23 Kasım 2014 Pazar

Şakir Kuruş: Böyle Bir Futbol Sevgisi Olur mu?

Futbolla lig maçlarını ve tuttuğu takımı takip etmek dışında derin bir ilgisi olmayan geniş kitleler onu pek bilmez ama 1950’lerden 2000’lere kadar kuşaklar boyunca pek çok futbolcunun ortak hafızasında Şakir Kuruş ismi silinmez biçimde yer etmiştir. 53 yaşına kadar bilfiil futbol oynayan bu futbol aşığı insan, silâhaltına alınan binlerce futbolcunun hocalığını ve takım arkadaşlığını yapmıştır. Bir zamanlar Türkiye amatör birinciliğine ambargo koyan Denizgücü takımının yaratıcısı olan Şakir Hoca ile İzmir’de yaşadığı evinde görüştük.


Futbola başladığı günleri kendisinden dinleyelim: “1935’te Çorum’da Cemilbey nahiyesinde doğdum. Babam öğretmendi. Evvela köy öğretmenliğinden başlamış. Babam aslen Selaniklidir. İstanbul’a gelmiş, liseyi bitirmiş. Köyden önce İskilip’e oradan Çorum’a tayin oldu. Ortaokulu bitirene kadar Çorum’da kaldım. Çocukluğumuzda sabahtan akşama kadar kendi yaptığımız bez toplarla hep maç yapardık. 1947-48 yılında Çorum Ortaokulu’na girdim. Futbolun yanında çok iyi voleybol da oynuyordum. Minyatür kale maç yaparken lisenin beden eğitimi öğretmeni beni görmüş. Daha 13 yaşındayken lise takımına alındım. Bir okul maçında sağ bek oynadım. O maçta beni seyreden Çorum’un Güneşspor kulübü idarecileri bir kol saati karşılığında beni takıma aldılar.” 

Güneşspor.

1952 yılına kadar Güneşspor takımında sağ bek olarak oynayan Şakir Kuruş okumak üzere İstanbul’a gitmeden önce son maçını Çorumspor karmasında oynamış: “Çorum karmasında Samsun’a karşı oynadım. Bizim takımda yedek subaylığını yapan Fenerbahçeli Selahattin Torkal, Göztepeli Semavi, Ankara Demirsporlu Hakkı gibi isimler de vardı.”

Çorum Karması formasıyla.
1952’de Çorum’dan ayrılıp İstanbul’a gelmiş Şakir Kuruş:  “İstanbul Kasımpaşa’ya deniz astsubay okuluna geldim. Altı ay okuduktan sonra Yavuz gemisine ders görmeye gittik. Altı ay gemide kaldık. 186 metre uzunluğunda, 84 metre genişliğinde, 23.500 ton ağırlığında bir gemiydi. Oradan ikmal merkezine gidip staj yaptık. Beni levazımcı olarak ayırdılar. Sonra bir sene Kasımpaşa’da ikmal sınıf okulunda okudum. Okulu birincilikle bitirdim. Birinci bitirenler öğretmenlik yapma hakkı kazanıyordu. Böyle olunca gemiye gitmedim, iki sene öğretmenlik yaptım. Oradan Kasımpaşa deniz hastanesine tayin oldum. Dokuz sene orada görev yaptım.”

Denizgücü kaptanı Şakir Kuruş ve Trabzon İdman Ocağı kaptanı
Ahmet Suat Özyazıcı, Türkiye amatör futbol birinciliğinde
karşılaştıkları maçtan önce.
Denizgücü ile birlikteliği de İstanbul’a gelir gelmez başlamış Şakir Hoca’nın: “1952’de İstanbul Denizgücü takımı için yeni gelen öğrenciler arasından oyuncu seçtiler. Seçilen dört öğrenci arasında ben de vardım. Yavuz gemisine staja gidince 1953’te Gölcük Denizgücü’nde oynadım. İstanbul’a dönünce 1963’e kadar, yani on sene aralıksız İstanbul Denizgücü takımında oynadım. Bazen günde üç tane maç yapardım. Kasımpaşa’dan Gölcük’e gidip maç yapıyorduk. Yazın Adalar’da maçlar yapılır, orada oynuyordum, geliyordum bir de lig maçı oynuyordum.” Sporla ilişkisi sadece futbolla sınırlı kalmamış, birçok branşta faal sporcu olarak yer almış: “Spor subayı olduğum için basketbol, voleybol, atletizmle uğraştım. Yelken ajanlığı yaptım. Voleybolda antrenörlük yaptım. Kros müsabakası olurdu, ‘takım çıkar’ diye emir gelirdi. Futbolcuları alıp koyuyorduk minibüse, 20 kilometre koşuya götürüyorduk.” 

İstanbul Denizgücü takımında kaleci Sabri Dino ve yanında Şakir Kuruş.
1952’de, yani astsubay okuluna yeni girdiği sırada genç milli takım aday kadrosuna çağrılmış Şakir Kuruş. Ne var ki bu çağrı sınav dönemine rastladığı için okulundan izin alıp aday kadroya katılamamış. Genç milli takım formasını giyememiş ama 1957-63 arasında ordu milli takımında oynayıp dünya şampiyonalarına katılmış. Daha sonra da antrenör olarak ordu milli takımındaki mesaisi devam etmiş. “1968’de Belçika’da dünya şampiyonu olduk. Orada Beşiktaşlı Yusuf hayatının en mükemmel futbolunu oynamıştı. Zaten ertesi gün Anderlecht’ten transfer teklifi aldı.” İstanbul’da birçok ünlü futbolcuya karşı da oynamış. Bunlardan özellikle Lefter’in çalımlarını unutamamış: “Çalım atmayı Lefter Abi’den öğrendim. 1957’de Denizgücü Fenerbahçe ile oynamıştı. Bana bir çalım attı, taca çıktım! Topu bu ayağından öbürüne aktarır, sen bu taraftan gidiyor zannederek yatarsın o tarafa, bu ayağıyla vurur topu alır buradan gider.”

Ordu milli takımı.
1963 yılında İzmir’e tayin olunca İzmir Denizgücü takımını önce ayağa kaldırıp sonra üst üste on dokuz yıl İzmir amatör şampiyonu ve sürekli Türkiye birinciliğine oynayan iddialı bir ekip haline getirmiş. “İzmir Denizgücü 3. amatör kümede mücadele ediyordu. Bana hem antrenörlük hem takım kaptanlığı görevi verildi. 1965’te 1. Amatör kümeye çıktık. 1966’da İzmir şampiyonluğunu kazandık. Ardından 1966-67 sezonunda Türkiye amatör futbol şampiyonu olduk. Ertesi sezon aynı başarıyı tekrarladık. İzmirspor’u da yenerek Başbakanlık Kupasını kazandık. O sırada Denizgücü’nde oynarken aynı zamanda Doğan Emültay’la birlikte İzmirspor’u çalıştırıyordum. Birisi Türkiye Amatör şampiyonu diğeri de 2. Lig şampiyonu olarak 1968’de Başbakanlık Kupasında oynadılar. Dünyada bunun örneği yoktur. Uzatmalarda 2-0 yendik İzmirspor’u.”


