28 Eylül 2016 Çarşamba

Ayhan Aşut: Eskişehirspor'daki Arkadaşlık Hiç Bir Yerde Yoktu


1965'te kurulan Eskişehirspor'un ilk kadrosunda yer alan futbolculardan biriydi Ayhan Aşut. Lakin kırmızı-siyahlı kulüp onun milli liglerde formasını giydiği ilk takım değildi. Henüz Eskişehirspor kurulmadan önce genç milli takıma seçilme başarısını gösterdi ve 18 yaşında Türkiye Birinci Ligi'nde top koşturmaya başladı. Tüm bunların ayrıntılarını aşağıda okuyacaksınız. Ama önce her zamanki gibi, çocukluk yıllarında futbolla ilişkisinden başlayalım:

 

"1944 Eskişehir doğumluyum. Dokuz kardeşin en küçüğüydüm. Çocukluğum sokakta top oynamakla geçti. Babam konfeksiyon işi yapardı, dükkanımız vardı. Dindardı babam, top oynamama kızardı. O zaman Eskişehir'de her yerde saha vardı. Bir Cumartesi veya Pazar günü dışarı çıktığın zaman on tane maç görürdün. Mahalleler arası maçlar vardı, o zamanlar buralardan futbolcular yetişiyordu. Top oynamaya çok meraklıydım, hep büyüklerle oynardım. 18-19 yaşında gençler her Pazar sabahı maç yaparlardı. Ben de sabah 8'de kalkıp giderdim. Ufacıktım ama beni alırlardı. Bir zengin çocuğu vardı, futbol ayakkabısı yaptırmış. Kime yaptırdın filan diye sordum öğrendim. Bayram gelince nerede kapı varsa çalıp girdim. El öptükçe 5-10 kuruş verdiler, biraz para biriktirdim. Ama yetmiyor, o zaman 12,5 liraydı futbol ayakkabısı, Sivrihisar Caddesinde birisi yapıyordu. Evde bir baktım, bir sürü bakır çanak çömlek var. Bizim yanımızdaki evimizde de kiracı vardı. Baktım bizim kiracı da atmış leğenleri bir köşeye. Bakırlar çok para ederdi o zaman. Topladım hepsini, sattım hurdacıya. Gittim ayakkabıyı yaptırdım. Sonra kiracı gelmiş bakmış leğenleri yok. Sordu ne oldu bizim leğenler diye, sattım dedim. Sen misin satan, babam bir dayak bana. Ama ayakkabıyı aldım, ilk top ayakkabımı öyle aldım. Fakat ondan sonra da babam bana ayakkabı almadı. Kramponları söktürdü, onları bana bir sene giydirdi."

Güllükspor. Ayhan Aşut ayakta, sağ başta.

Eskişehir Ticaret Lisesi takımı.

"Lise 1'deyiz. Okul takımı koşuya filan çıkıyordu. Ben de kalecimiz Ali'yi çalıştırıyordum. Dediler ki Bursa'ya gidiyoruz,seyahat var. İki otobüse binip maç yapmaya Bursa'ya geldik. Ticaret Lisesiyle maçımız vardı. Beni yedek yaptılar. Lisedeyken bile çok ufak tefektim. Maçın bitmesine 20 dakika var, 3-0 galibiz. Oyuncu değiştirdiler, ben girdim. Vay sen misin giren. Seyirciler, 'Bizimle alay mı ediyorsunuz, ufacık çocuğu maça sokuyorsunuz,' diye bağırıyormuş. Ondan sonra gördüler beni, birkaç amatör kulüpten teklif geldi. Lise son sınıfa kadar oynamayacağım dedim. Lise son sınıfta gene iki üç grup geldi. O zaman Eskişehir'de birinci lig ve ikinci lig vardı. Birinci ligden çağırdılar, yok dedim. Bir Güllükspor vardı ikinci ligde, birkaç arkadaşım oynuyordu orada. Oraya gitmeye karar verdim. Kulübe transfer olduğum zaman 250 lira almıştım. Onu da rahmetli başkan gizli gizli vermişti. O sene Güllükspor ikinci ligde şampiyon oldu. Çıktığımız sene genç karmadan genç milli takıma seçildim, sene 1962. Genç karmada hep Ankaralı, İstanbullu çocuklar vardı. İzmir'den bir tek Göztepeli kaleci Ali vardı. Anadolu'dan bir ben gelmişim. Tabii insan yabancılık çekiyor. Atina'da Yunanistan'la Avrupa şampiyonası elemesi oynadık. 1-0 mağlup olduk. Ankara'daki maçta 1-1 berabere kaldık, elendik."

Eskişehir genç karması. 1: Ayhan Aşut, 2: Süleyman Çağlar (Eskişehirspor,
Balıkesirspor), 3: Fethi Heper, 4: Cevdet Özköksal (Gençlerbirliği, PTT),
5: Necdet Zorluer (Gençlerbirliği, Gaziantepspor).

Genç milli takım Atina havaalanında, 1963.

Genç milli takım Panathinaikos Stadı'nda. 

Geleceğin yıldızları Atina'da Yunanistan'la yapılan maçı kenardan seyrediyor.
Sol başta Yusuf, yanında Ziya, soldan 4. kaleci Nihat, yanında Ayhan ve Sanlı.
Teknik direktör Sabri Kiraz.
Atina'daki büyükelçilikte Sanlı, Yusuf, Salih (İstanbulspor), Ayhan ve Zeki (PTT).

Yazının başında belirttiğimiz gibi Türkiye Birinci Ligi'nde formasını giydiği ilk kulüp Eskişehirspor değildi Ayhan Aşut'un; zaten o sıralarda kurulmasına daha üç yıl vardı. Genç milli takım seçmelerinin yardımıyla, 1962-63 sezonundan itibaren Ankara Demirspor'da oynamaya başladı. Takıma girişinin hikâyesini de şöyle anlatıyor:
"Beni genç milli takıma seçtikleri zaman Ankara'ya çağırmışlardı. Gittim ama Ankara'yı bilmiyorum. Orada teyzemin yaşlı bir oğlu var, DDY'de çalışıyor. Sabah garda trenden indim. Yandaki binaya geçtim. Hamit abinin odasını öğrenip gittim yanına. Beni görünce şaşırdı, 'Ne işin var burada?' diye sordu. Genç milli takıma seçildim deyince beni kolumdan kaptığı gibi dosdoğru aşağı götürdü. Kime götürdü biliyor musun? Demirspor idare heyetine. 'Bakın bu benim yeğenim, top oynuyormuş, size yarar mı?' diye sordu. Bir bakalım dediler. O zaman Eti bisküvit fabrikasında çalışıyordum, gireli 15 gün olmuş. Ben milli takımda antrenmana çıktım. Antrenman bitti, tamam gidin paranızı alın dediler. Bana bir para verdiler 120 lira. Bir gün geldim gittim, yatma yok, iyi para. Fabrikada çalışmaktan vazgeçtim. O arada Demirsporlular beni idmanda seyretmişler. Teyze oğluma illa Ayhan'ı bize alacaksın diye tutturmuşlar. Ben amatör olarak anlaştım ve 2.500 lira para aldım. Bir de arkadaşım Mithat'ı götürdüm. Fakat öyle bir takıma düşmüşüm ki hepsi 30 yaşının üstünde. O zamanlar gol kralı Fikri filan var takımda. Bir Ankaragücü maçında onunla verkaça girdim, bana ne yapıyorsun diye kızdı. Sen gol atmayacaksın, topu bana vereceksin' dedi."

Ankara Demirspor 1963-64. Ayaktakiler: Yıldız Kısa, Muzaffer Sipahi, Birol Aşar, Baha Arslan, Hayrettin Karaman,
Timuçin Berker, Celal Soydan. Oturanlar: Ayhan Aşut, Hüsnü Aytekin, ? , ? .
Eskişehir Demirspor 1964-65. Ayhan Aşut ayakta, soldan üçüncü futbolcu. Sol başta oturan Nihat Atacan da ertesi
sene onunla birlikte Eskişehirspor'da mücadele edecek.

