tane futbolcu verdim.” 






“Bölge Müdürlüğünde müdür muavini olmak üzereydim. Ondan sonra müdür olmam kesindi. Bir gün Genel Müdür İsmail Hakkı Güngör beni çağırdı. ‘Çetin, sen masa başı adamı değilsin, sen genç milli takımı çalıştıracaksın,’ dedi. O zaman federasyon başkanı Hasan Polat’tı. Tam müdür muavini olacakken kendimi birden genç milli takım teknik direktörü olarak buldum. Mayıs veya Haziran ayında bu göreve başlamıştım ki, Eylül ayında bir toplantı daha yapıldı. A milli takıma yardımcı antrenör seçilecekti. Nur içinde yatsın Coşkun Abi (Özarı) çok zeki, akıllı bir insandı. ‘Kimsenin kalbini kırmayalım, en yüksek kimin lisansıysa o başlasın,’ dedi. En yüksek lisans benimdi. Böylece 1974 senesinde Coşkun Abi’nin yardımcısı olarak A milli takıma girdim. Ondan büyük feyiz aldım. O arada ümit milli takımı teknik direktörlüğüne getirildim. Prater Stadında Avusturya ile çok güzel bir maç oynadık. Basında rahmetli Gündüz Abi başta olmak üzere övgü dolu yazılar çıktı. Bir ara özel maçlar yapmak üzere Çin’e gittik.”

İzmir Atatürk Stadında bir milli maçtan önce
Çetin Güler, Coşkun Özarı ve Nazım Özbay.
Çetin Güler’in teknik direktörlük kariyerinde en unutulmaz maçlardan biri Türkiye’nin 17 Kasım 1976’da Dresden’de Doğu Almanya ile 1-1 berabere kaldığı dünya kupası eleme maçıydı. “Ekim sonunda oynanan Malta maçından sonra Hasan Polat istifa etti. O bırakınca Coşkun Abi de ayrıldı. Kısa bir süre sonra Doğu Almanya ile maçımız vardı. Rahmetli genel müdür beni çağırdı. ‘Takımı sen çıkaracaksın ama gençsin, ezilmeni istemiyorum. Ağabey olarak Doğan Andaç’ı seninle göndereceğim,’ dedi. Malta-Doğu Almanya maçını seyretmiştim. Adamlar hakikaten bir makine gibi oynuyordu. Maç akşamı herkese iyi geceler diledim. Rahmetli Erol Togay’ın odasına geldim. ‘Erol, şortun temiz olsun yarın,’ dedim. Sabaha kadar heyecandan uyumamış. Doğu Almanya maçından sonra da ben ayrıldım. Türkiye Futbol Federasyonu tarihinde tazminatını ödeyip ayrılan ilk teknik direktör bendim. Benden sonra da Mustafa Denizli böyle yaptı.”

Bir milli maçta sakatlanan Cemil Turan'ı
saha dışına çıkarıyor.
 Milli takımdan ayrıldıktan sonra 1977-78 sezonunda 2. Ligde oynayan Kocaelispor’u çalıştırdı. Kadroda Raşit Çetiner, Güvenç Kurtar, Ceyhun, Bülent Baturman gibi isimlerin bulunduğu takım şampiyonluğu zorlayarak ligi dördüncü sırada bitirdi.

Kocaelispor'da yardımcısı  eski futbolcu Vefalı Muhterem Ar,
kulüp doktoru ve umumi kaptan Mehmet Sadık Efe'yle birlikte.
Ertesi sezon Çetin Güler ile Coşkun Özarı’nın yolları bir kez daha kesişti. Özarı Galatasaray teknik direktörlüğüne getirilince yardımcısı olarak kimi seçeceğini hiç düşünmedi. “Galatasaray’da çok zor şartlarda çalışıyorduk çünkü idman sahası yoktu. Antrenmanı tartan pistte yapıyorduk. Arabalara binip çeşitli sahalara gidiyorduk. Beşiktaş Şeref Stadında, Fenerbahçe Dereağzı’nda toprak da olsa çalışacak sahalara sahipti. Fakat Galatasaray’ın o sıralar Ali Sami Yen Stadı onarımda olduğu için çalışacak sahası yoktu. İlk yılımızda Trabzonspor şampiyon oldu, biz Başbakanlık Kupasını aldık. Ertesi sezon Özarı istifa edince ben de ayrıldım.”
Galatasaray'ın sezon açılışında Ali Sami Yen Stadında.

Coşkun Özarı'nın arkasında eski
Galatasaraylı futbolcu Naci Özkaya.
Kendi ifadesiyle bütün Anadolu’yu dolaşan Çetin Güler Diyarbakırspor, Altınordu, Göztepe, ikinci bir dönem Kocaelispor, Giresunspor, İskenderunspor, Adana Demirspor, Mardinspor, PTT ve Edirnespor’u çalıştırdı. Yirmi yılı aşan hocalık döneminden sonra Futbol Federasyonuna girdi ve bu kez teknik direktör adaylarını eğitmeye başladı. “Federasyon 1989’da özerk olmuştu. Yakın arkadaşım Oğuz Öken’i tebrik etmeye gitmiştim. Beraber çalışmamızı istedi. Böylece 1990’dan itibaren federasyondaki görevime başladım.” 

İstanbul'daki bir maçta Diyarbakırspor yedek kulübesi.

1980-81 sezonunda 2. Ligde şampiyonluğa
oynayan üç İzmir takımının antrenörleri
Turgay Meto, Erkan Velioğlu ve Çetin Güler
Milliyet'te Mesut Yavuz'un karikatürüne
 konu olmuş.


Eskiler ismiyle huyu aynı olan insanları tarif etmek için “ismiyle müsemma” derlermiş. İşte Çetin Güler de ismiyle müsemma bir insan olarak, soyadı gibi gülen yüzü, alçakgönüllü kişiliğiyle kurs ve seminer sorumlusu olarak girdiği Futbol Federasyonunda, Eğitim Müdürlüğüne yükseldikten sonra hâlihazırda Antrenörlük İşleri Müdürlüğünü sürdürüyor ve tüm kurslarda öğretim görevlisi olarak teknik adam yetiştirmeye devam ediyor. 

    

15 Haziran 2013 Cumartesi

Bilge Tarhan - Futbol Sahalarında Bir Mühendis

Altmışlı yılların İstanbulspor’u, bütün futbolseverlerin sempati duyduğu bir takımdı. İstanbul Erkek Lisesi bünyesinden çıkmasına rağmen, hiçbir zaman küçük bir Anadolu kentinin takımı kadar bile taraftarı olmayan bu kulüp, oynadığı temiz futbolla, oyuncularının birbirine bağlılığıyla gönüllerde yer edinmişti. İstanbulspor’da 1959 yılında oynamaya başlayan Bilge Tarhan, beyin kanaması geçirip zorunlu olarak futbola veda ettiği 1971 yılına kadar formasını aralıksız on iki yıl giydiği bu kulübün simge isimlerinden biri oldu. Üstelik liseyi bitiren futbolcu sayısının bile az olduğu o yıllarda, bir yandan sahaya çıkıp bir yandan da İstanbul Teknik Üniversitesinde okuyarak inşaat mühendisi oldu.