Beş yıl sonra bir kez daha Türkiye birinciliğini kazanmış Denizgücü ve o zamanki 2. Lig şampiyonu Kayserispor ile bu kez Gençlik ve Spor Bakanlığı Kupası maçına çıkmış: “1973’te 2. Lig şampiyonu Kayserispor’u yenip kupayı aldık. 120 dakika 0-0 bitti. Maç penaltılara kalmıştı. Son penaltıyı ben attım ayaklarım titreyerek. Sabri Kiraz, ‘Nasıl penaltı attın, ben ömrümde öyle penaltı görmedim,’ dedi. Birisi üflese top duracak gibiydi, çizgiyi geçti geçmedi. Ben yeminliydim penaltı atmamaya. Ata ata artık atacak oyuncu kalmadı. Ben yedinci penaltıyı attım. Onlar altı tane attı, bir tane kaçırdı. Ben yedinciyi gol yaptım.”

Türkiye Kupasında oynanan Denizgücü-Beşiktaş maçı.
Şakir Kuruş otuz beş sene boyunca futbol oynamış. Bu süre zarfında binlerce oyuncuya hocalık yapmış: “Otuz beş senede elimden aşağı yukarı on bin futbolcu geçmiştir. Bir tanesi de nankör çıkmadı. Bayramlarda, kandillerde bir sürü mesaj gelir, arayanlar olur.” Bu futbolculardan biri de henüz on beş yaşındaki Mustafa Denizli imiş: “O zamanlar Türkiye amatör şampiyonasına katılan takımlar istediği kulüpten iki tane amatör oyuncu takviye alabiliyordu. Mustafa Denizli’yi on beş yaşında Çeşme’den alıp Denizgücü’nde oynatmıştım. Bunu Mustafa da söyler nitekim, ‘Şakir Hoca beni oynatmasa Altay’da oynayamazdım,’ diye.”

On beş yaşındaki Mustafa Denizli (soldan altıncı) Denizgücü takımında. Şakir Kuruş sol baştaki oyuncu.
İzmir Denizgücü’nde görev yaparken kaptanlığını ve hocalığını yaptığı birçok futbolcu daha sonra Türkiye’nin üst düzey takımlarına gitmiş. Evin duvarına çerçeveyle asılmış bir fotoğrafa bakarken oyuncuların gittiği takımları teker teker sayıyor: “1968 yılının şu takımı olduğu gibi 1. Ligde oynadı. Mazlum Galatasaray’a, Ali Demirspor’a, Güngör Göztepe’ye, Cudi Göztepe’ye, Orhan Gençlerbirliği’ne, Mustafa Eskişehirspor’a gitti. Diğerleri yine Hacettepe, Eskişehirspor, Galatasaray’a transfer oldu.”


Şakir Kuruş 1987 senesinde askerlikten emekli olurken aynı zamanda bir jübile yaparak futbol oynamaya veda etmiş. Bu iki olay evliliğiyle birleşince ortaya ilginç bir sahne çıkmış. Gelin ve damat nikah masasından sonra futbol sahasına gelmişler. Jübile vesilesiyle bir de kitap çıkarmış. “Futbolda 35 Yıl” adını taşıyan bu kitabın basılmasında Metin Oktay’ın büyük katkısı olmuş. “Jübile kitabımı düğünde şeker dağıtır gibi dağıttım, bütün futbolculara ücretsiz gönderdim.”

Nikahtan sonra jübile.
Emekli olduktan sonra da futboldan kopamamış Şakir Kuruş: “On sekiz sene federasyonda görev yaptım. Balıkesir’den Antalya’ya kadar uzanan bir bölgede gençleri tarayıp buluyorduk.” 2008’e kadar federasyonun bölge sorumluluğunu yaptıktan sonra bir süre de kadın milli futbol takımını çalıştırmış.


Şakir Kuruş'un müzeyi andıran evi.
Şakir Hoca’nın emekli olmasıyla birlikte Denizgücü de eski ihtişamlı günlerinden uzaklaşmış ve sonunda kapanmış. Adeta çocuğu gibi özdeşleştiği kulübünün kapanması onu çok üzmüş. Fakat onu üzen sadece Denizgücü’nün kapanması değil İzmir’deki futbol ortamının giderek kötüye gitmesi. Bu konuda şunları söylüyor: “Ben İzmir’e geleli elli iki sene oldu. Nüfus 200 bin iken oldu 3-4 milyon. Sahalar aynı, nerede oynayacak bu çocuklar? Atatürk Stadı yanındaki 4 numaralı sahaya kapalı salon yaptılar. 3 numaralı sahaya park yaptılar. Orası futbol sahası oraya niye yapıyorsun salonu. Zaten saha az, git başka yere yap. Futbolumuzun bir yerlere gelmesi isteniyorsa semt sahaları yapılması ve çocukların futbol oynamaya teşvik edilmesi lazım.”

Mersin İdman Yurdu ile yapılan bir maçtan önce iki takımın
kaptanları Kadri Aytaç ve Şakir Kuruş sahaya çıkıyor.
Onun futbolla dolu geçen yaşamını kendi sözleri özetliyor: “ Bir insan otuz beş sene bir kışlada yatar mı? Böyle bir aşk, böyle bir futbol sevgisi olur mu? Ömrüm sporla geçti.”
 
Sağdaki fotoğraf 1956'da Vefa Stadında çekilmiş. İstanbul Denizgücü'nün
sağ baştaki oyuncusunun oğlu (soldaki fotoğrafta) 1983'te İzmir
Denizgücü'nde Şakir Kuruş'la birlikte oynamış.








       

9 Kasım 2014 Pazar

Alpaslan Eratlı - Liberoların Kralı

“Onu ilk kez İstanbulspor takımındaki birinci maçında seyretmiştim. İncecik, dal gibi vücuduyla bu işin altından kalkamayacak bir hali vardı. Fakat yaptığı hareketlerle beni iyice sardı. O maçtan sonra yaptığım kritikte, ‘Bu çocuğa dikkat edin. Sahalarımıza büyük bir futbolcu geliyor’ diye yazmıştım. Bu sezon başında da gene bir kritiğimde Alpaslan’ı rahat stili, kendine olan büyük güveni ve olağanüstü top tekniği yüzünden ünlü yıldız Beckenbauer’e benzetmiştim."