Ankara'nın Demirspor'unda aradığı ortamı pek bulamayan Ayhan Aşut 1964-65 sezonunda kendi memleketinin Demirspor takımına transfer olmuş: "Ankara'dan ayrılıp Eskişehir Demirspor'a geldim. Orada bir Eskişehir şampiyonluğu yaşadım. Türkiye amatör futbol şampiyonasına katıldık. Birinci turu geçtik. İkinci turda İzmit Kağıtspor çıktı. Herkes zaten turnuva başında ya Eskişehir ya İzmit şampiyon olur diyordu. İlk maçı Eskişehir'de oynadık ve berabere kaldık. Öyle olunca ümitler bitti. Beni İzmit'e götürmediler. Tam o sırada İzmir'de üniversiteler arası futbol şampiyonası başlamış. Abdullah Matay, hemen Ayhan'ı buraya gönderin demiş. Ben İzmit'teki maçı seyredip oradan İzmir'e geçerim dedim. Rövanş maçı da berabere sonuçlanınca iş Bursa'daki üçüncü maça kaldı. Ben maçtan sonra soyunma odasına girince bütün yöneticiler etrafımı sardı. 'Ayhan üçüncü maçta oyna,' dedilerse de kabul etmedim. Belki hayatımın en büyük kararını orada verdim ve İzmir'e gittim. Eskişehir Akademi takımı olarak orada üniversiteler arası Türkiye şampiyonu olduk. Daha Eskişehirspor'un ismi geçmiyordu. Şükrü Gülesin o sene Karşıyaka'da antrenördü. İzmir'de bizim oynadığımız maçları seyretmiş. Abdullah Matay'a, 'Ne duruyorsunuz, bu takım acayip bir takım, hemen federasyona başvurun,' demiş. Nitekim Eskişehirspor'un iskeletini o Akademi takımı oluşturdu. Yoksa bizimkiler hâlâ takım kuramazdı. Abdullah Matay'ın burada rolü büyüktür.İstanbul'a transfer görüşmesine gidecektim. O sırada Eskişehirspor'un kuruluş çalışmaları başladı."

Türkiye üniversiteler şampiyonu Eskişehir Akademi takımı. Soldan itibaren 1. Öncü, 3. Fethi, 5. Ünver, 9. Metin,
10. Ayhan, 11. Mehmet Mengü Eskişehirspor'un kuruluş kadrosunda yer aldı. 
Eskişehirspor kuruluşundan sonraki ilk hazırlık maçlarından biri için Şeker Stadında. Ayaktakiler: Başkan Aziz Bolel,
Yüksel Özbek, İsmail Arca, Mahmut Şölenişçi, Hasan Bora, Muzaffer Çil, Hakkı Aygün, kaptan Mehmet Dülger (Agop Mehmet). Oturanlar: Çetin İmrek (Yamuk Çetin), Fethi Heper, Nihat Atacan, Ayhan Aşut.

"İlk başkanımız Aziz Bolel iyi bir yöneticiydi. Fakat siyasete oynuyor diye hakkında asılsız dedikodular çıkardılar. O da hemen bıraktı başkanlığı. Eskişehirspor'a Fatihspor'dan Agop Mehmet, Yamuk Çetin ve İsmail geldi. Demirspor'dan iki kişi - ben ve Nihat geldik. Toprakspor'dan Kamuran geldi. Diğerleri Fethi'nin abilerinin oynadığı Gençlikspor'dan geldi. O takım komple girdi Eskişehirspor'a."
Nitekim kuruluş çalışmalarını tamamlayan Eskişehirspor 1965-66 sezonunda Türkiye İkinci Liginin yeni takımı oldu. Ayhan Aşut da bu yeni takımın gözde oyuncularından biriydi. Ne var ki geçirdiği sakatlık yüzünden ilk sezonunda uzun bir süre oynayamadı. O günleri şöyle hatırlıyor: "İkinci maç filandı herhalde. Çimler daha yumuşaktı. Krampon toprağa saplandı, bir döndüm, dizim küt etti ve öyle kaldım. Eskiden adam değiştirme yoktu. Attılar beni sol açığa. Bir top geliyor, yanımdan geçiyor yetişemiyorum. Onun üzerine başladı seyirci bana küfretmeye. Maç bitti, topallayarak çıktım. Ertesi gün, dizim şişmiş vaziyette hastaneye gittim. Fizik tedavi filan, bir hafta hastanede yattım. Orada birisi, İstanbul'da masör Yorgo Tagar var, ona git dedi. Yorgo'ya gittim, röntgen filan yok. Biraz krem sürüyor, parafin sürüyor filan, ondan sonra ışık tutuyor. Işıktan sonra da masaj, tedavi bitiyor. Bir ay kaldım İstanbul'da, hiçbir şey olmadı. Onun üzerine Eskişehir'e döndüm. Abdullah Matay 'Her gün idmana geleceksin,' dedi. Beni idmanda koşturdu, yürüttü, ağırlık kaldırttı. Baktım diz kendine gelmeye başladı. Bir ay sonra deplasmanda Konya maçı vardı. Çağırdı Matay, 'Ayhan bak bu bir kumar. Maça çıkıp iyi oynayamazsan seyirci yine küfür eder,' diye konuştu. Oynayacağım dedim. Nitekim bir top oynadım o maçta, aldık maçı. Ondan sonra bir daha tutan olmadı beni. Matay olmasaydı ben bitmiştim, nur içinde yatsın beni yeniden futbola kazandırdı."

Birinci lige yükseldikten sonra, 1966-67 sezonu başında Eskişehirspor. Ayaktakiler: Mehmet Dülger, İsmail Arca,
Burhan İpek (Koko Burhan), Mahmut Şölenişçi, Fethi Heper, Ayhan Aşut, Hakkı Aygün.
Oturanlar: Nihat Atacan, İlhan Çolak, Necdet Yıldırım, Abidin Akmanol.

"Bu fotoğraf çok mühimdir. Bizim Yılmaz Sazak
Avrupa'ya gitmişti. Dönüşünde bu formaları getirdi. İlk
maçımızda bu formayı giymeye karar verdik. O gün de
şansımıza kar yağdı. Sırf Yılmaz abi gücenmesin diye
bu formalarla sahaya çıktık."
İki grup halinde oynanan ikinci ligde Eskişehirspor kendi grubunu ikinci bitirmişti. O sezon uygulanan statüye göre iki gruptan ilk dört takımın katıldığı bir play-off grubu oynandı. Eskişehirspor açısından dönüm noktası olan maç deplasmanda Bursaspor'u 3-1 yendiği karşılaşmaydı. Ayhan Aşut o maçı şöyle anlatıyor: "Büyük bir gerginlik içinde çıktık sahaya. Hasan (Bora) Bursalı olduğu için bizden daha gergin vaziyette, durmadan titriyor. Santrada Fethi sağındaki Nihat'a verdi, maça başladık. Nihat döndü bana verdi. Hep aynı klasik düzen. Ben Hasan'ın önüne bıraktım topu. Üstüne gidiyorum ki tekrar versin topu. Hasan öyle yapmadı, güm diye vurdu topa. Top bir kalktı havaya, on sekize doğru süzüldü. Fethi yakaladı, bıraktı topu kaleye - gol. 20. saniyede filan çaktık golü. Maç 3-0 olunca Bursalılar tribünü terk etmeye başladı. Çıkanlar içerdeki bizim seyirciye taş yağdırdı, birçok kişinin kafası yarıldı. Dönerken yolu değiştirdik, başka yoldan gidiyoruz. Gece oldu. Arkamıza bir döndük, yüzlerce arabadan oluşan bir konvoy var. Eskişehir'e yaklaştık, fakat şehre girmek mümkün değil. Bu arada Eskişehir plakalı ne kadar araba varsa hepsi orada taşlanmış."

Eskişehirspor 1966-67. Sağ baştan itibaren: Ayhan Aşut, Yüksel Özbek, Ali Filibeli, Necdet Yıldırım, Hasan Bora,
İlhan Çolak, Nihat Atacan, Muzaffer Çil, Ruhi Yavuz, İsmail Arca, Fethi Heper. 


Maçların bitimine iki hafta kala deplasmanda Mersin İdman Yurdu'nu 2-1 yenen Eskişehirspor şampiyonluğu garantilemiş ve Türkiye Birinci Ligi'ne yükselmişti: "Mersin'de yenersek şampiyonuz. İdare heyeti ilk defa Türkiye'de özel uçak kaldırdı. Askeri havaalanında iki pervaneli F-27'ler vardı, ona binip Adana'ya gittik, oradan Mersin'e geçtik. Mersin'i yendik, dönüyoruz. Uçakta pilot yalvarıyor, 'Allah aşkına oturun,' diye. Uçağı düşüreceğiz neredeyse. O kadar eğleniyoruz. Uçaktan indik, askeri havaalanının kapısına geldik. Fakat kapıdan çıkamıyoruz. Bütün Eskişehir orada. Bir otobüse bindik, otobüs gidemiyor. İki ya da üç saatte ancak gelebildik şehre. Babam o zaman seksen yaşına yaklaşmıştı, annemle gelmişler takımı karşılamaya."

Beşiktaş maçında Ayhan'ın golü.

Eskişehirspor daha kurulduğu yıl birinci lige çıkmak gibi eşine ender rastlanacak bir başarıya imza atmıştı. Ayhan Aşut bunu takımdaki arkadaşlık havasına bağlıyor: "Hepimiz kardeş gibiydik, dışarıdan kaleci Hakkı gibi birkaç kişi geldi ama onlar da yabancılık çekmedi, hatta bizden fazla sevildiler. Şampiyonluğu oradan kazandık biz. Bir de eğitim seviyesi çok yüksekti, Akademi takımıydık çünkü. Bizde sağ açık oynayan Yamuk Çetin vardı, nur içinde yatsın. Konya'ya maça gittik. Soyunma odasında takım okundu, Yamuk Çetin oynuyor tabii. Fakat hava yağışlı, saha çok çamur. Çetin Abdullah Matay'a, 'Saha ağır, ben kaldıramam bu maçı. Metin'i koy benim yerime,' dedi. Abdullah abi kızdı, 'Sen karışma benim işime,' diye. Çetin itiraz etti: 'Abi bir bildiğimiz var herhalde. Metin pır diye gidiyor.' Nitekim o maçta Metin oynadı ve Çetin de bir daha kolay kolay forma yüzü görmedi. Fakat kardeşliğe bak, hiç kıskançlık yoktu. İkinci ligdeki son maçımızda artık şampiyonluğu garantilemiştik. Abdullah abi de oynadı o son maçta."