Yazının güncellenmiş halini okumak için lütfen aşağıdaki linki tıklayın: 

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Mustafa Kaplakaslan - Miço Mustafa

Futbolcuların soyadının henüz kullanılmadığı 70'li yıllarda Altay'da oynarken, Çeşmeli adaşından yaşça biraz küçük olduğu için "Küçük Mustafa", sonradan takıma bir adaşı daha katılınca "Mustafa II" denmişti. Kısa bir süre oynadığı Beşiktaş'ta da bir adaşı bulunduğundan bu numaralandırma alışkanlığından kurtulamadı. O dönem, aynı zamanda futbolcular için lakapların hâlâ yaygın biçimde kullanıldığı yıllardı. Futbol severler için Miço Mustafa idi o. Fenerbahçe'de üst üste iki sezon şampiyonluk yaşamasına rağmen ilk kez parladığı ve sonra tekrar döndüğü Altay'ın simge futbolcularından biri oldu Mustafa Kaplakaslan. Futbolu bıraktıktan sonra hayatını İzmir'de sürdürdü. Kendisini yakından tanıyan Altay "mütehassısı" Orhan Berent ile birlikte eski günleri konuştuk.



Mustafa Kaplakaslan 1950 yılında Adana'da, Küçüksaat yakınlarındaki Kocavezir mahallesinde doğup büyüdü. Bütün yaşıtları gibi sokak aralarında, arsalarda top oynayarak yetişti. "Kim okul gördü, kim hoca gördü," dediği o günleri şöyle anlatıyor: "Garın yanındaki Adana Demirspor binasının yanında küçük bir saha vardı, oraya gidiyorduk. Bir de kulüp binasının önünden geçen yolun öbür tarafında, şimdi binaların olduğu yer büyük futbol sahasıydı. Zaman zaman da orada maçlar yapardık."

Oynadığı futbolla dikkat çeken genç Mustafa henüz 16 yaşında Adanaspor forması giydi. 2. Ligde mücadele eden takımda 1966-68 yılları arasında oynadı. Bu sırada diğer kulüplerin dikkatini çekmekte gecikmedi. "1967-68 sezonunda İstanbul’da Sarıyer-Adanaspor maçı vardı. Cemil de o zaman Sarıyer’de oynuyordu. İlk yarıyı Cemil’in attığı golle 1-0 yenik kapadık. Ayakkabılar yüzünden iki ayağım birden yarılmıştı. Malzemeciye çivilere vurmasını söyledim. Kamuran diye bir çocuk vardı, o çıktı. Varlıklı bir aileden geliyordu, ayakkabısı canavar gibiydi. Kamuran’dan ayakkabılarını istedim, o da verdi. Bir giydim, pamuk gibi. İkinci yarı bir gol attım, maç 1-1 bitti. O sırada Altay'da yönetici olan Akın Barhan maçımızı seyretmiş. Soyunma odasına geldi. '10 numara kim?’ diye sordu. Altay’da yönetici olduğunu söyleyip, ‘Gelmek ister misin?’ diye sordu. 'Tabii,' deyince hemen beni Pera Palas’a götürdü. Altay’ın ertesi gün Fenerbahçe ile Türkiye Kupası final maçı varmış. Yöneticiler oradaydı. 15 bin liraya amatör statüde anlaştık orada."

"68 yazında, 18 yaşındayken Altay’a geldim. İlk zamanlar Gündüz Kılıç beni yirmi beş kişilik kadroya almadı.  O zaman müthiş bir kadro vardı. İlk on birin arkasında hepsi oynayacak kapasitede beş altı kişi oturuyordu. Genç takım İzmir şampiyonluğuna oynuyordu. Benim de yaşım genç takımda oynamaya müsaitti. Özer de Göztepe genç takımında oynuyordu o zaman. Genç takım hocası Halil Bıçakcı bir gün bana geldi, ‘Göztepe ile şampiyonluk maçımız var, bir maç oyna, yine A takımı idmanlarına git,’ dedi. Ben, ‘Oynamam hocam, 2. Ligden geldim,’ dedim. O seneler 2. Ligde de bayağı kaliteli takımlar, oyuncular vardı. Rıdvan Burçetin’e söylemiş. Rıdvan Abi, ‘Bir maç oynayacaksın, ben zaten seni genç takıma verir miyim,’ deyince gidip oynadım. O maçı kazanıp şampiyon olduk."

1968-69 sezonunda Altay'a yeni gelenler eskilerle bir arada. Üst sıra: Halil Bıçakçı, Tanzer, Cevdet, Feridun, Ali Rıza,
Gündüz Kılıç, Ayfer, Aytekin, Yılmaz. Oturanlar:  ?, Mithat, Mustafa, Yıldır, Ender.
İlk sezonunda fazla oynama şansı bulamayan Mustafa, 1969-70 sezonunda takımıyla beraber yükselişe geçti ve hemen hemen bütün maçlarda ilk on birde yer aldı. Romen hoca Teodorescu'nun  çalıştırdığı Altay o sezon uzun süre önde gitti. "Ligde uzun süre lider bizdik. Sonra Eskişehirspor ile İzmir’de berabere kaldık, ardından İstanbul’da Fenerbahçe’ye yenildik ve liderliği kaybettik." O sezon Altay ligi üçüncü bitirdi.

Altay 1969-70: Ayfer, Necdet, Tanzer, Kraus, Ali Rıza, Oğuz.
Oturanlar: B. Mustafa, Mithat, Zinnur, K. Mustafa, Behzat.
Altay'da başarılı futbolunu sürdürünce olağan gelişme yaşandı ve Mustafa Kaplakaslan İstanbul'un yolunu tuttu. Üç yıl üst üste şampiyon olan Galatasaray'ın üstünlüğünü kırmaya kararlı olan Fenerbahçe kadrosuna Alpaslan,  Ender ve Adil'le birlikte Mustafa'yı da katmıştı. İki kulüp arasındaki maddi uçurum, İzmir'le İstanbul arasındaki ekonomik farkı da özetliyordu:  "Altay'a ilk geldiğimde bin lira maaş alıyordum. Sonra iki bin lira oldu. Fakat İstanbul’a gittiğimde elime aylık 25-30 bin lira para geçmeye başladı. İstanbul çok farklıydı. Emin Cankurtaran'ın Karaköy Bankalar Caddesinde yazıhanesi vardı. Ender, Alpaslan, ben, üçümüz gittik yanına. Orada Emin Cankurtaran hepimizin parasını önümüze koydu. İki ay sonra paraya sıkışmıştım, yanına gittim. Hiçbir şey söylemeden, ‘Ne kadar lazım?’ diye sordu. Ben, ‘55 bin lira,’ deyince sekreteri çağırdı. ‘Kızım, Mustafa Kaplakaslan adına 55 bin liralık bir çek yaz,’ dedi. O zaman neredeyse bir daire parasıydı. Yanından çıkarken de, ‘Bir derdin oldu mu her zaman beni arayacaksın,’ diye tembihledi. O zaman İzmir’de para verilmemesine alışmışız ya, kulübe gittim. Fikret Arıcan o zaman kulüp müdürüydü, ‘Baba, Emin Abi aradı mı?’ dedim. ‘Niye arayacaktı?’ diye sordu. Ben durumu izah edince, ‘Ağzına fermuar vur, o seni sevdiği için o parayı vermiş,’ cevabını verdi. İzmir’de iki bin lira avans alsam, başkan hemen kulübe telefon eder, avansın maaşımdan kesilmesi için talimat verirdi. Transfer paralarımızı da parça parça alırdık. İstanbul’la İzmir arasındaki bu fark şimdi de aynen sürüyor."

Yılmaz, Önder, Mustafa, Cemil.

Mustafa Kaplakaslan, teknik direktör Didi yönetimindeki Fenerbahçe'de 1973-74 ve 1974-75 sezonlarında lig şampiyonluğu yaşadı. Fakat bu başarılara rağmen bazı oyuncularla anlaşmazlık yaşayınca İzmir'e döndü. İstikrarlı futbolunu sürdürerek iki sezon boyunca Altay'ın neredeyse tüm maçlarında oynadı. Altay 1976-77 sezonunda Necdet Niş yönetiminde bir kez daha lig üçüncüsü olurken başarıda Miço'nun payı büyüktü.