Futbol tarihimizin simge isimlerinden biri olan Gündüz Kılıç 1975 Haziran’ında Hürriyet gazetesindeki köşesinde Alpaslan Eratlı için bu satırları yazmış. Stili Beckenbauer’a benzetilen usta oyuncu, Türkiye’de değil de Almanya gibi bir ülkede yaşasaydı herhalde bugün hâlâ bütün dünyanın tanıdığı bir futbolcu olurdu. Yetmişli yılların bu büyük yıldızıyla İstanbulspor, Fenerbahçe ve milli takım yıllarının yanı sıra öncesini de konuştuk. Cerrahpaşa ve Davutpaşa’da geçen ilk yılları bize şöyle anlattı:


“9 Kasım 1948 İstanbul, Cerrahpaşa doğumluyum. Her çocuk gibi ben de mahalle arasında top oynamaya başladım. Davutpaşa Ortaokulunun bahçesinde oynardık. Okulun bahçesi çok büyük değildi. Altışar kişilik maçlar yapardık. O zamanki eğilimin aksine ailemden top oynamama karşı bir tepki gelmedi. Babam denizyollarında çalışıyordu. Onu üniforma içinde gören herkes subay zannedermiş. ‘Bütün askerler bana selam veriyor, ben de onları bozmamak için selam veriyorum,’ derdi. İki kardeştik biz. Üç yaş ufak kardeşim Turgay da benim gibi futbolcu oldu.”

Alpaslan Eratlı'nın annesi ve babası.
“İlk kulübüm Cerrahpaşa idi. Davutpaşa Ortaokulu bahçesinde top oynarken beni görüp beğenmişler. Cerrahpaşa kulübüne girdiğim zaman herhalde on beş yaşındaydım. Bana lisans çıkardıkları zaman takımdakilerin hepsi askerliğini yapmıştı, yani en az 23-25 yaşlarındaydı. Cerrahpaşa’da bir sezon geçirdim ve amatör kümede oynadım. Hatta yazlık maçlarda bile oynadım. Ligler bittiği zaman mesela Beykoz’dan, Florya’dan, Fatih’ten çeşitli takımlar gelir, turnuva düzenlenirdi. Bahçelievler’de böyle bir turnuva olmuştu. Hatta o yaşta tuhaf bir şey ama benim o turnuvada gol kralı olmam dolayısıyla bir kupam bile vardır.”

                  Cerrahpaşa formasıyla Bakırköy Sümerspor sahasında.                        
                                                                                              (Şerif Çekiçler arşivi)
“Cerrahpaşa’dan sonra Davutpaşa takımında oynadım. Yalnız Davutpaşa’ya gitmeden önce Cankurtaran kulübüne geçmiştim. Bir maç oynadım, bir daha oynamadım. Beni sol açık oynatmak istediler. Ben forvete yakın orta saha oynuyordum. Hoca takım kaptanını o pozisyonda oynatınca, ‘Bir daha böyle yaparsanız gelmem,’ dedim. O, kaptanı orada oynatmakta ısrar edince bir daha gitmedim. O sezonu oynamadan boş geçirdikten sonra 3. Ligdeki Davutpaşa’ya geçtim.”

                             (Davutpaşa Spor Kulübü)
Alpaslan Eratlı Davutpaşa takımında bir sezon forma giydikten sonra 1968-69 sezonundan itibaren İstanbulspor’da oynamaya başlamış. Yalnız bu transferin enteresan bir hikâyesi var. Bunu şöyle anlatıyor: “Eski İstanbulspor santrforu İbrahim Toker Cerrahpaşalıydı. Beni o götürdü İstanbulspor’a. Aslında bunun hikâyesi de çok enteresan. Neredeyse Tekirdağspor’a gidiyordum. Onlara karşı oynadığım iki lig maçında da gol atmıştım. Bana transfer teklif ettiler. 30.000 lira vermeyi teklif ettiler ki, o zaman daha amatördüm. Çok iyi paraydı o zaman. Ben o sene Galatasaray Kimya Fakültesi gece bölümüne girmiştim. Okulun yıllığı 3.000 liraydı ve beş yıllık bir okuldu. Yani toplam okul parası 15.000 lira yapıyordu. Benim bu parayı bulmam lazım, ailemden bu parayı verecek kimse yok, memur çocuğuyduk. Ben o teklifi kabul ettim tabii.”


“Akşam mahallede, kahvenin önünde sandalyede otururken İbrahim Abi geldi. ‘Ne yaptın?’ diye sordu. ‘Abi yarın hayırlısıyla Tekirdağ’dayım,’ dedim. ‘Sen orayı bırak, gel ben seni yarın İstanbulspor’a götüreyim,’ dedi. Ben anlaştığımızı söyleyince, ‘İbrahim Abi beni caydırdı dersin,’ karşılığını verdi. İki gün sonra Vefa Stadında kulübün futbolcu denemeleri varmış. Çıktım çift kaleye. Biraz sonra baktım birisi kenardan, ‘Gel gel,’ diye bağırıyor. Çıktım sahadan, velhasıl daha on dakika bile olmadan iş bitti, seçildim. Ayağıma iki-üç tane top gelince kenardan seyredenler herhalde bir şeyler gördüler ki ‘yeter çık’ dediler. Ertesi gün bana toplam okul masrafım olan 15.000 lirayı teklif ettiler. Hiç olmazsa 20.000 lira verin dedim ama İbrahim Abi, ‘Sen merak etme, aylık verirler, telafi edilir,’ dedi. Bahçelievler’de Talha Dinçel laboratuarı vardı. Beni 650 lira maaşla oranın kadrosuna aldılar. Böylece yine benim talep ettiğim miktara gelmiş oldu.”
Tekirdağ’a gitseydiniz bugün herkesin tanıdığı Alpaslan Eratlı olur muydunuz diye sorduğumuzda, “Bilemeyiz tabii,” diye cevap veriyor. “Tekirdağspor da o zaman Davutpaşa gibi 3. Ligde oynuyordu. Orada keşfedilmem çok zor olurdu. İbrahim Abi, ‘Gözden ırak olan gönülden de ırak olur,’ demişti. Belki 2. Ligde oynardım.”

İstanbulspor 1968-69. Ayaktakiler: Yıldırım, Mete, Celal, Bilge, B. Ahmet, Cemil.
Oturanlar: Türker, Bülent, K. Ahmet, Kasapoğlu, Alpaslan.