Eskişehirspor birinci ligdeki yolculuğuna 1966-67 sezonunda yeni bir hocayla, Cihat Arman'la başladı. Fakat tecrübeli çalıştırıcıyla Eskişehirsporlu futbolcular arasında nedense uyumlu bir ilişki ortamı kurulamamıştı. (Daha önce görüştüğümüz Fethi Heper de bu konuya dikkat çekmişti.) Ayhan Aşut da bu ortamdan olumsuz etkilenenlerin başında geliyordu: "İkinci ligde şampiyon olduk, birinci lige çıktık, antrenör Cihat Arman. Beni sağ açık oynatmaya kalktı. İlk defa büyük bir kulüple - Beşiktaş'la oynuyoruz. Cihat Arman bizi Kütahya'da kaplıcaya kampa götürdü. Bir baktık, bizim idareciler hanımını, çoluğunu çocuğunu almış otele geldiler. Kamptan ziyade balo oldu orada. Maçın havasına giremedik. Çıktık sahaya, altı tane yedik. Hayatımda ilk ve son defa maça kendimi kaptırmadan, kendim için top oynadım. O zamanlar Fotospor dergisi çıkardı. O maçtan sonra dergi haftanın futbolcusu Ayhan Aşut diye ilan etti. Hâlâ durur o sayı bende. 6-0 yenilen bir takımın futbolcusu haftanın futbolcusu seçilir mi yahu? Bir tek o maçta kendim için oynamıştım. Bütün oyuncular, hepimiz takım için oynardık. Ben sağ haf oynardım, maç içinde gider sol beke yardım ederdim. Her yere koşardım yardıma. Unutuyordum kendimi sahada, Eskişehirspor için oynuyordum. Fakat sezonun ilk yarısında oynadım, ondan sonra Cihat Arman'la kapıştık. Sezon sonuna kadar bir daha maç oynamadım."


Böylece Ayhan Aşut 1967-68 sezonunda bir kez daha Ankara'nın yolunu tuttu. Fakat bu kez takımı bir başka müessese kulübü olan PTT idi: "Ertesi sezon başladı. Kasım ayında ara transfer oluyordu o zaman. PTT ile maç oynamıştık. Maçtan sonra PTT'nin yöneticisi geldi. Sana talibiz, bizde oynar mısın diye sordu. Oynarım dedim. Ne kadar istediğimi sordular. 25.000 lira dedim, sezon sonuna kadar, yani altı aylığına. Yönetici tamam dedi, parayı da nakit olarak hemen çıkarıp verdi, şaşırdım doğrusu. PTT'yi Bülent Giz çalıştırıyordu. Futbolcunun psikolojisinden çok iyi anlayan bir insandı. Ayrıca kaptan Yusuf filan vardı. Takım arkadaşlarım bana bir iyi davrandılar, ben de bunun üzerine çok güzel top oynadım. Nur içinde yatsın Bülent Giz, huyumu biliyordu. Maç bittiği zaman, 'Hadi Ayhan, sen bir Eskişehir yap gel,' derdi. Eskişehir'e gider gelir, ilk antrenmana yine çıkardım. PTT'yi biz o zaman Türkiye Kupasında yarı finale çıkardık, Beşiktaş'ı bile eledik. Sezon bitiminde kulüp çok istedi beni, 'Gel Ayhan seni alalım,' dediler. Fakat ben Eskişehir'e dönmek istedim."

PTT 1967-68. Ayaktakiler: Yusuf Katırcıoğlu, Ertan Adatepe, Enver Ürekli, Ayhan Aşut, Altan Sayın, Yetik Ferizcan,
Tomislav Tausan. Oturanlar: Köksal Mesçi, Zeki Kocaeli, Metin Kurt, Feridun Köse. 

Nitekim Ayhan Aşut 1968-69 sezonunda, yani şampiyonluğun ligin son haftalarında Galatasaray'a kaptırıldığı o efsanevi sezonda Eskişehirspor'a döndü. Türkiye Birinci Ligi'nde İstanbul takımlarının saltanatını tehdit eden ilk Anadolu takımı olan Kırmızı Şimşeklerin bu başarısını takım arkadaşları gibi Ayhan Aşut da teknik adam faktörüne bağlıyor: "O sırada Eskişehirspor'un başında Abdullah Gegiç vardı. Gegiç Fenerbahçe'den sonra bize gelmişti. Bizi başladı sabah akşam çalıştırmaya. Abdullah Matay yardımcılığını yapmıştı,  bunu görünce, 'Yahu biz de antrenörüz diye geçiniyoruz,' demişti. Gegiç önce kondisyon çalışması yaptırırdı, en son topla idman yapardık. Sabah saat 8'de aç karnına sahaya dizerdi bizi. Sağlık toplarıyla çalıştırır, halter kaldırtır, ip atlatır, elinde kronometre 30 saniye barikatlardan atlamalı koşu yaptırır. Abdullah Matay 'Güreşçi mi yetiştiriyoruz yoksa boksör mü' diye şaşırmıştı. Topla çalışma da basit çift kaleden ibaret değildi. Topa vuruş şekillerine çok çalıştırırdı. Frikik atışları için tahtadan mankenler yaptırmıştı. Onların üzerinden çalışma yapardık. Sahaya altı yedi tane istasyon koyardı. Her istasyonda bir hareketi yapardık. Komando eğitimi gibiydi. Kronometre tutardı. 36-37 saniye sonra lap diye kendimizi yere atardık. Öyle bir kondisyon yüklüyordu bize. Gegiç çok büyük insandı, Eskişehir'i Eskişehir yapan adamdı."
 
Eskişehirspor 1968-69 sezonunda Galatasaray'la büyük bir çekişme yaşamış, şampiyonluğu ligin son haftalarında kaybetmişti. O sezonun kırılma noktalarından biri İstanbul'da Galatasaray karşısında 2-0 öne geçtikten sonra 2-2 berabere
biten maçtı. Fotoğrafta Galatasaray'ın ilk golü görülüyor. 

"Bu maç Ali Sami Yen'de. Şu topa vuran adam bizim Eskişehir'den giden sol açık Atılay. 2-0 galip durumdayız ve şampiyonluğa gidiyoruz. Şu golü yemesek şampiyonduk." 
"Gegiç beni anamdan babamdan daha iyi anlıyordu. Antrenmanlara çıkmazdım, İstanbul'a kaçardım. Pazar günü maç var, bir gün kala kampa giderdim. Sabah Galip Hoca gelip 8'de kaldırırdı. Gegiç beni Şeker Stadına antrenmana götürürdü. Yarım saat bana ter attırırdı. Tam sahaya çıkacağımız zaman, 'Eğer kötü oynarsan sana çok kötü ceza vereceğim, 'derdi. Ben de onu hiçbir zaman utandırmadım. O stada girdim mi bende bir şey oluyordu, seyirciyi hiç duymazdım. Gözüm hep topta olurdu. Fizik olarak da çok iyiydim. Fethi bir ara sakatlandı. Ben onun yerine santrfor oynuyorum. Sekiz maç böyle oynadım, golüm yok. Dokuzuncu maç, Beşiktaş'la. 'Beni al buradan,' dedim. Gegiç, 'Senin orayı dağıtman yeter,' dedi. O maçta gol attım, nasıl seviniyorum. Devre 1-1 bitti. İkinci yarıya çıkarken baktım bir forvet ısınıyor. Demek beni alacak oyundan diye düşündüm. Tam kapıdan çıkarken beni tuttu Gegiç, sağ beke geç dedi. Şaşırdım kaldım, hiç oynamamıştım sağ bekte. Ondan sonra milli takıma kadar gitti, orada da sağ bek oynadım. Moskova'daki maçta orta saha oynadım. Kısacası Gegiç her yerde oynatırdı beni, güveni vardı bana. Hatta bir milli maçta libero oynadım."
 