1977-78 sezonu başladıktan birkaç hafta sonra, bir kez daha İstanbul'un yolunu tuttu. Bu kez gittiği kulüp Beşiktaş'tı: "Bir ara sakatlanmıştım. Alacağımın ödenmesinde sorunlar yaşayınca alacağıma karşılık bonservisimi bedava aldım. Beşiktaş’ın durumu o zaman çok karışıktı. Kim transfer yapıyor belli değildi. Beni idmana götürdüler. Teknik direktör Milutinoviç çift kale oynatıyordu. Beni ikinci on bire soktu. İdmanlıydım, iyi oynadım o yüzden. Yardımcısı Sanlı’yla konuşuyordu, durumu anladım. Devre arasında birinci takımdan adam çıkardı, beni koydu yerine. Maç bitince beni çağırdı, ‘Sizin geldiğinizden benim haberim bile olmadı, Pazar günü Mersin maçımız var, hazır olun,’ dedi. Çıktım oynadım, ilk golü de ben attım, maçı 4-1 kazandık. Mithat da o zaman santrhaf oynuyordu. Onun forması her zaman hazırdı. Beşiktaş o sezona çok kötü başlamış, dibe inmişti. Sonra üst üste birkaç maç kazandık, takım yukarı çıktı."

Beşiktaş'ta iki Altaylı. Sağ başta Mithat Mıhçı ve Mustafa Kaplakaslan.
Onun yanında Paunoviç,  Şaban, Reşit ve sol başta kaleci Rasim yer alıyor.

Fakat sezon sonunda Beşiktaş'tan ayrılıp bir kez daha İzmir'e döndü. Bunun nedenini şöyle açıklıyor: "Beşiktaş gençleştirme peşindeydi. Nitekim o özkaynak düzeni birkaç yıl sonra meyvesini verdi. Benim yaşım 27-28’e gelmişti. Bonservis elimdeydi, sezon sonunda ayrıldım."

Mustafa Kaplakaslan'ın üçüncü Altay dönemi kısa sürdü. 25 Nisan 1979'da Kırıkkalespor'la yapılan kupa maçında çapraz bağlardan sakatlanarak sezonu kapattı. "Kırıkkalespor'u deplasmanda 3-2 yendik. İzmir’deki rövanşta da 2-0 öndeydik. Rahmetli Candan Tarhan antrenördü. Mustafa’yı çıkardı. Keşke beni de çıkarsaydı. Rakip oyunca arkadan vurdu. Ayağım anında şişti. Ertesi gün çapraz bağların yırtıldığı anlaşıldı. Bizim gibi sahada bilekleri iyi olan adamların çapraz bağ sakatlanmaları çok oluyor. İyileşsen de eski performansını veremiyorsun."
1971'de İzmir'de düzenlenen Akdeniz Oyunları ikincisi Ümit Milli Takım.
Ayaktakiler: Mehmet Oğuz, Ali, Mustafa, Özer, Şevki, Tuncay.
Oturanlar: Timuçin, Ahmet, Mustafa Kaplakaslan, Raşit, Mustafa.
Ertesi yıl Karşıyaka onu transfer etti. Fakat yeni formasını sadece yarım devrelik bir maç için giyebildi. "Sakatlandığım için eski gücümde olmadığımı söylemiştim ama Karşıyaka beni yine de aldı. Oynadığım maçta devre arasında çıkmak zorunda kaldım." Böylece futbol hayatı daha otuz yaşında fiilen bitmişti. Futbolculuğu sırasında kurduğu ecza deposu işini sürdürdü, ardından uluslararası nakliye işiyle uğraştı. Kendi ifadesiyle bir ara hocalık yapmayı denedi, 1989’da Altay PAF takımını çalıştırdı. 

Akdeniz Oyunlarında ikincilik kupasını alırken.
Mustafa Kaplakaslan İzmir ile İstanbul arasında birkaç kez gidip gelmesine rağmen kendini her zaman Altaylı olarak gördü. Kulübünün yaşadığı zor günler onu da üzdü. Kulübü bu durumdan kurtarmak umuduyla son başkanlık seçiminde camiadan gelen taleple başkanlığa adaylığını da koydu ancak kaybetti.


14 Mayıs 2013 Salı

Türkiye Kupası Notları 3


Kupada 1968-69 sezonu yine sürprizli bir sonuçla başladı. Galatasaray , İkinci Lig ekibi Kütahyaspor'a deplasmanda 4-3 yenildi.

                                                                                    (Tercüman)
İstanbul’da yapılan rövanş ilginç bir olaya sahne oldu. Galatasaray Kütahya’yı 2-1 yendi. Bugün de geçerli olan yeni uygulamaya göre, gol eşitliği olduğu zaman deplasmanda daha çok gol atan takım tur atlıyordu. Ancak bu yenilikten haberi olmayan hakem maçı yarım saat daha uzattı. Galatasaray uzatmada iki gol daha atarak bir üst tura çıktı.

                                                                                        (Milliyet)
Bu sezonun dikkat çekici notlarından biri PTT'nin Beşiktaş'ı elemesiydi. Lig maçlarında Galatasaray'ı 1-0, Fenerbahçe'yi 2-1 yenmeyi başaran bu Ankara ekibi kupada evindeki ilk maçta Beşiktaş'ı da 3-1 yenmişti. İstanbul'daki maç 0-0 berabere bitince PTT üst tura yükseldi ve daha sonra çeyrek finalde Bursaspor'a elendi. 
 
                                                         (Tercüman)
Bu sezonda Galatasaray ile  Fenerbahçe yarı finalde karşılaştılar. Lig şampiyonluğunu kazanan Galatasaray ezeli rakibini 2-1 yenerek kupada da finale yükseldi.

İkinci finalist ise İzmir’den Göztepe oldu. O sezon Avrupa Fuar Şehirleri Kupasında da başarılı sonuçlar alıp yarı finale kadar yükselen Göztepe, Türkiye Kupasının çeyrek finalini çok zorlu bir mücadeleden sonra geçmişti. Ankara’da yapılan ilk maçı Demirspor 3-1 kazandı. İzmir’deki maçta da Demirspor bir gol daha attı ve ilk yarıyı 1-0 önde bitirdi. Fakat pes etmeyen Göztepe ikinci yarıda dört gol atarak maçı uzatmaya bile götürmeden yarı finale yükseldi.

                                                                                                             (Yeni Asır)
Yarı finalde rakip Bursaspor’du. İzmir’deki ilk maç 1-1 berabere bitti. Bursa’daki rövanş maçı da 90. dakikaya kadar 0-0 beraberlikle sürdü. Maç böyle bitse Bursaspor finale yükselecekti. Ancak Nihat 90. dakikada bütün Bursa’yı yıkan ve santrası bile yapılmayan golü atınca ortalık karıştı. Seyirciler taş, sopa, sandalye; ellerine ne geçerse hakeme ve rakip takım oyuncularına fırlattılar. Üç Göztepeli oyuncunun başı yarıldı. Sonunda hakemler ve futbolcular asker kıyafeti giydirilerek stattan kaçırıldı.

                                                (Yeni Asır)

Bu nahoş hadiseden sonra finalde Galatasaray ve Göztepe karşı karşıya geldi. İzmir’deki ilk maçı 1-0 kazanan Göztepe, üç gün sonraki rövanşta İstanbul’da güçlü rakibiyle 1-1 berabere kaldı. Nihat yarı finalde olduğu gibi finalde de uzatma bölümünde gol attı. Böylece Göztepe iki sezon önce kurada kaybettiği kupanın 1968-69 sezonunda ilk kez sahibi oldu.