Okula devam edip etmediği şeklindeki sorumuza şöyle cevap veriyor: “Okulu üçüncü sınıfa kadar sürdürdüm. Yöneticimiz Nirun Şahingiray vardı, birbirimizi çok severdik. ‘Okula devam et, ilkokul dahil bugüne kadar yaptığın bütün masrafları vereceğim,’ dedi ama okulu bitiremedim.”

Alpaslan Eratlı 1968-69 sezonundan itibaren İstanbulspor forması giymeye başlamasına rağmen ilk sezonunda fazla oynamamıştı. Bunun sebebini şöyle açıklıyor:  “İstanbulspor’daki ilk sezonumda iki maç oynadım sonra beni oynatmadılar çünkü amatördüm ve kaçmamdan korkuyorlardı. Sezonun bitmesine yaklaşık bir ay vardı. Profesyonel olursan oynatırız diyorlardı. Ben de profesyonel oldum. Son dört-beş maçta oynadım o zaman. Hiç unutmam iki maç oynadım, uçağa bindirip Bursa’ya götürdüler beni. Hiç unutmam onu, pırpırlı bir uçaktı. Kalkmasıyla Gemlik üzerinden biraz sonra Bursa’ya varması bir olmuştu. Bursalı yöneticilerden biri İstanbul’a gelip beni götürmüştü. Cavit Çağlar ve Ali İhsan Sönmez yöneticiydi o zaman. Bana 100.000 lira teklif ettiler. Ama ben Nirun Abi’yi sevdiğim için kabul etmedim.”

İstanbulspor'a ilk geldiği günlerde Bilge Tarhan'la.
                                                                                              (Bilge Tarhan arşivi)
İki ayağını da iyi kullanabilen ender futbolculardandı Alpaslan Eratlı. Fakat onu bugün unutulmaz bir futbolcu yapan asıl özelliği sol ayağını çok iyi kullanabilmesiydi. Fenerbahçe’ye geldikten sonra da Türk futbolunun gördüğü en iyi liberolardan biri olmuştu. Bugün pek bilinmeyen bir özelliği de İstanbulspor da bir dönem santrfor olarak oynamasıydı: 

“Yalçın Abi sol bek oynadığı için ben İstanbulspor’da sağ bek olarak başladım. Milli takımda da sağ bek oynuyordum. Savunmanın her yerinde oynadım. Fenerbahçe’ye geldiğimde sol bek oynadım, sağ bek olmadığı zaman yine orada oynuyordum. Son dört sene de libero olarak oynadım. Oynamadığım yer yok ki. İstanbulspor’un 2. Lige düştüğü 1972-73 sezonunda da santrfor olarak oynadım takımda. Cemil o sezon Kasım ayındaki ara transferde Fenerbahçe’ye gitmişti. Ben o zaman santrfora geçtim. Birkaç maç oynadım, gol de attım. Hatta Trabzonspor’u Dolmabahçe’de 2-0 yendiğimiz maçta iki golü de ben atmıştım. İskenderun’da da iki gol attım. O sezon yedi-sekiz tane gol attım.”

Milli takımda iki İstanbulsporlu.
Unutulmaz gollerinden biri olarak İstanbulspor’un 1970-71 sezonunda Galatasaray’ı 3-0 yendiği maçın son dakikasında, takımının son sayısını kaydetmesini hatırlatıyoruz: “O golü hatırlıyorum. Yalçın Abi ortaladı ben de yükselip kafayla golü attım. Yani sol bek ortaladı, sağ bek golü attı. Azdır bunun örneği.” Aynı golü takım arkadaşı Bilge Tarhan şöyle anlatıyor: "Yalçın sol taraftan topu ortaladı. Ben tam topa kafa vurmak için yükselmiştim ki, arkamdan bir gölgenin hışımla gelip beni geçtiğini fark ettim. Alpaslan benden de fazla yükselerek kafayı vurup golü attı."

Galatasaray maçında Alpaslan'ın attığı üçüncü İstanbulspor golü.
                                                     (Cem Atabeyoğlu, İstanbulspor Yıllığı 1996)
A milli formayı ilk kez 17 Ekim 1970’te Köln’de Batı Almanya ile 1-1 berabere kaldığımız maçta giymiş Alpaslan Eratlı. Ondan önce de Bulgaristan’daki turnuvada dört kez ümit milli formayı giymiş. O yıllarda bilhassa yurtdışındaki maçlarda “Çanakkale geçilmez” savunmasıyla oynadığımızı hatırlayarak Köln’deki maçta da aynı taktikle oynayıp oynamadığımızı soruyoruz: “Köln’deki maçta çok iyi oynamıştık. Hiç ezilmedik. O zaman Alman milli takımında kimler yoktu ki: Mayer, Vogts, Beckenbauer, Overath, Müller, Grabowski. İlk maçım olduğu için onu çok iyi hatırlıyorum. Ezilmediğimiz gibi galibiyeti de kaçırdık. Almanlar penaltıdan atmıştı golü.” Halit Kıvanç o maçı radyodan anlatmıştı. Daha sonra kaleme aldığı anılarında Alpaslan’la ilgili olarak şunları yazmış: “Alpaslan, o gencecik, körpecik Alpaslan, sanki kırk yıllık milli idi. Oysa ilk kez giyiyordu A milli takım formasını. Öylesine soğukkanlı, öylesine güvenli, raket gibi sol ayağını bir uzatıyordu… Müller’i, Grabowski’si, topu bırakıp dönüyordu geri.”*

13 Aralık 1970'te İstanbul'da Arnavutluk'u 2-1 yendiğimiz maçın kadrosu: Ali Artuner, Ercan Aktuna, Muzaffer Sipahi,
Metin Kurt, Cemil Turan, Sanlı Sarıalioğlu, Ziya Şengül, Ender Konca, Alpaslan Eratlı, Kamuran Yavuz, Ergün Acuner.
Milli takımda başarılı futbolunu sürdürmesine karşın İstanbulspor 1971-72 sezonu sonunda 2. Lige düşünce Alpaslan Eratlı bir süre milli kadroya çağırılmamış: “İstanbulspor 1. Ligdeyken milli takıma seçilmiştim, takım 2. Lige düştü diye Napoli’de İtalya ile 0-0 berabere kaldığımız kadroya alınmadım mesela. Ondan önce milli takımda kaç tane maç oynamışım. Bu yanlış bir iş bence.”
30 Nisan 1975’te deplasmanda İsviçre ile oynadığımız maçta attığı unutulmaz golü hatırlatıyoruz: “Milli maçlarda fazla gol atamadım. Sadece İsviçre’ye ve ümit takımında Arnavutluk’a golüm var. Yalnız sol ayaklı değildim, sağ ayağımı da kullanıyordum. Mesela İsviçre’de 1-1 berabere kaldığımız maçta sağ bek oynuyordum ve golü sağ ayağımla atmıştım. Sol bekte yanlış hatırlamıyorsam Zekeriya oynamıştı.”