Abdullah Gegiç

Abdullah Gegiç'in Eskişehirspor'u çalıştırdığı dönem, kırmızı-siyahlı kulübün tarihindeki en başarılı dönem oldu. Kazanılan başarıların yanı sıra, takımın oynadığı modern futbol İstanbul'un üç büyükleri dahil bütün rakiplerin onlara özel tedbirler almasına yol açıyordu. Ayhan Aşut'un bir Beşiktaş maçıyla ilgili anısı da bunu doğruluyor: "Eskişehir'e modern futbolu, disiplini, Gegiç getirdi. Bizde iyi topçular vardı ama sistem yoktu. O adam bir geldi, sistemi kurdu. Bir de antrenmanları arttırdı. Eskiden haftada iki idman yapıyorduk. Haftada dört-beş idmana çıkardı. Cihat Arman mesela iki tur koşu yaptırırdı, ısınırdık, ondan sonra çift kale yaptırırdı ve idman biterdi. Bu da haftada iki gün olurdu. Gegiç maç sabahı bile idman yaptırıyordu. İstanbul'da bir Beşiktaş maçı oynuyorduk. Sağ bek olarak sahaya çıktım. Beşiktaş'ta da Faruk sol açık oynuyordu. Nereye gitsem peşimde, beni bir türlü bırakmıyor. Onunla genç milli takımda beraberdik. Nihayet döndüm ona, 'Faruk ben mi seni tutacağım, sen mi beni tutacaksın?' diye sordum. 'Valla Ayhan, bana seni tutmamı söylediler,' dedi. Düşünebiliyor musun, Beşiktaş kendi sahasında oynuyor ve karşı takımın sağ bekini markaj altına alıyor."

1968-69 sezonunda şampiyonluğun kaybına yol olan maçlardan biri Ankara'da Şekerspor'la oynanan karşılaşmaydı.
Eskişehirspor 1-0 öndeyken Arap Güngör'ün son dakikada frikikten attığı golle maç 1-1 berabere sonuçlandı.
Fotoğraf bu maçın sonunu gösteriyor.
Abdullah Gegiç Eskişehirspor'u şampiyonluğa oynayan bir takım haline getirince Futbol Federasyonu A milli takım teknik direktörlüğü görevini de ona verdi. Bu dönemde Eskişehirsporlu birçok futbolcu gibi Ayhan da ümit milli takımda oynarken A milli takıma yükseldi ve dört kez ay-yıldızlı formayı giydi: "Gegiç beni çok tuttu, bir top oynamaya başladım, A milli takıma seçildim. Fakat beni milli takıma seçen Gegiç değil, Orhan Şeref Apak oldu. Ümit milli takımla Polonya'dan geldik, A milli takımla Ankara'da İran maçı var. A takıma seçilenler Ankara'ya gitti, ben Eskişehir'e döndüm. Apak bana, 'Ayhan idmanına devam et, sana ihtiyacım var,' dedi. Nitekim ben döndükten bir gün sonra kulübe haber geldi ve milli takım kampına gittim. Rusya'daki milli maçta da çok iyi oynadım. Keşke imkan olsaydı da radyodan Halit Kıvanç'ın o günkü anlatımını teybe alsaydık."

Ümit milli takımı Polonya maçında. Soldan sağa: Ayhan Aşut, Kamuran Yavuz, Nihat Yayöz, Cemil Turan, Mesut Şen,
Sanlı Sarıalioğlu, İsmail Arca, Ekrem Günalp, Ender Konca, Sabri Dino, Şükrü Birand.
17 Eylül 1969'da Ankara'da oynanan Türkiye-İran maçının kadrosu. Ayaktakiler: Can Bartu, Yılmaz Şen, Mesut Şen,
Ercan Aktuna, Yusuf Tunaoğlu, Sabri Dino. Oturanlar: Nuri Toygün, Nihat Yayöz,
Ender Konca, Ayhan Aşut, Kamuran Yavuz.
1969-70 sezonunda Eskişehirspor bu kez ligle birlikte Türkiye Kupasında da şampiyonluğa oynamış, ligde yine ikinci olurken kupada finalde kaybetmişti. Bu sezon aynı zamanda Ayhan Aşut'un Eskişehir'deki son sezonu olmuştu: "O sezon omzum kırıldı, iki ay kadar oynayamadım. Türkiye Kupasında finale çıktık, Göztepe'ye yenilip kaybettik. Yazın Ören'de tatil yapıyordum. Birisinin beni telefonla aradığını haber verdiler. Kulübeye gittim, Göztepeli bir idareci, 'Göztepe'ye gelir misin?' diye sordu. Daha bir senelik mukavelem vardı. Seni satışa çıkardılar dedi, benim haberim yok. Olayın sebebi de şu: Balkan Kupası maçı için Yunanistan'a gitmiştik, oradan Bulgaristan'a geçeceğiz. Yunanistan'daki maçta Fethi'yle beraber çift santrfor oynuyorduk. Bir gol yedik, ondan sonra oyun sertleşmeye başladı. Bir sol açıkları vardı, çirkin işaretler filan yapıyor, sinirlendim. Biraz sonra sol açığa sert girdim. Adam yerde kaldı, seyirci kalktı mı ayağa. Haftaym oldu, kapıdan giriyoruz. Ben geçerken seyirci bana veriştirmeye başladı. Ben de onlara tepki gösterdim. Beni hemen yakalayıp içeri aldılar. Biraz sonra soyunma odasının kapısı açıldı, içeri takım elbiseli iki üç kişi girdi. Ortadaki beni görünce yanıma geldi, 'Beyim beyim, sen ne yapıyorsun, harp mi çıkarmak istiyorsun?' diye konuştu. Ben de 'Sen kimsin?' filan diye tepki gösterdim. Meğer adam başkonsolosmuş. O akşam bana anında uçak bileti aldılar ve geri gönderdiler."

Samsun'da oynanan kupa maçında omzu kırılan
Ayhan Aşut sahadan çıkıyor.
"İşte ben Göztepeli yöneticiden bu şekilde satış haberini alınca hemen Eskişehir'e döndüm. Başkan Celal Sölpük'le görüştüm. O da satış haberini doğruladı. Tabii ben Yunanistan'dan sınır dışı edilince olay federasyona intikal etmiş. Yunanistan'daki kafilede yer alan Eskişehirli bir hakem hakkımda ağır bir rapor hazırlamış. Bizim idareciler de Ayhan bir sene ceza alacak diye beni satışa çıkarmış. O arada Göztepe dışında Fenerbahçe ve Beşiktaş'tan da teklif geldi fakat kulüp üç büyüklere gidemezsin diye şart koştu. Böylece mecburiyetten Göztepe'ye gittim. Sonradan öğrendim ki Göztepe ceza alacağımı bilmeden beni almış. Adnan Süvari iki üç kere Ankara'ya, federasyona gitti. Allem etti kallem etti, bir sene beklenen cezayı üç maça indirdi."

Göztepeli oyuncular bir maçın ikinci yarısı için sahaya çıkıyor.
Önde merhum Çağlayan Derebaşı, ortada Ayhan Aşut, Mehmet Türken
(Fuji Mehmet) ve Nevzat Güzelırmak, arkada merhum Gürsel Aksel.
Böylece 1970-71 sezonunda İzmir'in sarı-kırmızılı ekibine katılmış Ayhan Aşut. Fakat Demirspor'da olduğu gibi burada da bir uyum sorunu yaşamış: "Göztepeli takım arkadaşlarım beni soğuk karşıladı. İdmanlarda maç yapıyorduk. Top atarım verkaç için, top gelmez. Sezonun sonuna geldik, bazen oynuyorum bazen oynamıyorum. Bir sene öyle bitti, ben futboldan soğudum. İkinci sene Göztepe'nin başında yeni bir antrenör vardı. On birde yer aldığım maçlarda iyi oynadığım halde beni çıkarıyordu. Adana'ya maça gittik. Yine on birde oynadım. Akşam yemek yiyip yola çıkacaktık. Kaptan Gürsel beni yemekte yanına oturttu. 'Ayhan biz seninle aynı takımda oynayamayız, sen bize uymuyorsun,' dedi. O konuşmadan sonra oynamayı bıraktım, sadece antrenmanlara gidip geldim. Üçüncü sezon Sabri Kiraz geldi. İdmanlarda beni B takıma koyuyordu, iyi oynadığımı görünce maçı durdurup beni A takıma alıyordu. O zaman oynamayı bırakıyordum. Bir iki böyle olunca bana sebebini sordu. Durumu anlatınca haklısın dedi.  O sene bir de menisküs oldum, ameliyat parasını da kendim ödedim. Yugoslavya'ya, Gegiç'in yanına gittim, ameliyatı o yaptırdı. Dördüncü sene bir alacağım vardı, kalsın ben gideyim dedim. Yugoslavya'dan döndükten sonra biraz daha oynadım. Sonuçta 1973-74 sezonunda futbolu bıraktım. Bırakınca askere gittim. Üç ay sonra Kıbrıs harekâtı başladı. Ailem 1967'de Kadıköy'e yerleşmişti. Ben de askerden döndükten sonra İstanbul'a yerleştim, Taksim'de yedek parça dükkanı açtım. Antrenörlük diplomam var ama yapmadım. Mizaç meselesi, ben sinirli adamım."

Göztepe'nin bir idmanında Fevzi Zemzem'le.