                                                                            (Yeni Asır)


                                                                              (Yeni Asır)

1969-70 sezonunun ilk turunda Altay ile Beşiktaş eşleşmişti. İzmir’deki maçı ev sahibi 3-2 kazandı. Rövanş 74. dakikaya kadar 0-0 devam ederken Beşiktaşlı bir oyuncunun eline çarpan topa hakem penaltı verince ortam gerildi. Direkten dönen atışı hakem tekrarlatınca iş bu kez çığırından çıktı. Sahaya giren seyirciler hakemi tartaklarken bazı yönetici ve antrenörler de olaya karıştı. Sonuçta yarım kalan maçı Beşiktaş hükmen kaybederken çalkantılı bir dönem yaşayan kulübün yönetim kurulu da istifa etti.

                                                                                                      (Hürriyet)

Bu maçtan birkaç gün sonra İstanbulspor Fenerbahçe'yi 1-0 yendi. İlk maçta 1-1 berabere kaldıkları için Fenerbahçe de ilk turda elenenler arasına katıldı.

                                                                                    (Hürriyet)

Çirkin olayların gölge düşürdüğü bu sezonun güzel yanı, üç sezon önceki gibi iki 2. Lig takımının yarı finale yükselmesiydi. Bu takımlar çeyrek finalde İstanbulspor’u eleyen Orduspor ve PTT’yi eleyen Kütahyaspor’du. 

                                                        (Hürriyet)
Eskişehirspor Galatasaray'ı eleyince yarı finalde İstanbul takımı kalmamıştı. Sonunda Kütahyaspor'u eleyen Eskişehirspor ve Orduspor'u eleyen Göztepe finale çıktı. İki takım da en parlak günlerini yaşıyordu. Eskişehirspor şampiyonluğu zorlamış, üst üste ikinci kez ligi ikinci bitirmişti. Göztepe zaten önceki sezonun kupa şampiyonuydu.
Eskişehir’deki ilk maç 2-1 ev sahibi ekibin galibiyetiyle bitti. İzmir’de yapılan rövanşı 3-1 kazanan Göztepe üst üste ikinci kez kupayı kazanmayı başardı.

                                                                                  (Hürriyet)

19 Nisan 2013 Cuma

Güngör Sürel - Beyoğluspor ve Şekerspor'un Yıldızı


"16 Ocak 1938’de doğdum. Doğum yerim Adana. Babam subay olduğu için orada doğmuşum. Çok küçükken sıtmaya yakalanmışım orada. İki üç yaşımdayken İstanbul'a dönmüşüz. Annem Kanlıca’da doğup büyümüş. İstanbul'a dönünce yine Kanlıca’ya yerleşmişiz. Döndükten bir müddet sonra annemle babam ayrıldılar. Ben annemin yanında kaldım. On yedi yaşına kadar bir daha babamı görmedim. Anneannem Trablusgarplıydı. Dedem Sultan Abdülhamid’in yaveriymiş. Annem Hıdiv Kasrında doğmuş. Anneannem orada aşçılık yapıyormuş, çok iyi bir aşçıydı. Daha sonra bir yalıda çalıştı. Çocukluğumun geçtiği Kanlıca’dan körfeze kadar olan yalıların hepsini, kimlerin oturduğunu bilirdim. Hepsinin önünde yüzmüşlüğüm vardır. Ramazanoğlu yalısı vardı, yüzmeyi onun önünde öğrendim. Beş yaş civarındayken belime ip bağlayıp atarlardı denize. Biraz büyüdüğümde arkadaşlarla körfeze denize girerdik. Midye çıkartırdık, öğleyin deniz kenarında iki taş veya tuğla koyup üstüne tenekeyi yerleştirirdik. Midyeleri pişirip yerdik. Sabahtan gittik mi akşama kadar kalırdık."



Karşımda oturmuş, kulağa masal gibi gelen o çocukluk yıllarını anlatan kişi Güngör Sürel. Beyoğluspor'un Birinci Ligde oynadığı iki sezon benim çok küçük yaşlarıma denk geldiği için, radyo başında maçları dinlerken hafızama kazınan isimler arasında yoktu. Adı dikkatimi ilk kez birkaç yıl önce, bir belgesel projesi için Milliyet'in internet arşivindeki spor sayfalarını incelerken çekmişti. Haberde İtalyan Bari kulübünün onu transfer etmek istediği yazıyordu. Daha sonra foto muhabirinden çok sanatçı olarak kabul ettiğim İsmet Gümüşdere'nin bir fotoğrafında görmüştüm. Tam dömivoleyle topa vurduğu anda yakalamıştı usta onu. Futbol seyircisinin taktığı "Arap Güngör" adıyla tanınan  Güngör Sürel, görüşmek istediğim futbolcular listesinin üst sıralarına yerleşmişti. Nihayet bir kış günü Büyükada'nın yolunu tuttum ve kendi köşesinde sessiz, sakin bir hayat süren bu İstanbul beyefendisiyle sohbet ettim. Bütün yaşıtları gibi evinin yakınındaki arsalarda, sokaklarda top oynamaya başlayan Güngör Sürel o günleri anlattı.


"Dayak yememek için yalın ayak veya çorapla oynardım, ayakkabılarım eskimesin diye. Tabii çorapla  birkaç kez oynayınca delindiği için belli oluyordu. Bizim okuldan Çubuklu’ya doğru giderken, yarım saha büyüklüğünde, altı-yedişer kişilik takımların oynayabileceği, etrafı çalılık bir saha vardı. Sahanın bir yanında asfalt, onun öbür yanında deniz vardı. Top bazen denize kaçardı. Top kaçtı mı hemen denize atlamak gerekirdi; yoksa akıntı sürükler, bir daha topu göremezdin. Karda kışta, topun peşinden denize çok atladım. Yalnız bir defasında sahada ve yolda bile kar vardı. Denize balıklama atladığım anda beynim dondu zannettim, su o kadar soğuktu. Kardan sonra hava günlük güneşlik açmıştı. Sahanın ortasına gittim ama ne yürüyecek ne koşacak hal kaldı. Öyle tutuldum kaldım. O zamanlar annemden korkardım fakat bana top oynadığım için değil ayakkabılarımı eskiteceğim diye kızardı. Fakirlik vardı, yeni ayakkabı almak külfetti."


Beyoğluspor'dan takım arkadaşı Gogo ile.

"Beykoz’da Abbas’ın takımı, İsmet’in takımı diye birkaç tane takım vardı. Çubuklu’dan, Kanlıca’dan çocuklar oynardı bu takımlarda. 12-13 yaşında o takıma girdim ve 17 yaşına kadar oynadım. O zaman rahmetli Şeref Görkey Beykoz takımının hocasıydı. Ekerbiçer’in, Şirzat Abi’nin olduğu dönemdi. Rahmetli Bahadır Abi (Olcayto) hocaya, ‘Bu bizim genç takımdan, idmana çıksın,’ diye rica etti. Bir-iki idmana çıktım fakat Şeref Hoca devamlı katılmama karşı çıktı. Ben de bir daha idmana gitmedim. Sonra yaz geldi. Yazın Beylerbeyi’nde turnuvalar olurdu.  Bugün orada federasyonun ufak bir sahası var. Kanlıca’dan bir turnuvaya katıldık. Beyoğlusporlular beni seyredip beğenmişler. Çağırdılar fakat ilk hazırlık maçına gitmedim, Kanlıca turnuvada şampiyonluğa oynuyordu. Takım arkadaşlarım iddiamız sürdüğü için gitmemem konusunda ısrar etmişti. O zamanlar oynanacak maçta yer alacak oyuncuların listesi hafta ortasında kulüpte asılırdı. İsmimin yazılı olduğu hafta gitmedim ya, ertesi hafta gittim kulübe, ismim yok, sonraki hafta bir daha gittim, yine yok. Ya üçüncü, ya dördüncü hafta listeye bakınca ismimi gördüm. İzmit Kağıtspor’la bir hazırlık maçımız vardı. İlk onbirde yoktum. Devreyi 2-0 mağlup bitirdik. İkinci devre ben girdim, iki tane gol attım, 3-2 aldık maçı. Takımın yaşlıları hepsi sırtımı sıvazlayıp aferin dediler. Ondan sonra ilk onbirde oynamaya başladım."

