3 Mayıs 2014 Cumartesi

Burhan Sargın - Canavar Burhan

Hacettepe’de oynarken rakip defansları hallaç pamuğu gibi atıyor, golleri peş peşe sıralıyordu. Hal böyle olunca İstanbul’un yolunu tutması fazla uzun sürmedi. Fenerbahçe’ye geldiği sırada etrafa dehşet saçan bir “Ankara Canavarı” türemişti. Bundan esinlenen Fenerbahçeli taraftarlar savunmaları silindir gibi ezen bu Ankaralı oyuncuya lakap bulmakta zorlanmadı. Böylece saha dışında son derece nazik ve centilmen bir insan olan Burhan Sargın, futbol sahalarında “Canavar Burhan” adıyla tanındı. Kendisiyle Ankara yıllarını, Fenerbahçe’ye gelişini, milli takımdaki başarılarını ve futbol sonrası yıllarını konuştuk. Ankara’daki çocukluk ve gençlik yıllarını bize şöyle anlattı:


“1929’da Ankara Hacettepe’de doğdum. Üç erkek kardeştik. En ufakları bendim. Futbol oynamaya mahallede bez toplarla başladık. Babam Hacettepe’nin muhtarıydı. Babamın okuma yazması yoktu, karne dağıtma işlerini biz yapardık. O zaman harp yılları, her şey karneyle dağıtılıyordu.  O karneleri biz yazardık – ekmek karnesi, kaput bezi filan diye. Babamın ayrıca Hisar’a çıkarken Saraçlar çarşısında av malzemesi satılan dükkânı vardı. Av malzemesi bayisiydik. Kapsül, tabanca, fişek filan satardık. Onun dışında sekiz-on tane dükkânımız vardı. Babam dindar bir insandı, çarşıya cami yaptırmıştı. Berber Hamdi Bey diye bir kiracımız vardı. Adam vefat etmişti. Karısı kira bedeli olan sekiz lirayı getirirdi. Babam önce parayı alırdı ama sonra, ‘Al kızım, çocuklarına bir şey alırsın,’ diye geri verirdi. Top oynamama kızardı babam. Vehbi Koç bazen dükkânımıza gelirdi, sohbet ederdik. Anne tarafından Vehbi Bey ile hısımız. Dedem Beypazarı müftüsüymüş. Ben ortaokuldayken babam vefat etti.”

“Hisar’da dükkâna yakın Ulus ilkokulunda okudum. Birinci ortaokulu bitirince Yenişehir’de Atatürk Lisesine gittim. Orada bir sene okuduktan sonra Maarif Kolejine geçtim. Oradan mezun oldum. Ben kendime çok iyi bakardım. Bendeki enerji kimsede yoktu. Atatürk Lisesinden gittiğim Maarif Kolejini Ankara şampiyonu yaptım. Maçlarda on üç gol atmıştık, on ikisini ben attım. Finalde Polis Okuluyla oynadık. Onları 1-0 yendik. Golü elimle atmıştım. Hakem Faik Gökay’dı. Pozisyonu görmedi ve golü verdi. O golü verince kimse itiraz etmedi. Fakat jimnastik hocamız İbrahim Bey maçtan sonra, ‘Hakem sana elle mi attın diye sorsaydı ne diyecektin?’ dedi. ‘Evet, elle attım diyecektim,’ cevabını verdim. Beni öpüp tebrik etti.”