Eski fotoğraflara bakarken Ayhan Aşut bir kez daha takımın başarısında arkadaşlık havasının oynadığı rolü vurguluyor: "Bizim Eskişehirspor'un muvaffak olması, amatörden gelip Türkiye liginde şampiyonluk kovalaması arkadaşlık sayesindedir. Oradaki arkadaşlık hiçbir yerde yoktu. Kıskançlık, fitnecilik yoktu aramızda. Dışarıdan gelenlere de kucak açtık. Bizde 8-9 tane üniversite öğrencisi vardı." Bu dostluk ortamının dışında, taraftarlar ve hatta bütün Eskişehir halkının kulübü benimsemesi, ona sahip çıkması bu başarıda rol oynamıştı. Ayhan Aşut'un annesiyle ilgili şu hoş anısı bütün şehrin o günlerde futbolla yatıp futbolla kalktığını gösteriyor: "Kadınlar stada bedava alınıyordu. Komşular anneme söylemiş, bizi de maça götür diye. Hepsini maça götürdü. Bir gün maç sırasında atletizm pistine yakın bir yerde sert bir faule maruz kalıp yere düştüm. Sağlık ekibi gelmişti. Bir baktım annem de hemen koşup gelmiş, tepemde dikiliyor. "Anne sen ne arıyorsun ya?" diye kızdım."

Eskişehirsporlu eski futbolcuların katıldığı bir yemekte Eskişehir Tepebaşı
Belediye Başkanı Ahmet Ataç'la birlikte. Sol başta Fethi Heper,
sağ başta İsmail Arca.
Ayhan Aşut futbolu bıraktığı günden beri İstanbul'da yaşasa da, her sene birkaç kez Eskişehir'e gidip eski takım arkadaşlarıyla buluşuyor. Kırmızı Şimşeklerin efsane futbolcuları, Eskişehirli Profesyonel Futbolcular Dayanışma Derneği'nin düzenlediği yemeklerde bir araya geliyorlar. Ayhan Aşut, Eskişehir Tepebaşı Belediye Başkanı Ahmet Ataç'ın bu konuda büyük katkısı olduğuna dikkat çekerek şunları söylüyor: " Allah razı olsun, biz eski futbolcuları bir araya getirip birleştiren Ahmet Ataç'tır. Bizi çok seviyor. Eskişehirli eski topçular olarak derneğimiz var.  Başkan bize bir saha verdi. Biz orayı kiraya verip çalıştırıyoruz. Geliri eski futbolcuların kurduğu derneğe kalıyor. Birimize bir şey olsa, yardıma koşacak paramız var. Mesela bizim malzemeci, hanımı hastalandı. Ona para yardımı yapıyoruz. Senede iki üç kere yemeklerde toplanıyoruz. Parasını dernek olarak veriyoruz." 




 


   



12 Temmuz 2016 Salı

Turgay Şeren: Keşke Bir Zaman Tüneli Olsa da O Zamana Geri Dönsek

Sene 1948. Galatasaray'ın Beyoğlu'nda, Hasnun Galip Sokağındaki kulüp binasının üst katında yer alan spor salonunda, Galatasaray Lisesi orta kısım takımı bir voleybol maçı yapıyor. Galatasaray takımı aldığı iki setle rakibini zorlanmadan mağlup ederken, yaşıtlarına göre uzun boyu ve ince yapısıyla dikkat çeken bir oyuncu bu galibiyette önemli rol oynuyor. Yine aynı yıl, daha sonra genişletilip Ali Sami Yen Stadı adını alacak Mecidiyeköy Stadı'nda İstanbul ortaokullar arası hentbol birinciliğinin final maçı oynanıyor. Darüşşafaka Lisesi ve Galatasaray Lisesi orta kısım takımları on birer kişilik kadrolarıyla sahada mücadele ediyorlar. İnce, uzun boylu santrforun dört gol attığı maçı Galatasaray Lisesi 7-3 kazanarak şampiyon oluyor. Bundan üç yıl sonra, Galatasaray Lisesi futbol takımı Vefa Stadı'nda Yeni Kolej takımıyla oynuyor. Artık lise talebesi olan aynı uzun boylu genç, takımın santrforu olarak Galatasaray'ın 15-0 kazandığı maçta tam dokuz gol birden atıyor.



Tahmin ettiğiniz gibi bütün bu müsabakalarda başarıyla mücadele eden gencin adı Turgay Şeren. Futbol, hentbol ve voleybolun yanı sıra basketbolda da okul takımında yer almış ve hatta bunlara ilaveten atletizmde de Galatasaray Lisesi adına yarışlara katılmış. Eskilerin deyimiyle bir "atlet komple". Futbol oynadığı dönemde sadece Türkiye'nin değil, dünyanın da sayılı kalecilerinden olan bu büyük ustayla iki kez görüştük. İkinci görüşmede futbol tarihçisi arkadaşım Mehmet Yüce de vardı. Onun bu görüşmeden sonra kaleme aldığı yazısını, Türkiye'nin futbol tarihini anlattığı kitaplarının üçüncüsü olan ve kısa bir süre önce piyasaya çıkan "Romantik Yürekler"de okuyabilirsiniz.

Turgay Şeren'le daha önce çeşitli mecralarda onlarca röportaj yapıldı. Vefatından sonra da kısa yaşam öyküsü birçok haber sitesinde ve basın organında yayımlandı. Yine de bu büyük kalecinin, kendisiyle yaptığım ilk görüşmede anlattığı çocukluk yılları hakkındaki detayları bir kez daha ilgiyle okuyacağınızı düşünüyorum: "15 Mayıs 1932’de Ankara’da doğdum. Babam Atatürk’ün kalemi mahsus (özel kalem) müdür muavinlerinden bir tanesiydi. İsmimi Atatürk koymuş Türkay diye. Biliyorsunuz müdür muavinleri iki üç tane olurdu, babam onlardan bir tanesiydi. Çok da sevilen bir insandı. Annem Bulgaristanlı, Nevrokop şehrinden. Annemin ailesi oralı. Nerede görmüş, nasıl olmuş bilmiyorum, annemi almış evlenmiş. İki oğlu olmuş. Biri Oğuz Şeren, diğeri Turgay Şeren. Biz hayata Ankara’da başladık. Ankara’da Keçiören’de oturuyorduk. İsmet İnönü cumhurbaşkanı olunca Atatürk’ün bütün adamlarını görevden ayırdı. Babam maddi bakımdan çok zayıfladı. Galatasaray lisesinin imtihanına girmemi istedi. Ben imtihanı kazanıp on ikinci sınıfa kadar parasız yatılı okudum."

Şeren ailesi. Anne Münevver, baba Sabit Şevki, küçük oğul Türkay, büyük oğul Oğuz.

İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte birçok bürokratın mevkisi ve görev yeri değişirken, babası da Ağrı'nın bir ilçesine kaymakam olarak atanır. Küçük Türkay ve ağabeyi ise Fransızca öğretmeni olan anneleriyle birlikte Çorlu'ya taşınırlar. İlkokula Çorlu'da başlayan Türkay, dördüncü sınıfa geçtiğinde Galatasaray Lisesi'nin parasız yatılı sınavını ikincilikle kazanır ve böylece hayatının akışı değişir. İlk değişiklik isminde gerçekleşir. Okulda ağırlığı oluşturan Fransız öğretmenler Türkay adını Turgay olarak telaffuz ederler. Böylece kimlik ve resmî evrakta Türkay olan adı kamuoyunun bildiği Turgay şeklini alır. Pek çok dostunun mahkeme kararıyla bu ismi resmîleştirme teklifini, Türkay ismini Atatürk koyduğu için geri çevirir.

Turgay Şeren sayısı, 2 Temmuz 1951.

Ortaokula başlayınca Ortaköy'den, orta ve lise kısımlarının bulunduğu Galatasaray'daki binaya geçer. Sıra arkadaşı, kendisi gibi kısa sürede Galatasaray'ın unutulmaz futbolcuları arasına girecek olan Coşkun Özarı'dır. Genç Turgay'ın sporcu kişiliğinin şekillenmeye başlaması bu ortamda gerçekleşir. Yukarıda okuduğunuz gibi topla yapılan bütün sporlarda ve atletizmde okul takımlarında yer alır. Lakin sadece sporda değil, derslerinde de başarılı olur. Kendisiyle yaptığımız görüşmede bunu nasıl başardığını şöyle izah etti: "Lisede çok iyi talebe olduğum için hocalarla aram çok iyiydi. Bilmediğim ders yok gibiydi. Ağırıma gitmişti leyli meccani (parasız yatılı) okumak. Devlet parasıyla okuduğum için çok iyi okumam lazım diye kendi kendime telkinde bulundum. Neticede hep birincilik veya ikincilikle sınıfları geçtim. Onun mutluluğunu hâlâ yaşıyorum."