Beyoğluspor  Haziran 1962'de Birici Lige çıkmak için Bursa'da yapılan terfi
maçlarında: Kartal, Sedat, Nevzat, Maruli, Muzaffer, Avram.
(Otr.): Maruli, Güngör, Alpay, Niko, Kemal.
Beyoğluspor'a girmeden önce Tophane Sanat Okulunda okuyan Güngör Sürel, Fenerbahçe kulübünde kısa bir süre basketbol  oynamış. Basketbola neden devam etmediğini şöyle anlatıyor: "Tophane’de okul takımında basket de oynuyordum. Fenerbahçe’nin hocası Samim Göreç görmüş, bana beden hocasıyla idmanlara gelsin diye haber göndermişti. Fakat idmanlar akşam 8’de başlıyor, 10’da bitiyordu. Üsküdar’dan Boğaz'a son otobüs 7’deydi. O yüzden köprüden kalkan yarım vapurunu beklemek zorunda kalıyordum. Bire çeyrek kala Üsküdar’a varıyordu. Oradan bindikten sonra bir sürü iskeleye uğruyor, ben gece 2 civarı eve geliyordum. Bir-iki kez gittim, fakat sonra bırakmak zorunda kaldım. Yani bir müddet Can gibi hem futbol hem basketbol oynadım."


Bursa'daki baraj maçları sırasında otelde.

On sekiz yaşında Beyoğluspor'la profesyonel sözleşme imzalayan Güngör Sürel 750 lira alır. "O zaman için iyi para sayılırdı. Sonradan evi tamir ettirdim, hiç parayı esirgemediler. Ne zaman sıkıştımsa para verdiler. Sonradan verdikleri paranın miktarı 4.000 lirayı bulmuştu. İki sene sonra transfer ayı geldi. Yöneticiye, ‘Size 4.000 lira borcum var,’ dedim.  Sırtımı sıvazladı, ‘Borcun yok,’ dedi. 1956’da oynamaya başladım ve dokuz senem Beyoğluspor’da geçti. İlk geldiğimde çok zayıftım. İlk zamanlar takıma giremedim. Bana Beyoğlu’nda bir lokanta gösterdiler. Her gün orada yemek yiyordum. Kilo almaya başladım ve toparlandım. Ardından maçlarda devamlı kadroya girdim. İdmana üç, bilemedin dört tane topla çıkardık. Ben ilk yılımda topa vurabilmek için kalenin arkasına geçerdim. Babalar dizilir ceza sahasına, ortalara şut atarlardı. Ben gelen toplara basıyordum ve elini kaldırana topu atıyordum. Günay Kayarlar, Alpay, Kemal adrese top atan isimlerdi. Günay Abi Alpay’a, o bana atardı topu. Bu şekilde iki üç pasla çabucak kaleye inen bir oyun tarzımız vardı."

Yunanistan'da PAOK ile yapılan özel maçta.
Beyoğluspor'a geldiği günlerde genç milli takımın seçme niteliğindeki bazı idmanlarına çağrılır. Onu beğenen Sabri Kiraz, sonraki idmanlara da gelmesini ister. Fakat  talihsiz bir olay yüzünden genç milli takıma seçilme fırsatını kaçırır. "Ben o zaman bir idman kaçırmıştım.  İdmana gittiğin zaman bir sonrakinin hangi sahada olacağını orada söylüyorlar, ancak öyle haberin oluyordu. Beykoz'dan Kaya diye bir arkadaşıma sormuştum, bana kendisinin de gitmediği için öğrenemediğini söylemişti. Meğer o idmana gitmiş, Sabri Hoca ona özellikle gelmemi tembih etmiş. İkimiz de aynı mevkide oynadığımız için o da bana söylememiş. Gerçi Sabri Hoca onu da takıma almamıştı ve sonra çok erken yaşta rahmetli oldu. Bir sene sonra Şeref Stadında Sabri Hoca ile karşılaştık. ‘Güngör oğlum, haber gönderdim sana, niye gelmedin?’ dedi. Benim ancak o zaman haberim oldu. Genç milli takıma seçilseydim sonra A milli de olurdum."


İsmet Gümüşdere'nin ünlü fotoğrafı. Bir Vefa-Şekerspor maçında Güngör
voleyi çakmış, arkada Vefalı Abdülmetin onu izliyor.
                                                                                (Abdülmetin Kocaoğlu arşivi)
Güngör Sürel ikinci hayal kırıklığını birkaç yıl sonra büyük takımların dikkatini çektiği zaman yaşar. Özellikle Fenerbahçe onu almaya çok yaklaşır ve Güngör kulübün yöneticileriyle görüşür. Fakat formasını giymeyi çok arzu ettiği bu takımda da yer alamaz: "Sarı Niko diye bir yöneticimiz vardı, Burgazadalı, babacan bir adamdı. Yazın bizi evine davet eder, ağırlardı. Onunla Fenerbahçeli yönetici Müslim Bağcılar’ın Mısır çarşısındaki yazıhanesine gittik. Aralarında Arnavutça konuştular. Konuşmaları bitince Müslim Bey bana döndü, ‘Bunlar iyi gâvur, sen kulübünde kal,’ dedi. Aslında kulüp bırakmazsa bir yıl oynamamayı göze almıştım. Bir sene oynamayınca serbest kalıyordun o zaman. Ama Bağcılar öyle deyince o transfer olmadı."


Sol ayağını daha iyi kullanan Güngör Sürel sol iç ve sol haf mevkilerinin yanı sıra santrfor olarak da birçok maçta forma giymiş ve her sezon gol krallığında başa yarışmıştı. Milli Lige yükseldikleri ilk sezon (1962-63 sezonu), İzmir'de Altay'la yaptıkları maça ait hoş anısı, "Arap Güngör" lakabının memleketin her yerinde benimsendiğini gösteriyor: "İlk gün Göztepe’den beş yedik. İkinci gün Altay’ı 2-1 yendik. İki golü de ben attım. İlk yarı gol olmadı. Onlar tek kale oynamıştı. Ben santrada bekliyordum. Bir uzun top geldi, aldım götürdüm gol oldu. Varol beni santraya kadar kovalamıştı. Sonra onlar penaltıdan gol attı. Ceza sahasına bir top geldi. Günay Abi omzuyla indirdi. Hakem ters tarafta duruyordu, koluyla vurdu diye penaltı verdi. Nazmi Bilge durumu 1-1 yaptı. Altay sürekli bastırıyor, ben de yine santra yuvarlağında bekliyordum. Yine uzun bir top geldi. Varol beni kovaladı diye hırslanmıştım zaten. Öyle sert vurdum ki elini bile kaldıramadı. Maçın başından beri bağıran bir Altay taraftarı vardı – beni sonradan tanıştırmışlardı. Adam makine gibi maçın başından beri hiç durmadan, ‘Arap, Arap, Arap,’ diye bağırıyordu. Maç boyunca başka bir şey söylememişti. İkinci golü atınca tribünde onun bulunduğu yere doğru gidip el hareketi yaptım. Adam çıldırdı, tellere geldi. Aynı sezon İstanbul’da Altay’ı 2-0 yenmiştik ve iki golü yine ben atmıştım."  