Burhan Sargın doğup büyüdüğü semtin takımı olan Hacettepe’de forma bulmakta gecikmedi. Kendisi oynarken ağabeyi Celal Sargın da kulübün idareciliğini yapıyordu. Genç Burhan 1946-47 sezonundan itibaren bir yandan Hacettepe’nin diğer yandan okul takımının maçlarında yer alıyordu. “Ben ilk kez Ankara stadında sahaya çıktığımda biz o zaman yanlış hatırlamıyorsam Ankara ikinci kümesindeydik. O maçı 7-0 kazandık, ben beş gol attım. İkinci maçı Matbaa Teknisyenler diye bir takımla yaptık. 9-0 yendik, yedi tane gol attım. Herkes birbirine bu kim diye soruyormuş. Ben o zaman Maarif Kolejinde talebeyim, Hacettepe’de zaman zaman oynuyorum. Başbakan Şükrü Saraçoğlu hemen her maça gelirdi. Bir gün tribünden aşağı inip bizi tebrik etmeye geldi. Bana, ‘Seni Fenerbahçe’ye göndereceğim,’ dedi. ‘Ben gitmem Fener’e, Beşiktaşlıyım,’ dedim. Beşiktaş Ankara’ya maç yapmaya geldiği zaman Ulus’taki Belvü Palas’ta kalırdı. Onları ziyarete giderdik. Recep, Eşref, Ali İhsan hepsi arkadaşımdı. Harbiye’yi ilk yarısını 3-0 mağlup bitirip 6-3 yendikleri maçta tribündeydim ben.”

Başbakan Şükrü Saraçoğlu Hacettepe'nin maçında
sahaya inmiş oyuncuları tebrik ediyor. 
Başbakan Saraçoğlu’nun teklifini reddedecek kadar Beşiktaş hayranı olan Burhan Sargın hiç ummadığı bir anda kendini bu takımın forması içinde buluvermişti: “Olgunluk imtihanlarından takıntım vardı. Bir sene bekleyecektim. Ağabeyimle dükkânlarımız için İstanbul’a mal almaya gidiyorduk. Hakem Cezmi Başar Ankara garında bizi yataklı vagona binerken görmüş. Hemen İstanbul’a telefon etmiş. Biz Haydarpaşa’da trenden indik, bir baktık karşımızda Arap Sadri (Usuoğlu) dahil Beşiktaşlı idareciler. ‘Beyoğluspor’la bir hazırlık maçımız var, illa sen de oyna’ diye ısrar ettiler. O sırada sıtma olmuştum, gözümün içi sapsarıydı. ‘Hastayım, oynayacak halde değilim,’ dememe rağmen sonuçta beni kandırdılar. O maçta iki gol attım.” Burhan Sargın Beşiktaş’la idmanlara çıkmasına rağmen İstanbul’a bir türlü alışamamış ve Ankara’ya geri dönmüştü. Fakat 1951’de bu kez kendini Fenerbahçe’de bulacaktı.  

“Sonra hasbelkader buraya geldim. Niye geldim? Demokrat Parti meclis grubu başkanvekili Osman Kavrakoğlu aynı zamanda Fenerbahçe başkanı, benim ağabeyim Celal Sargın da Hacettepe kulübü başkanıydı. Birlikte şeref tribününde otururken tanışmışlar. Fenerbahçe 1950’de oyunculara sezon açılışı için çağrı yapmış. Bunlar Ahmet Abi’nin (Ahmet Erol) iskeledeki kahvesinde oturuyorlar. ‘Biz antrenmana çıkmıyoruz,’ diyorlar. Osman Kavrakoğlu, kulüple alakanız kesilmiştir diye hepsine mektup gönderiyor. Böylece Fenerbahçe birçok futbolcusuyla yollarını ayırıyor. Osman Kavrakoğlu ağabeyimden öncelikle beni istiyor. Daha sonra Basri’yi de Fenerbahçe’ye ağabeyim getirdi.”