1 Aralık 1974'te İzmir'de oynanan İsviçre maçının kadrosu. Ayaktakiler: Ziya Şengül, Metin Kurt, Zekeriya Alp,
İsmail Arca, Mehmet Özgül, Yasin Özdenak. Oturanlar: Alpaslan Eratlı, Selçuk Yalçıntaş,
Engin Verel, Cemil Turan, Osman Arpacıoğlu.
2. Lige düşen İstanbulspor’da bir sezon daha oynadıktan sonra 1973-74 sezonundan itibaren Fenerbahçe forması giyen Alpaslan’ın transferi pek kolay olmamış: “Fenerbahçe’ye geleceğim sene sözleşmem bitmişti aslında ama o zaman kulüplerin sözleşmeyi iki yıl uzatma hakkı vardı. İstanbulspor başkanı Ali Sohtorik, ‘600.000 lirayı getirirsen gidersin,’ dedi. O beni Galatasaray’a vermek istiyordu. Emin Abi buldu beni, ‘Al şu 25.000 lirayı, git tatil yap, merak etme ben seni alacağım,’ dedi. Ben de, ‘Bu işin bir prosedürü var, o zaman satışımı isteyeyim,’ dedim. Ben satış isteyince, İstanbulspor beni 1 milyon liraya satışa koydu. O zaman Emin Cankurtaran, Mehmet Üstünkaya, Selahattin Beyazıt hepsi sanayiciydi ve birbirleriyle dosttu. Satışa Fenerbahçe’den başka kimse girmedi. Tek kulüp girince satış bedelinin yüzde 60’ını yatırdığı zaman oyuncuyu alıyordu. O yatırılan paranın da yüzde 60’ını kulüp, yüzde 40’ını oyuncu alıyordu. Böylece Fenerbahçeli oldum.”


Fenerbahçe’ye geldiği zaman bek olarak oynamaya devam etmiş. Üçüncü sezonundaysa en verimli olduğu pozisyona, liberoya geçmiş: “1973-74’te geldim Fenerbahçe’ye. Liberoda Ziya oynuyordu. O sene şampiyon olduk. 1974-75’te yine şampiyon olduk. O sene Ziya bıraktı, ben ondan sonra liberoya geçtim.” Fenerbahçe’ye ilk geldiğinde 250.000 lira almış Alpaslan Eratlı. Bu paranın o yıllarda iyi bir meblağ olup olmadığını soruyoruz: “İyi paraydı tabii. O zamanki gazetelere bak, o parayı alan kaç kişi var, o zaman durum anlaşılır. Emin Abi (Cankurtaran) imzayı attığımız gün verdi paranın tamamını. Yazıhanesi Karaköy’de Bankalar Caddesindeydi. O zaman kimsede araba yok. En büyük banknotlar 500 liralıktı. Para olduğu anlaşılmasın diye sanki alışverişten geliyormuşum gibi kesekâğıdına doldurmuştum paraları. O zaman maaşlar 1.000 liraydı galiba. Yalnız hazırlık maçlarından iyi para kazanmıştık, on üç tane maç yapmıştık bir ayda. Galatasaray ve Beşiktaş maçlarını kazandığımızda 2.000, diğer maçlardan 1.000 lira pirim alıyorduk. Hiç unutmam, Ağustos ayındaki o ilk maçlardan, spor yazarları turnuvasından 13.500 lira pirim almıştık.”

Fenerbahçe'de son sezonu olan 1982-83'te takımın kaptanıydı. Ayaktakiler: Selçuk Yula, Hasan, Nurettin, Müjdat,
Cem, Alpaslan. Oturanlar: Erdoğan Arıca, Arif, Bulgar Mehmet, Önder, Osman.
                                                                                                                                                                        (Koray Gürtaş arşivi)

Alpaslan Eratlı Fenerbahçe’ye gelir gelmez üst üste iki sezon şampiyonluk yaşamıştı. Özellikle 1974-75 sezonunda iyice olgunlaşan futboluyla takıma büyük katkı yapmış, şampiyonlukta büyük rol oynamıştı. Halit Kıvanç da anılarında bu duruma dikkat çekiyor: “Aynı mevsim Fenerbahçe lig şampiyonluğunu kazanırken de golcüsü geri adamlarından biriydi. Cemil’lerin, Osman’ların golü nasıl atacağını bekleyen on binler, Fenerbahçe-Giresunspor karşısında, galibiyeti Alpaslan’ın golüyle aldığını görmüşlerdi. Alpaslan, ünlü tenis raketi sol ayağıyla topu şöyle bir kepçelemiş ve ağlarla birlikte tribünleri de havalandırmıştı. Sarı-Lacivert renklere gönül verenler mutluydu. Fenerbahçe şampiyonluk turunu atmaya hak kazanmıştı.”**


Birçok basın organı 1974-75 sezonunda onu yılın futbolcusu seçmişti. Nitekim Gündüz Kılıç da 9 Haziran 1975 tarihli Hürriyet gazetesindeki yazısının başlığını “Ligin baş kahramanı Alpaslan” şeklinde koymuştu. Onun için şunları yazıyordu Baba Gündüz:  “Geçtiğimiz ligin ilk yarısından sonra da yeteneklerini ve form grafiğini inceleyen bir yazımla onu Fenerbahçe’nin süper yıldızı olarak ilan etmiştim. Alpaslan’a beni mahcup etmediği için teşekkür ederim. Yalnız Fenerbahçe’nin değil, ligin de süper yıldızı oldu o.” Ardından onu büyüten özellikleri şöyle sıralıyordu: “Hiçbir oyuncuda olmayan hasletler onda var. Kafası ile vücudu arasındaki koordinasyon mükemmel. İntikal sureti olumlu. Kendine güveni tam. Kişisel top tekniği yüksek seviyede. Oyunu iyi anlıyor, sahayı enine boyuna görebiliyor. Pozisyon nosyonu noksansız. Taymingi çok iyi. Yaratıcılığı da var. Tam zamanında, tam yerinde olmasını da biliyor. Soğukkanlı ve sahadaki her şarta adapte olabiliyor.”