Bir başka anısı da sahaların o zamanki kötü durumuyla ilgili: "Bizim sahalar malum, o zamanlar çok çamurluydu. Hatta bir maçta – şimdi hangi takımla oynadığımızı hatırlamıyorum – rakip oyuncu topuğuma bastı. Biz dinyakos ayakkabıların bağcıklarını alttan iki kez dolayıp bağlardık. Ona rağmen, topuğuma basınca ayakkabı ayağımdan çıktı. Topu ayağımdan çıkarttım, sonra döndüm ayakkabıyı arıyorum, çamurun içinde bulamıyorum. Sonra dört-beş kişi daha geldi, hep beraber aradık ayakkabıyı."



Milli ligdeki ilk sezonunda güzel futbolu ve golleriyle öne çıkan Güngör Sürel artık yurt dışında da dikkat çekmeye başlamıştır. Bunun sonucu olarak o sırada İtalya'da Serie A'ya yükselen Bari kulübü onu görüşmeye çağırır. "Aslında bir önceki sezon Beyoğluspor yönetimine müracaat etmişler, bizimkiler gitmeme razı olmamış. İlk istediklerinde Bari takımı ikinci kümedeymiş. Ertesi sene birinci kümeye çıkmış ve beni istemiş. Bir sezon önce Fenerbahçe’den ayrılan Molnar Bari’de yaşıyormuş. Bülent Eken Hoca, ‘Molnar orada seni karşılayacak,’ dedi. Ben gittim, Molnar filan yok. Bir gün evvel ayrılmış Bari’den. Hatay’dan göç etmiş bir fabrikatör vardı, gayet güzel Türkçe konuşuyordu. O beni karşıladı. Orada Torino ile yapılan bir deneme maçında oynadım. Beş tane de İngiliz oyuncu denenmişti. Bütün gazeteciler maçtan önce bu oyuncuların peşindeydi. Maç bitti, hepsi benim peşime düşüp otele geldi. Otelin kapısında bekliyorlardı. Oradaki uygulama da çok enteresandı. Muhabir resepsiyona benimle görüşmek istediğini bildiriyor. Resepsiyon görevlisi bana soruyor. Ben kabul edersem ancak o zaman görüşebiliyor, bizde olsa paldır küldür girerlerdi. Gazeteciler benimle röportaj yaptılar ve beni çok beğendiklerini söylediler."



Ne var ki makus talihi bir kez daha karşısına çıkar ve bu transfer gerçekleşmez. Böylece üçüncü kez hayal kırıklığı yaşar: "On beş gün evvel gitsem kesin Barili olacaktım. O tarihte yabancı oyunculara vergi getirilmiş. Vergi çıkınca, ‘Sana vereceğimiz parayla beş tane İtalyan oyuncu alırız,’ dediler. Yemem, içmem, yatmam onlara ait olacaktı. Verecekleri prim de beni rahatça geçindirecekti. Ben transfer ücreti almadan bir sene oynayayım, bir sene sonra alırım dedim. Kabul etmediler, ‘bizim prosedüre göre imkânsız,’ dediler. Bologna kulübünün başkanı Bari başkanının arkadaşıymış. Bir sene sonra geri almak üzere oraya gitmemi tavsiye ettiler. O sırada Türkiye Kupası maçları için bizim kulüpten dön diye telefonlar gelmeye başladı. Öyle olunca mecburen döndüm." 


Beyoğluspor oynadığı göze hoş gelen futbolla herkesin beğenisini kazanmasına rağmen Birinci Ligde ancak iki sezon yer alır ve 1963-64 sezonu sonunda İkinci Lige düşer. Güngör Sürel, bir sezon daha Beyoğluspor forması giydikten sonra 1965-66 sezonundan itibaren Ankara'nın Şekerspor takımına transfer olur. "Oraya gidişim de çok enteresan oldu. Sezonun sonunda evlenmiştim. Eşimin annesiyle babası ayrılmışlar, annesi Ankara’da yaşıyordu. Yazın onu ziyarete gittik. O sırada Coşkun Özarı Şekerspor’a antrenör olmuştu. Ankara’da dolaşırken Hacettepeliler beni gördüler. O zaman Hacettepe’de Çetin ve Suphi oynuyordu. ‘İki Arap var, bir tane daha alalım,’ dedi amigolar. Beni başkana götürdüler, konuştuk. Oradan çıktım, amigolar yine arkamda yürürken karşıdan Şekerspor’da oynayan bir asker arkadaşımın geldiğini gördüm. Beni hemen yakındaki Şeker Fabrikaları genel müdürlüğüne götürdü. Coşkun Abi’yi aradılar. O, ‘Hemen alın’ demiş. ‘Ne kadar istersin?’ diye sordular. ‘Ben kirada oturamam, İstanbul’da evim barkım var,’ dedim. Sana 35 bin lira artı 5 bin lira kira parası veriyoruz dediler ve 40 bin lirayı hemen önüme saydılar. Onun üzerine Kavaklıdere’de bir ev bulup aldım. Güniz sokakta Demirel’in evinin arkasındaydı evim. Dokuz sene de orada oynadım." 



Her sezon küme düşmemek için mücadele eden Şekerspor'un özellikle sezon sonundaki maçlarında Güngör attığı kritik gollerle takımını kurtaran kaptan haline gelir. Bunlar arasında en unutulmazları 9 Nisan 1966'da İstanbul'da oynanan ve 1-1 biten Beşiktaş maçı ile 25 Mayıs 1968'de yine İstanbul'da 1-1 sonuçlanan Fenerbahçe maçıdır.




Şekerspor 1968-69 sezonu sonunda İkinci Lige düşer fakat takım hedeften kopmaz. Güngör'ün liderliğinde üç sezon mücadele ettiği İkinci Ligde 19171-72 sezonunda şampiyonluğa ulaşıp Birinci Lige geri döner. Ne var ki, artık ne İstanbul'un semt takımlarının, ne Ankara'nın müessese takımlarının eski gücü vardır. Feriköy, Karagümrük, Beykoz, İstanbulspor, PTT, Demirspor birer birer sahneden çekilirler. Şekerspor da aynı sezon geldiği gibi İkinci Lige geri döner. Güngör Sürel İkinci Ligde bir sezon daha mücadele ettikten sonra 1974 yılında futbolu bırakır.



"Coşkun Özarı’dan sonra takımı İstanbulsporlu Erdoğan Tokol çalıştırdı. Zaten beni hocalığa iten o oldu.  Ortamı beğenmiyordum, o yüzden hocalık yapmaya niyetim yoktu. Fakat Erdoğan Abi bana futbolu sezon ortasında bıraktırdı. Aslında hoca ısrar etmese sezon sonuna kadar oynayacaktım. 35 yaşında bıraktım futbolu, daha oynayacak gibi hissediyordum ama bacaklarıma çok tekme yemiştim. Sakatlıklar da fazla izin vermiyordu. Erdoğan Hoca, 'sen kursa git,' dedi. Bir haftalık kısa bir kurs vardı. Kurs pazartesi başlıyordu. Bizim İzmir’de maçımız vardı Pazar günü, o yüzden ilk güne yetişemedim. Ertesi gün Erdoğan Hocayla beraber gittik, kurs yöneticisi Serpil Hamdi Tüzün beni kabul etmedi. Onun üzerine daha sonra Macaristan’da açılan bir kursa katıldım. Macar milli takım hocası ders verdi."