Burhan Sargın sekiz kez A milli takım forması giydi. Fotoğraf 1953'te İstanbul'da oynanan Yugoslavya maçına ait.
Soldan: Fikret Kırcan, İsmet Yamanoğlu, Şükrü Ersoy, Garbis İstanbulluoğlu, Mustafa Ertan, Rober Eryol,
Basri Dirimlili, Rıdvan Bolatlı, Burhan Sargın, Mehmet Ali Has, Ali İhsan Karayiğit.
İşte “Küçük Şeytanlar” adı verilen kadronun temeli böyle atılmıştı. Fenerbahçe tarihinin çok önemli bir sayfasını oluşturan kadro tasfiye edilmiş, yerine tecrübesiz gençlerden oluşan bir takım kurulmuştu. Hacettepeli Burhan’la birlikte Ankara’dan dört genç oyuncu daha takıma katılmıştı. Burhan Sargın ilk günlerde yaşadıkları zorlukları şöyle anlatıyor: “Önce giden takımı sana sayayım. Cihat Arman, Ahmet Erol, Murat, Selahattin Torkal, Samim, Küçük Halil, Erol, Suphi, Lefter, Halit. Fikret Abi hariç hepsi gitti, biz geldik. Kim? Orhan, Abdullah, Akgün, kaleci Selahattin, ben. Herkes bizi küçümsedi. İlk sene üçüncü olduk. Kadıköy çarşısında dolaşırken buradan kaçalım diye bizim yüzümüze tükürdüler. İlk geldiğimiz zaman Fenerbahçe Stadının tribünleri altındaki yatakhanede kalıyorduk. Biraz paralı olan bir tek ben vardım. Daha sonra iskelede, Kadıköy Belediyesinin arkasında bir binada ev tuttuk. Beşimiz de o evde kalıyorduk. Yatağımız yoktu, yer yatağında yattık. Bize çarşıda bir lokanta gösterdiler. Orada yemek yerdik.”

İlk sezonunda Fenerbahçe'nin Beşiktaş'ı 3-1 yendiği maçta
     iki golünden birini atarken.          (Milliyet)
1951-52 sezonunu sıkıntılar içinde geçiren “Küçük Şeytanlar” ertesi sezon Macar antrenör Szekelly yönetiminde kimsenin beklemediği şekilde İstanbul Profesyonel Ligi şampiyonu olur. Üstelik bu başarıya on sekiz maçta hiç yenilmeden, on dört galibiyet ve dört beraberlikle ulaşır.  Antrenörümüz Szekelly mühim adamdı, sabah gelir bize masaj yapardı. Her maç beşimizi birden oynatırdı. Niye oynatırdı? Aramızda dargınlık olmasın diye. Psikolojik usulleri çok iyi bilirdi. Maça çıkarken yanıma gelirdi, ‘Kimi oynatayım yanında, kimi istersin?’ diye sorardı. ‘Hepsi benim arkadaşım, hangisini istersen oynat,’ derdim.” 

Fenerbahçe'nin şampiyon olan 1952-53 kadrosu. Üst sıra (soldan): Muammer, Fahir, Niko, Feridun, Orhan.
Orta sıra: Mehmet Ali, Melih, Fikret, Kamil, Haluk. Alt sıra: Fehmi, Abdullah, Nedim, Szekelly, Burhan,
Niyazi, Akgün. Kaleciler: Selahattin, Süleyman.
Şampiyon olduğumuz sene Galatasaray ile son maçı oynadık. Antrenör Szekelly on yedi maç boyunca sol açık olarak Abdullah’ı oynatmıştı. Son maçta bize o sezon Kasımpaşa’dan gelen Niyazi’yi (Tamakan) oynattı. 1-0 kazandık, golü de Niyazi attı. Şampiyonluk ödülü olarak bize birer tane radyo verdiler. Otuz lira mı kırk lira mı ne, değeri o kadar. Başka bir ödül yok. Zaten biz o zaman futboldan para kazanmıyorduk. İnsanların sevgisi bizim için en büyük ödüldü. Ankara’ya yataklı vagonla giderdik. Tren Eskişehir garına gece iki buçuk civarında girerdi. Orada çocuğunu kucağına almış insanlar bizi görmeye gelirlerdi. Cama vururlar, bizi uyandırırlardı. Biz camı açtığımız zaman çocuklarına bizi gösterirlerdi.”