Frikikten çok sayıda golü vardı. Bunlardan en unutulmazı bir başbakanlık kupası maçında Trabzonspor’a yaklaşık kırk metreden attığı goldü. Gelgelelim maç penaltılara kalmış, o zaman penaltı atışını kaçırmıştı: “Çalıştığımız idman sahasının arkasında çalışmamız için ufak çim bir saha yapılmıştı elliye elli. Orada ayak tenisi filan da oynardık. İdmanlardan sonra orada baraj tahtasının üzerinden frikik çalışması yapardım. Futbol hayatımda iki penaltı kaçırdım. Birisi o maçtaydı, diğerini de cumhurbaşkanlığı kupasında Yasin’e atamamıştım. Trabzonspor maçındaki o frikik golünü hala hatırlıyorum. Şenol topu görememişti. Fakat on metreden penaltıyı kaçırdım. Hırslandın mı oluyor böyle şeyler. Kaçırdığım o iki penaltıda da topa vururken hırslanmıştım. Rahat olmak lazım halbuki.”


Futbol hayatı en üst seviyede devam ederken o uğursuz sakatlık geldi. Fenerbahçe’nin 1977 Eylül’ünde İngiltere’de Aston Villa ile yaptığı maçta çapraz bağları kopunca yaklaşık iki sezon futbol oynayamadı. Nasıl sakatlandığını ve sonrasında yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Top havalanmıştı. Ben rakip oyuncuyla birlikte havalandım. Ayağımın üstüne ters bastım. Zaten o anda hissettim kötü bir şey olduğunu. Meğer çapraz bağlar kopmuş. Kırıktan daha kötü, kırık bir süre sonra kaynıyor. Arabanın amortisörünü düşün, o olmazsa gider mi araba? Bağların kopması da aynı durum. Sekiz ay boyunca topa ayağımı sürmedim. Sonra oynadım ama tam randıman verdiğim söylenemez. Rutubetli havalarda hâlâ bacağım ağrır. İlk ameliyatı burada oldum ama yanlış yapılmış, sakatlığım geçmedi. Almanya’da ikinci kez ameliyat oldum. Ameliyatımı Alman milli takımın da doktoru olan profesör yaptı. Doktoru Ali Şen ayarlamıştı. Doktor bana, ‘Ben bu ameliyatı top oynaman için değil, ileride rahatsız olmaman için yapıyorum,’ demişti. Hatta İzmir’deki Almanya maçına Profesör Hess de gelmişti. Orada ona, ‘Yakında oynayacağım,’ deyince adam çok şaşırmıştı. Ameliyattan sonra çok vücut geliştirme çalışması yaptım. Ameliyatı yapan doktorun kitabı vardı, onu aynen uyguladım. Fenerbahçe’de dört şampiyonluk yaşadım ama 77’den sonra ben doğru dürüst oynamadım aslında. Rausch giderken bana, ‘Senin yüzünden gidiyorum,’ demişti. Bir maç oynuyordum, üç maç oynayamıyordum. Ayağım davul gibi şişiyordu. Onu da düşünürsek toplam iki sezonum gitti.”

Kardeşi Turgay'la Dereağzı'nda bir idmanda.
Fenerbahçe’ye geldiğinde üst üste iki şampiyonluk kazandıran Didi’nin iyi bir teknik adam olup olmadığını sorduğumuzda dolaylı yoldan cevap veriyor: “Futbol oynadığımız yıllarda bize bir şey vermediler. Şimdiki gibi iyi gözlem yapılmazdı o zaman. Şimdi teknik adamlar oyuncuları adım atışından her aşamasına kadar biliyor, tanıyor. Ben bıraktıktan sonraki hocalardan Zeman takımı iyi çalıştırıyordu ama onu da gönderdiler. Gördüğüm en iyi antrenördü. Adam doğrusunu yaptırıyor ama karşısındakinin algılaması farklı. O durumda yapılacak hiçbir şey yok. 7-0’lık Benfica maçında o kadar fark Didi’nin yüzünden olmuştu. Göbekte oynatmadı beni, sol bekte oynattı. Ortadan gelen adam dört tane gol atmıştı. Zaten o maçtan sonra Didi’yi gönderdiler.”


Alpaslan Eratlı geçirdiği sakatlıktan sonra eski verimiyle oynayamadığını söylemesine rağmen 1982-83 sezonuna kadar futbol oynadı. Hatta o sezon eski günlerini aratmayan bir futbol sergileyerek Fenerbahçe’nin lig ve Türkiye Kupası şampiyonluğunda büyük pay sahibi oldu. 22 Haziran 1983 günü Trabzonspor’la yapılan Cumhurbaşkanlığı Kupası maçında resmi olarak son kez forma giydi. Ardından Fenerbahçe’nin milli takımda forma giyen şöhretlerle yaptığı jübile maçıyla futbol hayatını noktaladı.


*   Halit Kıvanç, Futbol Bir Aşk, s. 196.
** Futbol Bir Aşk, s. 251




 



31 Ekim 2014 Cuma

Günay Kayarlar - Bir Galatasaray Emektarı

Bir futbol takımında genellikle herkesin ismini bildiği iki-üç yıldız yer alır. Bir de bu isimlerin dışında sessiz sedasız görevini yapıp takımın başarısı için emek harcayanlar vardır ki, böyleleri olmasa o kulübün ayakta kalması veya şampiyonluklar kazanması zordur. Bu yazımızda ele alacağımız Günay Kayarlar da böyle insanlardan biridir. On iki yaşındayken girdiği Galatasaray kulübünde önce oyuncu, sonra antrenör olarak görev yapmış, zaman zaman başka kulüpleri çalıştırdıktan sonra tekrar yuvaya dönüp idari menajerlikten, tesis müdürlüğüne, futbol okulu yöneticiliğine kadar her kademede çalışmış. Futbola nasıl başladığını, Galatasaray’a girişini şöyle anlatıyor:


“1935 Şişli doğumluyum. Bütün çocuklar gibi ben de sokaklarda top oynamaya başladım. Babam top oynamamıza kızardı. Akşam eve geldiğinde ayakkabılarımı kontrol ederdi. Yeni alınan ayakkabımın birkaç günde burunlarının açıldığını bilirim. Onları babamdan saklardık. Ağabeylerim de futbol oynardı. Büyük ağabeyim rahmetli oldu. Deniz albaylığından emekliydi. Ben lisede oynarken onun futbolunu gördüm. Ama o okumayı tercih etti. Mersin’e, Deniz Harp Okuluna gitti. Küçük ağabeyim Bülent çok iyi futbolcuydu. Galatasaray A takımında da oynadı.”