Beykoz teknik direktörüyken.
"İlk önce Şekerspor’un altyapısını, sonra A takımını çalıştırdım. Ardından Elazığ’a gittim. 1984’te Lüleburgaz, daha sonra Beykoz, Anadoluhisarı, Üsküdar Anadolu, Gebze, Yalova takımlarında görev yaptım. Yalova’da eski Beşiktaşlı Fantom Ahmet’le beraber çalıştım. Hocalık dönemimin büyük kısmı Şekerspor’da geçti. Ben takım kaptanıyken Nevruz gelmişti. Sonra hocalığını da yaptım. O dönemde bir de rahmetli Bora’yı aldım. Yalovaspor’dayken de sonradan Fenerbahçe’ye giden Faruk öğrencimdi. Onca yıl çalışmama rağmen hocalığı sevmedim. Belirli bir kesim var. Bir takımda görevine son verilince gazetede yazıyor, televizyonda yorumculuk yapıyor. Bunlar bana göre şeyler değil.  Fakat hocalık yaptığım zaman görevime dört elle sarıldım."


Torunuyla.

Güngör Sürel bugün Büyükada'da ikinci eşi ve kedisiyle gözlerden uzak sakin bir hayat sürüyor.



24 Mart 2013 Pazar

Muzaffer Çetin - Altınordu


60’lı yıllarda futbol sahalarında yıldızlar vardı Metin Oktay gibi, Can gibi, Lefter gibi. Attıkları goller, paslar, çalımlar günlerce hatta bazıları yıllarca konuşulurdu. Nereye gitseler gazeteciler, foto muhabirleri onları takip ederdi. Bir de futbolun emekçileri vardı; sessiz sedasız işlerini yaparlar, sahanın neresinde görev verilirse gıkını çıkarmadan oynarlardı. İşte Altınordulu Muzaffer Çetin bu sessiz futbol emekçilerinden biriydi.


Muzaffer Çetin, Bitlisli bir anne ve babadan 1939 yılında Malazgirt’te dünyaya geldi. Ticaretle uğraşan babası işleri açısından daha iyi olacağını düşününce aile 1952’de Diyarbakır’a yerleşti. Genç Muzaffer futbolla burada tanıştı. O yıllarda çocuk yetiştiren insanların önceliği evlatlarına iyi bir eğitim sağlamak olduğu için, ileride ünlü birer futbolcu olacak bütün yaşıtları gibi babasından gizlice futbol oynuyordu. Sadece iyi bir futbolcu değil aynı zamanda iyi bir atletti de. Ortaokul yıllarında okulun atletizm takımına seçilmiş, 800 metreden 10 bin metreye kadar bütün uzun mesafe branşlarında ve kır koşularında yarışmıştı. Başlangıçta eğitimini aksatacağı endişesiyle koşulara katılmasına da karşı çıkan babası, okul müdürü ve beden eğitimi öğretmeninin eve kadar gelip izin istemesiyle yumuşamıştı.

Muzaffer Çetin (solda) takım arkadaşı Hüseyin ile bilek
güreşinde. Melih, Todor, Erkan ve Gode Cengiz seyrediyor.
Zamanla genç Muzaffer’in oynadığı futbol sadece Diyarbakır’da değil, komşu illerde de dikkat çekti. Nitekim 1956 senesinde, yani henüz on yedi yaşındayken Malatya’nın güçlü ekibi Sümerspor onu hem lisede okutup hep çalışır gibi göstererek kadrosuna kattı. Böylece “Oğlum oku, nereye istersen göndereyim,” diyen babası onun Malatya’da lise tahsili yaptığını düşünürken orada futbolunu geliştirdi. Liseyi bitirince Diyarbakır’a döndü ve şehrin en güçlü iki kulübünden biri olan Yıldız Gençlik’te oynamaya devam etti.
Yıldız Gençlik takımında forma giymesi Muzaffer Çetin’in hayatını değiştiren dönüm noktası oldu. Diyarbakır’da görev yapan Altınordu taraftarı bir binbaşının dikkatini çekmişti. Altınordu yöneticilerini yakından tanıyan binbaşı hemen İzmir’e haber göndererek bu genç oyuncuyu almalarını tavsiye etti. Zaten her sene isim yapmamış yetenekli oyuncuları bünyesine katan kulüp, Muzaffer’i denemek için İzmir’e davet etti.
Tam İstanbul’daki Yıldız Teknik Üniversitesinin sınavına girmeye hazırlanırken (malum olduğu üzere o yıllarda memlekette çok az sayıda üniversite vardı ve hepsi kendi giriş sınavını yapıyordu), gelen bu davet aileyi yine tedirgin etmişti. “Bir gideyim göreyim, olmazsa geri dönerim,” diyerek yola koyulan genç futbolcu oynadığı deneme maçlarında beğenilince 1959 Temmuz ayında Altınordulu oldu: “Benimle birlikte Bülent Esel antrenör-oyuncu olarak gelmişti. Onun dışında takımda Beytullah Baliç, Aydoğan Çipiloğlu gibi tecrübeli isimler vardı.” 

Muzaffer Çetin (altta, sağ başta) Altınordu'ya yeni katıldığı takım
 arkadaşlarıyla birlikte sezon açılışında.                             (Yeni Asır)
İlk geldiği günlerde sol iç ve sol açıkta yer almıştı. Bir Beşiktaş maçında sol bek Rüştü’nün kolu kırılınca onun yerine geçti ve ondan sonra çoğunlukla savunmanın sol kanadını korudu. Fakat mütevazı ve çalışkan kişiliğiyle sevilen oyuncu takımın hangi mevkide eksiği, sakatı varsa oraya kondu ve görevini yaptı: “Bazen santrhafta, orta sahada oynadığım oluyordu. Sağ bekte oynadım. Hatta Ankara’daki bir Demirspor maçında santrfor sakatlandığı için o mevkide bile oynadım. Kısacası kale hariç her yerde görev yaptım.”
Çalışkan görev adamı kişiliğiyle İstanbul kulüplerinin dikkatini çekmişti. Fakat o sırada 27 Mayıs 1960 darbesi gerçekleşmiş, işbaşına gelen cunta asker futbolcuların takımlarında oynamasını yasaklamıştı. Bunun üzerine İstanbullu yöneticiler askerliğini henüz yapmamış olduğu için onun peşini bıraktılar. Daha sonra, bu yasağın kalktığı yıllarda askerliğini yaparken ordu milli takımına seçilmişti. “Ordu milli takım sorumlusu Doğan Andaç beni ordu milli takımına seçti. Ordu spor kulübünün başkanı Albay Mehmet Ali Ezgü, geçmişte Altınordu kurucularındandı. Kardeşi Nuri Ezgü çok iyi basketbolcuydu. Yemekte oturuyorduk. Beni görünce çağırdı, ‘Ne işin var?’ burada diye sordu. ‘Doğan Hoca beni seçti,’ deyince, ‘Topla pılını pırtını, doğru İzmir’e dön,’ dedi. O sezon küme düşmemek için mücadele eden Altınordu’nun maçlarında yer almamı istiyordu.”