                                                       ("Turgay" jübile kitabı)

Okulda sporla yoğun biçimde haşır neşir olan genç Turgay yaz tatillerinde de futbol oynamaya devam eder. Bir dönem mahalle arkadaşı olan Fenerbahçe kalecisi Şükrü Ersoy o günleri şöyle hatırlıyor: "Turgay  o zamanlar santrfor oynardı. Taksim Talimhane'de bir Yahudi takımı vardı, o takımda ben kaleciydim, o santrfordu. O zamanlar mektep maçları çok çekişmeli geçerdi. Galatasaray, Haydarpaşa, Kabataş, Boğaziçi, Taksim gibi liselerin takımları arasındaki maçlar ses getirirdi. Bir gün Şeref Stadı'nda Galatasaray-Boğaziçi maçına çıkacağız, bir baktım Turgay Galatasaray Lisesi takımında kaleci. 'Nasıl oldu?' diye sordum. Galatasaray A takımında sol açık Mehmet Ali (Gültekin) vardı, mektepte de beden eğitimi hocasıydı. 'Hocamız beni kaleci yaptı,' diye cevap verdi."
 
Galatasaray Lisesi futbol takımı. Santrfor Turgay Şeren ayakta soldan ikinci.
Sıra arkadaşı Coşkun Özarı oturanların ortasında.
                                                               (Galatasaray Haftalık Spor Mecmuası)

Daha önce çeşitli kaynaklarda da Mehmet Ali Gültekin'in onu kaleciliğe yönlendirdiği belirtilmekle birlikte, Turgay Şeren bir başka öğretmeninin daha bu konuda rol oynadığını bize şöyle anlattı: "Galatasaray Lisesi'nde voleybol oynarken jimnastik hocamız Ali Sabri Besen bey, ‘Sen ne diye voleybol oynuyorsun oğlum?’ diye sordu bana. ‘Sen kaleciliğe çalışsana,’ dedi. Hakikaten o günden sonra kaleci olmak için çok çalıştım. Onun öğüdünü tutmakla milli takıma kadar yükseldim."

Santrfor Turgay, attığı golden sonra topu kaleden çıkarıyor.
                                     (Galatasaray Haftalık Spor Mecmuası)

Turgay Şeren henüz lise talebesiyken, 1948-49 sezonunda, Galatasaray genç takımına kaleci olarak seçilir. Kaleci olmasında takımın İngiliz antrenörünün oynadığı rolü, yıllar önce bir röportajda şöyle anlatmış: "Hafta sonları okulda kaldığımda, bahçede arkadaşlarımla pastasına karşılıklı penaltı atardık. En çok penaltı kurtaran pastayı kazanıyordu. O dönemler Galatasaray'a Molloy adında bir teknik direktör gelmişti. Okul müdürümüz Behçet Gücer, müdür muavini Muslih Peykoğlu başta olmak üzere, okulun tekmil idareci kadrosuyla birlikte bizim oyunu seyrediyormuş. Mr. Molloy kurtardığım penaltıları görünce beni sormuş. Müdür bey de, '9. Sınıf öğrencisi, lise takımında santrfor,' demiş. Molloy beni çağırıp, ' Bizim idmanlara gelir misin?' diye sorduğunda kabul ettim. Ancak antrenmanda, 'Geç bakayım kaleye,' deyince şaşırdım. O zaman bana şöyle dedi: 'Bak evlat, eğer santrfor oynarsan üç beş sene sonra kaybolur gidersin. Ama kaleci olursan en az 20 sene oynarsın.'" (Zehra Yücebulut, Onların Hikayesi)

1949 İstanbul hentbol şampiyonu Galatasaray takımı. Turgay Şeren ayakta
soldan ikinci. Yanında (soldan üçüncü) milli basketbolcu Erdoğan Partener var.
                                             (Necati Karakaya, Futbolda 50 Yıl Yaşadıklarım)
Genç Turgay, Galatasaray A takımındaki ilk maçına Ocak 1949'da, yani henüz 17 yaşını sürerken çıktı. İnönü Stadı'nda Avusturya'nın Admira takımıyla yapılan hususi maçta kaleci Erdoğan Atlıoğlu 85. dakikada sakatlanınca kaleye geçti ve kulüp dergisindeki maç yazısına göre, "Son dakikalarda 3 yumruk çıkışıyla üç muhakkak golü önledi." 5 dakikalık oyununa rağmen Tevfik Ünsi onu Galatasaray'ın en iyi üç oyuncusu arasında göstermişti. Kendisi de bu maçla ilgili şunları hatırlıyordu: "Tribünlerde ismimi bilmeyenler birbirine sora sora öğrenmiş. O kadar iyi oynamışım ki herkes kim bu diye birbirine sormuş." Bu maçın üzerinden bir ay geçmeden Galatasaray Lisesi voleybol takımının bir üyesi olarak İstanbul şampiyonluğu sevincini yaşadı. 1949 Mayıs'ında, bu kez Galatasaray Lisesi futbol takımıyla İstanbul şampiyonluğu sevincini yaşadı. O sezon Beşiktaş ve Charlton gibi hususi müsabakalarda kaleyi başarıyla koruyan Turgay, ilk resmî maçına 4 Haziran 1949'da, Ankara 19 Mayıs Stadı'nda çıktı. İstanbul şampiyonu olarak Türkiye Futbol Birinciliğine katılan Galatasaray ilk maçında Recep Adanır'ın da yer aldığı Ankaragücü'ne 4-3 yenilip şampiyonluk iddiasını büyük ölçüde kaybetmişti. Bunun üzerine, Eskişehir Demirspor ile yapılan ikinci maçta, kale genç Turgay'a emanet edildi.

Turgay Şeren Galatasaray'daki ilk yıllarında Reha Eken (solda) ve
Bülent Eken ile birlikte.
                                                                                                            (Fotospor)

Turgay Şeren Galatasaray formasıyla ilk lig maçınaysa 30 Ekim 1949'da Vefa ile oynanan müsabakada çıktı. İstanbul Liginin dördüncü haftasında geçtiği kaleyi bir daha bırakmadı ve tam 18 sezon boyunca, sakatlanmadığı sürece 1 numaralı formayı giydi. İlk milli maçına da bu sezonun sonunda çıktı. 28 Mayıs 1950'de Mithatpaşa Stadı'nda oynanan ve Türkiye'nin İran'ı 6-1 yendiği maçı Fotomaç dergisinde şöyle anlatmış: "Milli takıma ilk seçildiğim günü hatırlıyorum, Galatasaray Lisesi onuncu sınıftayım... Okulda leyli idim, hafta sonlarında dayımın yanına çıkıyordum. Milli maçta bana yer vereceklerini söyledikleri zaman bayılacağımı zannettim... Beyoğlu'nda bir dükkandan aldığım yeşil kazağın göğsüne ay yıldızı yengem işledi. Nişantaşı'ndan Dolmabahçe'ye gidişimi hatırlıyorum. Bu bir gidiş değil, uçuştu sanki. Rehalarla, Lefterlerle, Muzaffer, Naci ve niceleriyle bir arada ve milli takımda oynayacaktım... Bin bir titizlikle (okunmuş) göğsü ay yıldızlı yeşil kazağımı giydim. O zaman teknik komite başkanı olan Nedim Kaleci sırtımı okşadı: 'Korkma, Allah sana yardım edecek,' dedi. 90 dakika nasıl geçti hatırlamıyorum, maçı 6-1 kazanmıştık. İlk milli maçımda galip gelmiştik. Ne muvaffakiyetti, adeta sevinçten yerimde duramıyordum."

6-1 kazanılan İran maçının kadrosu. Ayaktakiler (soldan): Reha Eken, Turgay Şeren, Kamil Ekin, İsmet Berberoğlu, Halit Deringör, Galip Haktanır, maçın hakemi. Oturanlar: Muzaffer Tokaç, Lefter Küçükandonyadis, Erol Keskin,  İsfendiyar Açıksöz, Naci Özkaya.
                                                                                                                                                                   ("Turgay" jübile kitabı)
Turgay Şeren'in bütün Avrupa'da tanınmasını sağlayan maç, 17 Haziran 1951'de Berlin'de Batı Almanya'yı 2-1 yendiğimiz müsabaka oldu. Bu maçta yaptığı kurtarışlardan sonra "Berlin Panteri" diye anılmaya başlandı. Bu maçla ilgili hatırladıklarını şöyle anlatıyordu usta kaleci: "Berlin’de sahaya çıktığımız zaman öyle bir uğultu vardı ki birbirimizle konuşamıyorduk. Statta boş yer kalmamıştı. Fevkalade güzel bir defans hattımız vardı. Gündüz abi, Muzaffer, Lefter gibi çok iyi oyunculardan oluşan bir takıma sahiptik. Hepimiz çok iyi oynadık. Savaş malulleri maçı saha kenarından seyrediyordu. Maç bittikten sonra biz saha dışına çıkarken içlerinden biri koltuk değneğiyle kafama vurmuştu. Zaten savaşta yenilmiş, bir de biz yenince adamcağız kızmış."