1950-51 sezonunun Galatasaray genç takımı. Günay Kayarlar
arka sırada sağ başta. Ön sırada sağdan ikinci, birlikte A
takımına geçtiği arkadaşı Ali Soydan. Orta sıradaki takım
 elbiseli beyefendiler A takımının antrenörü İngiliz Lockhead
ve genç takım antrenörü Selahattin Buda. Fotoğrafın altındaki
imza o dönem kulüp müdürlüğü yapan Leblebi Mehmet'e ait.
“Ben 14 yaşında Galatasaray genç takımına girdim. Ağabeyim Bülent genç takım seçmelerine katılmıştı. Kazanıp oynamaya başladı. Oynarken ‘Kardeşim de iyi futbolcudur,’ deyince görmek istemişler. Ben doğrudan doğruya Galatasaray genç takımına gittim ve kabul edildim. Ne zaman ki, futboldan para kazandım, 16 yaşında yardım gibi Galatasaray’dan maaş almaya başladım – her ay 300 lira alıyordum ki o zaman için iyi paraydı. Babama yardım ediyordum o maaşla. O zaman futbol oynamama itiraz etmeyi bıraktığı gibi maçlara gelip teşvik etmeye de başlamıştı. Hatta eğer birisi tribünde futbolcuları eleştirirse onlarla tartışmaya giriyormuş.”


“1953’de genç milli oldum. Belçika’da dünya şampiyonasına gittik ve üçüncü olduk. Hocamız Cihat Arman’dı. Biz onu zamanında seyrettik, hakikaten çok iyi kaleciydi. Yarı finalde Macaristan’a yenildik. Sonra İspanya’yı yenip üçüncü olduk.” Günay Kayarlar’ın da sol bek olarak görev yaptığı genç milli takım, saman alevi gibi bir parlayıp bir sönen ülkemiz futbolunun o güne dek gördüğü en büyük başarıya imza atmıştı. İzmirspor kalecisi Seyfi Talay, Adaletli Gökçen Dinçer, Fenerbahçeli Akgün, Beşiktaşlı Metin Erman, sonradan Ankara Demirspor formasıyla gol kralı olacak Fikri, Beşiktaşlı Coşkun Taş gibi geleceğin başarılı isimleri yer alıyordu bu kadroda.

1953'te dünya üçüncüsü olan genç milli takım. Ayaktakiler (soldan): Coşkun Taş (BJK), Seyfi Talay (İzmirs.), Necdet
Çoruh (KP), Ercan Ertuğ (GB), Metin Erman (BJK), Günay Kayarlar (GS), Fikri Elma (Ank. Pınarspor), Akgün Kaçmaz
(FB). Oturanlar: Gökçen Dinçer (Adalet), Erol Topoyan (Adalet), Vedat Dömeke (Eyüp).
“Galatasaray genç takımında antrenörümüz Selahattin Buda idi. Futbolcudan çok iyi anlardı ve çok iyi gönül alırdı. O zaman diploması filan yoktu ama çok iyi anlardı futboldan. Geldiğim sene A takımını Lockhead isimli bir İngiliz çalıştırıyordu. Sık sık gelip genç takımı da izliyordu. Genç takımda Küçük Ali (Soydan) ile beraber oynadık ve A takıma beraber çıktık. Ondan sonra Gündüz Abi geldi. Onun zamanında A takıma alındım.”

1953-54 sezonunda Galatasaray'ın muhtemelen B
takımından bir grup. Ayaktakiler Kadri Aytaç, Necmi
Erdoğdu (Torik Necmi), Şükrü Gülesin. Oturanlar:
kaleci Metin Türel ve Günay Kayarlar.
Günay Kayarlar’ın aynı yıl içinde kazandığı bir diğer başarı Galatasaray formasıyla olmuş. Turgay Şeren, İsfendiyar, Suat, Coşkun, B. Ali gibi isimlerin de yer aldığı Galatasaray amatör takımı 1953 yılında Adana’da Türkiye şampiyonluğunu kazanmış.  Bu başarıların ardından 1954-55 sezonunda Galatasaray A takımına alınmış ve 1955’te profesyonel olmuş. O günlerdeki takım arkadaşlarını şöyle sıralıyor Günay Kayarlar: “Kaleci Turgay, sağ bek Candemir, sol bek Necmi sonra Tayyar Cavcav geldi. sağ haf Coşkun Özarı, santrhaf Bülent Eken, o İtalya’ya gidince Doğan Koloğlu ve Büyük Ali oynadı. Sol haf harika bir futbolcuydu: Rober Eryol. Forvet İsfendiyar, Suat, Metin, Kadri, Küçük Ali’den oluşuyordu. Ben genç takımda ve Türkiye amatör şampiyonasında sol bek oynadım. Ağabeyim Bülent sağ bek oynuyordu. Sonradan orta sahaya geçtim, sol ve sağ haf oynadım. Metin Oktay benden bir sene sonra gelmişti. Ben geldiğimde Suat, Kadri, Coşkun vardı takımda. 1955’te lig şampiyonu olduk.”

1953'te Türkiye birincisi olan Galatasaray (soldan): Bülent Kayarlar, Ali Soydan, İsfendiyar, Suat, Bülent Varol, Günaydın
Özyurt, Coşkun, Günay Kayarlar, Bülent Eken, Cemal, kaptan  Muzaffer Tokaç.
Söz o günlerin zorluklarından açılınca kendi tecrübelerini anlatıyor: “Dinyakos’a ayakkabı yaptırırdık. Çok enteresan bir adamdı. Ayağına baktı mı numaranı anlar, bir bakışta çizer ve yapardı. Bütün futbolcular sıraya girerdi ayakkabı yaptırmak için. İki üç ay sonrasına gün verirdi. Ama biz usulünü biliyorduk. Giderken bir şişe rakı alıp koyuyorduk. ‘Sağ ol paşam,’ derdi, hemen oradan bir ayakkabı uydururdu. Biz hep toprak sahalarda oynadık. Maça çıkarken önce taşları temizlerdik sahadan. Yağmur yağdı mı çamur, batak olurdu. Ayakkabıları biz kendimiz tamir ederdik. Kösele keserdik. Evde örsümüz vardı, krampon yapardık.”

Galatasaray yedekleri 1954'te Trabzon'da bir maçta. Sağdan üçüncü Doğan
Koloğlu, beşinci Günay Kayarlar. Sol tarafta Gündüz Kılıç görülüyor.
Günay Kayarlar tecrübeli isimlerin çokluğundan dolayı takımda fazla oynama şansı bulamayınca Galatasaray’dan ayrılarak Beyoğluspor’a geçmiş: “Galatasaray’dan Beşiktaş’a geçmem söz konusuydu ama Beyoğlusporlu oldum. Onlar beni tanıyorlardı çünkü Galatasaray ile özel maçlar yapıyorlardı. Beni istediler ama o sırada Beşiktaş’la sözleşme imzalamak üzereydim. Fakat Galatasaray bu transferi istemedi. O yüzden Beyoğluspor’a gittim."