Bir Altay maçında Nazmi Bilge ile mücadelede.    (Yeni Asır)
Her maçta canla başla mücadele etmesine rağmen emeğinin karşılığını tam olarak alamaması en büyük üzüntü kaynağıydı. “Sezon başında transfer ücreti alacağımız zaman sen bizim evladımızsın derler, fazla para vermezlerdi. Zaten belirlenen paranın da tamamını alamazdık. Bir gün artık canıma tak etmişti, ben sizin evladınız değilim dedim. Evlenecektim, 35.000 lira istedim, otuza indirdiler. Düğün yapacağım için 15.000’i peşin almıştım, kalan 15.000’i de kestiler. Yeni gelen oyunculara 22.500 ila 25.000 lira verildiğini duyunca yöneticilere gittim alın verdiğiniz parayı, ben futbolu bırakıp memlekete dönüyorum dedim. Benim başka kulübe gideceğimi düşündüler. Eskiden ayrılmak isteyen oyuncuya kulübü satış fiyatı koyardı. Sana satış fiyatı koyalım dediler. Hiçbir yere gitmiyorum, memlekete döneceğim dedim. Onun üzerine benim ücretimi de 22.500 liraya çıkardılar.”
İlk geldiğimde 250 lira maaşla başladım oynamaya. Bülent Esel 500, Aydoğan 400 lira alıyordu. Bazen mesela Galatasaray’ı yeniyorduk, Candoğan Sakaoğlu 1000 lira prim veriyordu. Çok büyük paraydı o zaman. Futbolcunun ortalama maaşının 250-300 lira olduğunu düşünürsen çok iyi paraydı. O yüzden üç büyüklere karşı daha hırslı oynardık. Yeri gelir bunlardan birini şampiyonluktan ederdik. Mesela Gegiç Fenerbahçe’yi çalıştırırken ‘Altınordu’yu yenersek şampiyon oluruz,’ diye bir demeci vardı.”

Defansta oynamasına rağmen centilmen kişiliğiyle tanınan Muzaffer Çetin, futbol hayatı boyunca sadece bir kez, Ankara’da yapılan bir Ankaragücü maçında oyundan atılır. “Sert oynardık ama bizim sertliğimiz rakibe değil topa karşıydı. O zaman sarı ve kırmızı kart yoktu. Sert girip de hakem geldiği zaman, ‘Hocam, özür dilerim, bir daha olmaz,’ derdik. Bunun üzerine genellikle hakem yumuşardı. Şimdiki oyuncular hakemin üzerine yürüyor.”

Muzaffer Çetin’in oynadığı dönemde Altınordu bir sezon İkinci Ligde mücadele edip tekrar Birinci Lige döner.  65-66 sezonunda Bursaspor, Eskişehirspor, Adana Demirspor gibi güçlü ekiplerle şampiyonluk mücadelesi verirler. “En unutamadığım maçlardan biri İkinci Ligde şampiyonluk mücadelesi verdiğimiz Demirspor’la Adana’da yaptığımız maçtı. Tribünlerden sürekli taş ve turunç yağıyordu. Neredeyse iki sepet dolusu turunç atılmıştı sahaya. O maçı 3-1 kazanıp tekrar Birinci Lige döndük.”

Altınordu tekrar Birinci Lige çıksa da bu durum fazla uzun sürmez. Sürekli Anadolu’dan yarışa katılan yeni rakipler, kulübün sağlam ekonomik temellere dayanmaması, taraftarının azalması gibi birçok etken bir araya gelince, 1969-70 sezonunda bir daha dönmemek üzere Birinci Lige veda eder. Kendisiyle görüştüğümüz Basmane yakınlarındaki Tilkilik semtinde bulunan tarihi kulüp binasının çevresi hakkında söyledikleri kulübün güç kaybının nedenlerinden birini ortaya koyuyor: “Zamanında burada İzmir’in zenginleri, ticaretle uğraşan insanları yaşıyordu. Altınordu’nun taraftarını onlar oluşturuyordu. Sonra bu bölge SİT alanı ilan edildi. Onlar evlerini yıkamayınca başka semtlere taşındılar. Çocukları Göztepe’yi, Karşıyaka’yı tutmaya başladı.”

Altınordu’daki ilk yıllarında hocalığını yapan İzmir’in unutulmaz futbolcusu Sait Altınordu’yu hayranlıkla anlatıyor: “Bizi çalıştırırken idmanda karşı takım eksik kalırsa o da oynardı. O maçlarda gel de yanaş, ayağından topu alamazdın. O yaşına rağmen korkunç top oynuyordu. Topa vurduğu zaman çok güzel falso verirdi.” Onunla ilgili olarak anlattığı bir olay, Sait Altınordu’nun büyük futbolculuk meziyetini ortaya koyuyor: “Futbolculuğu sırasında bir Altay-Altınordu maçından önce Altaylılar onu bir yere yemeğe götürmüşler. Sait Hocayı öyle çok içirmişler ki masadan kalkamayacak hale gelmiş. Sonunda götürüp bir otele yatırmışlar. Altınordu maça on kişi başlamış. Bir Altınordu taraftarı yetkililere haber verince otele gidip hemen onu duşa sokmuşlar. İkinci yarıda oyuna girmiş. Altınordu ilk yarı 2-0 mağlupken maçı 4-3 kazanmış. Sait Hoca üç gol atıp bir gol attırmış.”  

Bir Ankara seyahati sırasında Anıtkabir ziyareti.
Muzaffer Çetin ön sırada sağdan ikinci.
Yıllarının geçtiği Alsancak Stadının zemini hakkında söyledikleri aslında o dönemin bütün futbolcularının günümüze kıyasla nasıl sıkıntı çektiklerini gösteriyor: “Alsancak Stadında hiç çim göremedik. Saha kömür tozuyla kaplıydı. Maçtan evvel arazöz sahayı sulardı. Buna rağmen yere düştüğümüz zaman zımpara gibi bacağımızı yırtardı saha. Saha şartları dışında seyahatler de şimdiki gibi kolay değildi. O zaman birçok seyahate vapur ve trenle giderdik. İstanbul’a, Mersin’e, Antalya’ya hep vapurla giderdik.”

1965-66 sezonunda Birinci Lige çıkan kadro. Muzaffer Çetin altta soldan
ikinci. Bülent Esel, Candoğan Sakaoğlu, Molnar ve Sadi Oktav (üstte,
soldan ilk dört) takımın idari ve teknik isimleri.
1966-67 sezonu sona erdiğinde kulüp emektar oyuncusunu serbest bıraktı. Muzaffer Çetin bunun üzerine yuvaya döndü ve yeni kurularak Üçüncü Ligde mücadele etmeye başlayan Diyarbakırspor’da oynadı. Kaptanlığını üstlendiği bu kulüpte üç sezon forma giydikten sonra bir sezon da Batman Petrolspor’da oyuncu-antrenörlük yaptı.

Diyarbakırspor'un 1968'deki ilk kadrosu. Kaptan Muzaffer ayakta
sol başta.                                                     (İbrahim Ateşoğlu arşivi)

Daha sonra tekrar İzmir’e dönüp teknik direktörlük kursunu bitirdi. 1970’te kendini geliştirmek amacıyla işçi olarak Almanya’ya gitti. Orada teknik direktörlük kursuna gitmek istedi ama maaşı buna yetmeyince altı ay sonra geri döndü.
Döndüğü zaman Altınordu altyapısını çalıştırdı. Kulüp müdürünün vefat etmesi üzerine başkan Sadi Oktav’ın ısrarıyla bu görevi üstlenip kulübün idari işleriyle uğraşmaya başladı. O zamandan beri sevdiği kulübünden ayrılmadı. Halen her gün Tilkilik’teki tarihi binaya gidiyor, eski futbolcular ve üyelerin bilgilerini güncellemek için uğraşıyor.