"Berlin Panteri" topu çift yumrukla uzaklaştırırken Eşref Özmenç onu
dikkatle takip ediyor.
                                                                                                                     (Hürriyet)     

Berlin Olimpiyat Stadı'nın tribünleri tamamen dolu. Turgay bir topu daha
göğsünde bloke etmiş. Naci Özkaya (2) ve Ali İhsan Karayiğit hemen
arkasında tetikte.
                                                                                                            (Hürriyet)

Turgay'ın başarısı Alman gazetelerinin manşetlerine yerleşmişti.
                                                                (Galatasaray Haftalık Spor Mecmuası)
Turgay Şeren'in daha on dokuz yaşındayken yurt dışında bile tanınan bir kaleci olmasında çeşitli unsurların bir araya gelmesi rol oynamıştı. Öncelikle o dönem için oldukça uzun sayılan 1,85'lik bir boya sahipti. Okul takımında basketbol ve voleybol oynaması sayesinde elleriyle topa iyi hakim olmayı öğrenmişti. O yıllarda voleybolda smaç vurma yerine çekme denilen bir teknik kullanılıyordu. Bu teknikte oyuncular topu elle taşıyarak rakip sahaya bırakıyordu. Genç Turgay da başarılı bir voleybol oyuncusu olarak iyi sıçrayıp topu tutmasının semeresini kalecilik yıllarında görmüştü. O yıllardaki kaleciliğe getirdiği farkı bize şöyle anlatmıştı: " Ben ceza sahasına çıkan ilk kalecilerdenim. Benim zamanımdaki kalecilerin çoğu çizgi kalecisiydi. Sağdan soldan ortalanan toplarda yüzde doksan kurtarırdım. Toplara çabuk çıkardım. Koşarak çıkar, rakibin kafasının üstünden topu kapardım."

1957'deki bir Beşiktaş-Galatasaray maçına ait bu
fotoğraf Turgay'ın hava hakimiyetini ortaya koyuyor.
                                                          (İstanbul Ekspres)
Genç Turgay'ın iyi bir kaleci olmasında o zamanın tecrübeli kalecilerinden destek görmesinin de payı vardı. Bize anlattıkları bunu destekliyor: "Ben takıma katıldığımda kaleciler Erdoğan Atlı ve Osman’dı. Necdet (Erdem) abi beni çok çalıştırdı. Beni Cihat Arman bile çalıştırdı. İkimizi de milli takıma çağırmışlardı. İnönü Stadında haftada üç gün beni çalıştırırdı. Cihat abi öyle zarif bir insandı. Benim pek çok eksiğimi Cihat Arman kapatmıştır. Ben onun son zamanlarına yetişmiştim. Galatasaray Lisesinin kum havuzu vardı. Orada hem Necdet abi, hem Cihat abi beni çok çalıştırmıştır. Cihat abi, Fener’i yendiğimiz zaman gelir beni tebrik ederdi. Sadece sahada değil soyunma odasına kadar gelerek tebrik ederdi. Fener’e mağlup olduğumuz maçlardan sonra da ben Cihat abiyi sahada kucaklardım."

Bir Fenerbahçe-Galatasaray maçı. Lefter frikiği çekmiş, Turgay uçarak kurtarıyor.
                                                                                                                                                                    ("Turgay" jübile kitabı)

Galatasaray ve milli takım kalesini çok erken denebilecek bir yaşta tekeline almasının ardından, yine genç yaşında Baba Gündüz'ün el vermesiyle takım kaptanlığına getirilmesini şöyle anlatıyordu Turgay Şeren:  "Çok şeyi Gündüz abiden öğrendim, bir defa insanlığı ondan öğrendim ben. Kaptanlığı kendisi bana verdi, benim arkama geçti. Kimle olduğunu şimdi hatırlamıyorum, İnönü Stadı'nda bir maçımız vardı.  Gündüz abi, ‘Çocuklar bugün size bir müjde vereceğim. Bugünden sonra takım kaptanımız Turgay olacak,’ dedi. Hepimiz başladık ağlamaya, ona sarıldık. Hakikaten beni tuttu, öne geçirdi. Faik Gökay da hakemdi. Beni önde, Gündüz abiyi arkamda görünce şaşırdı. ‘Oğlum sen kaptan değilsin, arkaya geçsene,’ dedi. Ben durumu açıklayınca o da beni tebrik etti."

Gündüz Kılıç ve Turgay Şeren 1951'deki İsveç ve
Almanya seyahati sırasında.
                                   (Galatasaray Haftalık Spor Mecmuası)

Genç Turgay, yirmili yaşlarının daha ilk yarısında birçok başarıyı tattı. Galatasaray'la İstanbul Liginde üç kez şampiyonluk sevinci yaşadı. 1954'te Dünya Kupası elemeleri için İspanya ile İstanbul'da oynanan ve 1-0 kazandığımız maçta ilk kez milli takım kaptanlığını yaptı. İspanya'yı eleyip Dünya Kupasına katılan milli takımın kalesini korudu. 1956'da oynanan, Macaristan'ı 3-1 yendiğimiz unutulmaz maçta da kalecimiz oydu. Ne var ki, başarılı insanların göklere çıkarıldığı, fakat ilk hatada bu başarıların unutulup aynı insanların yerin dibine batırıldığı bir toplumun üyesiydi. Romanya maçında sakatlanıp oyundan çıkması üzerine insafsız eleştiriler yapılınca yurt dışından gelen bir teklifi değerlendirdi. Daha önce başta Almanya olmak üzere çeşitli yabancı kulüplerden teklif almış, fakat Galatasaray'ı bırakmayı düşünmemişti. Bu kez River Plate kulübünden gelen teklif üzerine, 1959 yılının Şubat ayında hazırlık maçlarında yer almak üzere Arjantin'in yolunu tuttu. Akşam gazetesinde bu yolculukla ilgili şu satırları yazmıştı: "Galatasaray'dan ayrılacağımı hiçbir zaman düşünmemiştim. Hele Türkiye'den çok uzaklardaki bir diyarda futbol oynamak hakikaten bana hâlâ zor gelecek. Fakat ne yapayım ki, en iyi oynadığıma kâni olduğum günler karşıma 'Artık eskidi' diyerek çıktılar. Canımı dişime taktığım bir milli maçta kaburgalarımı kırdım. 'Mahsus sahayı terk etti' dediler. Hatta diplomalı bir doktor da bu kanaate ayak uydurdu. Artık 'futbol ahlakı ve anlayışı' bakımından o kadar derin bir tenakuza düştüm ki, futbolümü başkalarının ve beni senelerden beri isteyenlerin ölçüsüyle tartmak istedim. Arjantin'e gidişimin hakiki sebebi budur. Gitmiyorum... Kaçıyorum..."

1954 Dünya Kupasına katılmak için İspanya ile Roma'da oynadığımız üçüncü maçta Turgay bir kurtarış yapıyor.
                                                                                                                              (Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi)

Buenos Aires'te gerek Türkiye büyükelçisi, gerek River Plate kulübü yetkilileri ve oyuncuları tarafından yakın ilgi gösterilen Turgay, bir aya yakın bir süre Arjantin'de kaldı ve çeşitli hazırlık maçlarına çıktı. İdareciler kendisini beğendiler ve bir ön sözleşme imzalattılar. Fakat Galatasaray kulübü başta bonservisini ücretsiz vermeyi kabul etmişken, sonradan çok yüksek bir bedel isteyince bu transfer gerçekleşmedi. Bu kısa serüvenden geriye, Akşam gazetesinde tefrika edilen ve yer yer akıcı bir seyahatname tadında okunan gezi anıları kaldı. Usta kaleci, o günlerden hatırında kalanları bize şöyle anlatmıştı: " Arjantin’de çok rahat oynayabilirdim ama çok uzaktı. Uçakla bile iki gün sürüyordu yol. River Plate takımıyla üç-dört tane maça çıktım. Çok beğendiler ama ben de yeni evlenmiştim. Ben dönerken teşekkür ettiler. Futbol kültürü açısından bizimle farkları yoktu. Artık neredeyse imza atacaktım. Fakat Galatasaray kulübü telefon etti bana, sana çok ihtiyacımız var, dön diye. Dönerken bana bir zarf verdi River Plate kulübü. İçinde 300 veya 400 dolar vardı, miktarını şimdi tam hatırlamıyorum. Ne zaman istersen gel dediler. Daha önce Almanya’dan da teklif almıştım fakat o zaman Türkiye’de oynamak varken orada oynamayı düşünmemiştim. Ama Arjantin güzel bir ülkeydi. River Plate’in sahası da güzeldi. Kulüp yöneticileri de, seyirciler de beni beğenmişti."