Günümüzde rastlamayacağımız bir nezaket örneği: Günay
Kayarlar'ın başka takıma transfer olmasına izin veren
kulüp yöneticilerine yazdığı teşekkür ve veda mektubu.


1956-57 sezonunda formasını giydiği Beyoğluspor, kısıtlı imkânlarıyla İstanbul profesyonel liginin mütevazı takımlarından biri olarak alt sıralarda mücadele ediyordu. Bu takımda bir sezon oynadıktan sonra daha iddialı bir takım olan Beykoz'a transfer olmuş Günay Kayarlar.

Günay Kayarlar (ayakta sağdan ikinci) Beyoğluspor formasıyla. Sol başta
Koço Kaplan. Beşinci oyuncu Beşiktaş ve AEK'de oynayan  Aleko Sofianidis.
Sol başta oturan daha sonra Beykoz ve AEK takımlarında oynayan
Aleko Yordan. Sağ başta oturan Dimitrioğlu.
“Beykoz bir hamle yapmıştı o seneler. Necmi daha Beykoz’da oynuyordu. Sol bek İsmet, sağ haf Hasan, santrhaf Ekerbiçer vardı. Ben sol haf oynuyordum. Sağ açık Ziya Baydar pırlanta gibi bir insandı. Çok iyi çalım atardı. Küçük Erdoğan, Büyük Erdoğan vardı, hepsi çok iyi futbolcuydu.  Beykoz’a transfer olduğum zaman belli bir miktar transfer parası almıştım. O parayla o zaman bir araba alınabiliyordu ama tabii şimdiki paralarla mukayese edilemez. Çok iyi bir kadromuz vardı, bütün büyük takımlara kafa tutuyorduk.”



Beykoz'un 1957-58 sezonundaki kadrosu. Ayaktakiler: Necmi, Günay, Nusret Ülük, Ziya, K. Erdoğan, Ekerbiçer.
Oturanlar: Mustafa Yürür, Hasan, Katır Nusret, B. Erdoğan, Rauf. 
Beykoz’un simgesi haline gelen Kelle İbrahim maçlardan evvel soyunma odasında Beykoz marşını koro halinde bütün oyunculara söyletirmiş. Günay Kayarlar o günlerin hatırası olarak sakladığı bu marşın sözlerini bizimle de paylaşıyor.


Beykoz’da üç sezon oynayan Günay Kayarlar’ın 1960-61 sezonundaki yeni kulübü Feriköy olmuş: “Feriköy’de Büyük ve Küçük Rıdvan, İsmet, kaptan Ahmet, Münacettin gibi futbolcularla birlikte oynadım."

Feriköy 1960-61 kadrosu. Ayaktakiler: Günay, ? , ?, ? , Necdet, Burhan, kaptan Ahmet.
Oturanlar: Büyük Rıdvan, Hüseyin, Aleko, İsmet.
"Feriköy’den Beyoğluspor’a döndüm tekrar. Orada mahalli lig şampiyonluğu yaşadık. Bursa’da baraj maçlarına katılıp Türkiye 1. Ligine çıktık.” Böylece Günay Kayarlar yeniden Beyoğluspor’a dönerken takım da 1962-63 sezonunda ilk kez Türkiye 1. Liginde mücadele etmeye başlamış."

1961-62'de İstanbul mahalli ligi şampiyonu olup Bursa'daki baraj maçlarında Türkiye 1. Ligine yükselme hakkını kazanan
Beyoğluspor takımı. Ayaktakiler: ? , Güngör Sürel, Sedat, Kaplan, ? , Kartal. Oturanlar: Kemal,
Gogo, Günay,  ? , Alpay.
1964’te antrenörlük hayatı başlamış: “Antrenörlüğe de Beyoğluspor’da Doğan Koloğlu’nun yardımcılığını yaparak başladım. Sonra Eşfak Abi (Aykaç) ile Beşiktaş’ın ünlü oyuncusu Voleci lakaplı Şeref Görkey ile çalıştım.” Günay Kayarlar 1978’e kadar Alibeyköy Adalet, Anadolu, Karagümrük gibi İstanbul’un muhtelif kulüplerini çalıştırmış.

Alibeyköy Adalet'i çalıştırırken bir maçta.
1979’da tekrar Galatasaray’a dönmüş, altyapı sorumluluğunu ve PAF takımı antrenörlüğünü üstlenmiş. 1980-81’de ikinci kez Galatasaray’ın başına geçen Brian Birch’ün yardımcısı olmuş. O sene Trabzonspor ve Adanaspor’un ardından ligi üçüncü sırada tamamlamışlar. Fakat Birch ikinci sezonunda bir hadiseye karışınca görevinden uzaklaştırılmış ve Günay Kayarlar iki maç için takımın başına geçmiş. Ardından Özkan Sümer’in yardımcısı olarak görevine devam etmiş.


“İkinci kez Galatasaray’a geldiğinde Birch’ün yardımcısıydım. Bir maçta Hürriyet gazetesinden Faik Gürses’e saldırdı. Olaylar çıktı. Sonra spor basını ona cephe alınca Türkiye’den ayrıldı.  Onun üzerine takım iki maç bana kaldı. O iki maçı kazandık. Deplasmanda Gaziantep’i, burada Ankaragücü’nü yendik. Sonra Özkan Sümer’i getirdiler, ben de onun yardımcılığına devam ettim.”

Galatasaray'ın Temmuz 1981'deki sezon açılışı.
Özkan Sümer'le bir buçuk sezon çalıştıktan sonra Galatasaray'ın teknik sorumluluğuna 1983-84 sezonunda Tomislav İviç getirilince onun yardımcılığıyla görevini sürdürmüş Günay Kayarlar. 1984’te Almanya’da katıldığı teknik direktörlük kursunu bitirdikten sonra yine Galatasaray’a dönmüş ve iki sezon boyunca 3. Lig takımının teknik direktörlüğünü üstlenmiş. Daha sonra Futbol Federasyonunda bölge antrenörlüğü, teknik sorumluluk gibi görevlerde bulunmuş. Yaklaşık yedi yıl federasyonda görev yaptıktan sonra Galatasaray, Beylerbeyi ve Beykoz takımlarında menajerlik, İstanbulspor’da altyapı teknik sorumluluğu yapmış.



Spor muhabiri Şafak Kayarlar’ın babası olan Günay Kayarlar son olarak 2004 yılında üstlendiği Galatasaray futbol okulunun yöneticiliğini bu yıl bıraktıktan sonra Galatasaray ve futbolla ilişkisini artık bir futbol sever olarak sürdürüyor.


Galatasaray'ın yüzüncü yılında merhum başkan Özhan Canaydın'dan
plaket alırken.