Kısa süren Arjantin seyahati sırasında Turgay, River Plateli takım
arkadaşlarıyla bir gezintide.
                                                                                                                (Akşam)
Turgay Şeren'in Arjantin yolculuğu, Türkiye futbol tarihinde yeni bir sayfanın açıldığı günlere denk gelmişti. Onun River Plate ile maçlara çıktığı günlerde Türkiye'de Milli Lig başlamıştı. İlk maçlarda yer alamasa da döndükten sonra kaleyi Yüksel Alkan'dan devraldı. İki grup üzerinden oynanan ilk sezonda Fenerbahçe ile Galatasaray finale kalmıştı. Turgay Şeren'in yer aldığı ilk maçı Galatasaray 1-0 kazandı. Fakat dört gün sonra yapılan rövanş maçına belkemiğinde çatlak tespit edilen kaptan çıkmadı ve ezeli rakibini 4-0 mağlup eden Fenerbahçe Milli Ligin ilk şampiyonu oldu. Usta kaleci, Galatasaray'la ulusal düzeydeki ilk lig şampiyonluğunu kazandığı 1961-62 sezonunda artık otuzlu yaşlarına girmişti. O yıllarda 30 yaşına gelmiş bir futbolcuya 'artık futbolu bırakmalı' gözüyle bakılıyordu. Oysa Berlin Panteri, kol kırılması gibi çok ciddi sakatlıklar yaşamasına rağmen 35 yaşına kadar oynamayı sürdürdü. Bir lig şampiyonluğu daha kazanmanın yanı sıra  üst üste dört Türkiye Kupası sevinci yaşadı.

Bir İstanbul Ligi şampiyonluğundan sonra Turgay omuzlarda.
Turgay Şeren futbolculuk hayatının son demlerinde, milli formayla da sevinçler yaşadı. 1966'da Ankara'da oynanan, Batı Almanya'ya 2-0 yenildiğimiz müsabakada 50'nci milli maçına çıkarak altın madalya kazandı. Birkaç gün sonra Moskova'da Sovyetler Birliği'ni 2-0 yendiğimiz müsabakada, sakatlandığı 17. dakikaya kadar kaleyi korudu ve 51'nci milli maçıyla o dönemdeki milli olma rekorunu kırdı. Sahalarda son kez mücadele ettiği 1966-67 sezonunda fazla oynama şansı bulamamasına rağmen, Bülent Gürbüz'ün form düşüklüğü göstermesi üzerine kendisine tekrar görev verildi. Uzunca bir aradan sonra kaleye geçmesine rağmen, Galatasaray'ın son altı lig maçında yer aldı ve bunların dördünü gol yemeden tamamladı. Usta kaleci son resmî maçına 11 Haziran 1967'de İzmir Alsancak Stadı'nda çıktı. Galatasaray'ın Karşıyaka'yı 3-2 yendiği maçtan önce, sadece Karşıyakalı değil, Altaylı ve Göztepeli idareciler ona çiçekler sundular. İzmirli seyirciler maç bitiminde onu sevgi dolu tezahüratlarla uğurladılar.

Ankara'da oynanan Batı Almanya karşılaşması,
Turgay'ın 50'nci milli maçıydı.
                                                ("Turgay" jübile kitabı)

Turgay Şeren son maçından sonra eldivenlerini hatıra
olarak isteyen Karşıyakalı Atilla'ya hediye ediyor.
                                                                  (Yeni Asır)

Jübilesi de görkemli oldu büyük kalecinin. 2 Temmuz 1967'de, Mithatpaşa Stadı'nda Galatasaray ile Şöhretler Karması arasında yapılan maçta, o zamanlar dünyanın bir numaralı kalecisi kabul edilen Lev Yaşin'in yanı sıra, Romanyalı yıldızlar Pircalap ve Nunweiller de yer aldı. Turgay Şeren'e son golü atma "şerefi", Göztepeli Fevzi'ye nasip oldu. Usta kaleci, 20 yıl boyunca koruduğu Galatasaray kalesini, ikinci yarının başında gencecik meslektaşı Yasin Özdenak'a teslim etti. Ardından, sahanın etrafını gözyaşları içinde dolaşarak, tribünleri "Turgay, Turgay" diye inleten seyirciye veda etti.
   
Jübile için İstanbul'a gelen Lev Yaşin (soldan ikinci) ile beraber.

Futbolu bıraktıktan sonra kısa bir müddet, Galatasaray'ı çalıştıran Bülent Eken'in yardımcılığını yaptı. 1968-69 sezonunda Mersin İdman Yurdu teknik direktörlüğünü üstlendi. Takımı başarılı bir sezon geçirdi. İstanbul'da Fenerbahçe'yi 1-0 yendi ve ligi altıncı sırada bitirdi. Ertesi sezon, yedinci haftadan itibaren Vefa'nın başına geçti. Sezon boyunca ligden düşme endişesini yaşayan Vefa'nın sondan ikinci hafta İstanbul'da Gençlerbirliği ile oynadığı kader maçı, herhalde Turgay Şeren'in antrenörlük hayatının en unutulmaz maçlarından biriydi. İstanbul'un yeşil-beyazlı takımı maçı 3-2 kazanarak ligde kalırken, Ankaralı rakibini 13 yıl sürecek ikinci lig macerasına itmişti. 1970-71'de Samsunspor'u, 1971-73 arası iki sezon Mersin İdman Yurdu'nu çalıştırdıktan sonra yolu bir kez daha Vefa ile kesişti. 1973-74 sezonunda üst üste başarısız sonuçlar alan bu tarihî İstanbul kulübünde son 14 maçta teknik direktör olarak sahaya çıktı. Fakat kötü gidişi o da önleyemedi ve Vefa ikinci lige düştü.

Mersin İdman Yurdu İstanbul'da Fenerbahçe'yi 1-0
yendikten sonra.
                                                                (Fotospor)

Vefa'nın küme düşmesi ardından Turgay Şeren uzun süre sadece spor yazarlığıyla ilgilendi. Hürriyet, Milliyet gibi büyük gazetelerde yazarlık yaptı. 1979-80 sezonunda Galatasaray ilk beş lig maçında hiç galibiyet alamayınca, sınıf arkadaşı Coşkun Özarı'nın yerine teknik direktörlüğe getirildi. Sıkıntılı bir sezon geçiren Galatasaray ligi 9'ncu sırada bitirirken, küme düşen Göztepe'nin iki puan üstündeydi. Bunun ardından bir daha teknik direktörlük yapmadı. Gazete yazılarının yanı sıra, 90'larda hayatımıza giren özel televizyon kanallarında yorumculukla futbol dünyamıza hizmet vermeye devam etti.

Gazetecilik yıllarından: Turgay Şeren Panathinaikos'u çalıştıran Puşkaş'la.
                                                                                                                                                                                      (Hürriyet)

Büyük kalecinin son yılları üzüntülü ve sıkıntılı geçti. Büyük bir sevgiyle bağlandığı eşinin vakitsiz ölümüyle ciddi bir sarsıntı yaşadı. Ardından, yıllar boyu zımpara gibi sahalarla ve rakiplerle mücadelesi sırasında yaşadığı sakatlıkların neticesi olan sağlık sorunlarıyla uğraştı. Bundan iki yıl kadar önce Ulus'taki evinde ziyaret ettiğimizde, bir zamanlar birkaç spor dalında birden başarıyla mücadele eden bu dev gibi insanın, artık evin içinde bile yürümekte zorlandığını görünce zamanın insafsızlığına hayıflanmıştık. Nitekim fotoğraflar, kupalar, şiltler, plaketler eşliğinde geçmişe yönelik sohbetimiz sırasında bir an durdu. Efsanevi kalecinin gözleri dolmuştu. Kısık bir sesle konuştu: "Keşke bir zaman tüneli olsa da o zamana geri dönsek. Yok mu öyle bir zaman tüneli? Hem iyileşeyim, hem de kalecimize yedek olayım..."

Turgay'ın ilk zamanlarında bir Galatasaray-Kasımpaşa maçından önce iki takım oyuncuları, bugün göremeyeceğimiz
bir şekilde bir arada fotoğrafçılara poz vermişler.

Turgay, dayısı Mithat Perin'in sahibi olduğu İstanbul
Ekspres gazetesinin genç spor muhabiri Abdi İpekçi'ye
röportaj verirken.
                                                                    (İstanbul Ekspres)
Futbol hayatlarının başındaki iki genç Turgay ve
Füze Selami, Adana Demirspor-Galatasaray
maçından önce.
Bir Fenerbahçe maçında Turgay Şeref'in ayaklarından topu
alırken arkada Ahmet Berman izliyor.
                                                        ("Turgay" jübile kitabı)
 Aralık 1964'te İzmir'de oynanan İzmirspor maçında kolu kırılan
Turgay Şeren o sezon uzun süre oynayamamıştı.
                                                                                         (Yeni Asır)

50'nci milli maç dolayısıyla hak kazandığı altın madalyayı dönemin
başbakanı Süleyman Demirel takarken.

1966'da oynanan Batı Almanya maçından önce Alman televizyoncular
röportaj hazırlığında. Sağ baştaki gazeteci Örsan Öymen.
                                                                                            ("Turgay" jübile kitabı)
Kınalıada'da yapılan bir yaz turnuvasında
santrfor Turgay gol atarken.
                                      (Günlük Spor)


Gündüz Kılıç'ın Feriköy'ü çalıştırdığı dönemde Turgay Şeren de kısa bir
dönem adı konmamış şekilde  kaleci antrenörlüğü yapmış.
                                                                                                                (Hürriyet)
2000'li yıllarda Profesyonel Futbolcular Derneği başkanı olarak görev yapmıştı.