1952-53 şampiyonu Fenerbahçe'nin Galatasaray maçındaki kadrosu ödül olarak verilen radyolarla.
Ayaktakiler: Selahattin, M. Ali Has, Niko, Nedim, Feridun, Müjdat, Fikret Kırcan,
Kamil, Szekelly. Oturanlar: Niyazi , Akgün, Burhan.
Burhan Sargın 1954 yılında, Türk milli takımının o güne dek kazandığı en büyük başarının pay sahiplerinden biri olmuştu. Dünya Kupası finallerine katılmak için İspanya ile eşleşen milli takım Madrid’de yapılan ilk maçta 4-1 yenildikten sonra rövanş için 16 Mart 1954’te İstanbul’da sahaya çıkmıştı. Bu maçı Burhan’ın sol voleyle attığı gol sayesinde 1-0 kazandık. Yıllar sonra o golü şöyle hatırlıyor Burhan Sargın: “Suat topu kafayla güzel bir şekilde indirmişti. On sekizin dışından topa bir vurdum, ne ben gördüm ne kaleci gördü. Kimse görmedi topun kaleye nasıl girdiğini.” Üstat Halit Kıvanç da anılarında bu golü şöyle anlatıyor: “Maçın henüz 16. dakikası oynanırken… Bir stat dolusu insanı havaya fırlatan bir bomba patladı sanki Dolmabahçe’de… ‘Gooool!’ sesleri her yanı çınlatıyordu. Burhan öyle müthiş vurmuştu ki topa… Kaleci Carmelo’nun uçuşu sadece kale arkasındaki foto muhabirlerine verilen bir pozdan ibaret kalmıştı.” (Halit Kıvanç, “Futbol Bir Aşk” s. 29) O zamanki statüye göre iki takım da birer maç kazandığı takdirde gol üstünlüğüne bakılmıyor, tarafsız sahada üçüncü maç oynanıyordu. 17 Mart 1954’te Roma Olimpiyat Stadında yapılan maçta İspanya ile 2-2 berabere kalırken Burhan Sargın takımımızın ilk golünü atmış, Suat Mamat’ın attığı ikinci golün de pasını vermişti. Henüz penaltı atışı uygulaması olmadığından çekilen kurayı Türkiye kazandı.

Roma'daki üçüncü maçın kadrosu. Ayaktakiler: Turgay, Coşkun Taş, Çetin Zeybek, Suat, Rıdvan Bolatlı, Rober,
Şükrü, Basri. Oturanlar: Feridun, Lefter, Burhan, Mustafa Ertan.               (Foto Spor)
Böylece Türk milli takımı Burhan Sargın’ın çok büyük rolüyle 1954’te İsviçre’de yapılan Dünya Kupasına ilk kez katılma hakkını elde etti. Canavar Burhan, finallerde Güney Kore’yi 7-0 yendiğimiz maçta üç gol birden atma başarısını gösterdi. Toplam sekiz kez giydiği A milli formayla yedi gol atarak çok yüksek bir yüzdeye ulaştı. A milli takımda gösterdiği başarıyı ordu milli takımında da tekrarladı. O yıllarda her ülkenin ordu milli takımında üst düzey profesyonel futbolcuları yer alıyordu. Nitekim Türkiye, kadrosunda Kopa, Fontaine gibi ünlü yıldızların bulunduğu Fransa’yı yenerek 1955’te İtalya’da düzenlenen dünya şampiyonasına katılmaya hak kazanmıştı. Roma Olimpiyat Stadında yapılan final maçında Türkiye İtalya’yı 3-2 yenerek dünya şampiyonu oldu. Burhan Sargın 2-1 yenik götürdüğümüz bu maçın ikinci yarısında iki gol atıp sonucu belirledi. Böylece Roma Olimpiyat Stadında bir yıl arayla önce A milli takımımızın dünya kupasına gittiği maçta, ardından ordu milli takımımızın dünya şampiyonu olduğu maçta forma giydi.

Ordu milli takımıyla İtalya maçında.
Bu başarılara rağmen 1956 yılında Fenerbahçe’den koptu ve o yıllarda ünlü futbolcuları bünyesinde toplayan Adalet takımına transfer oldu. Bu ayrılığın sebebini şöyle açıklıyor: “İstanbul Ayazağa’daki süvari okulunda askerliğimi yaptığım sırada sakatlandım. Ayağım çabuk iyileşsin diye sabah Reşat Dermanver’e, öğleyin masör Yorgo Tagar’a gidiyordum. Muayene ücretimin ödenmesi için yönetime başvurmuştum. Çok önemli bir meblağ değildi, beş seans için toplam otuz küsur lira bir para. Fakat o güne kadar maaşım haricinde bir kuruş transfer parası almamıştım. Bir baktım idare heyetinden ‘ödenmemesi’ diye karar çıkmış. Hemen bir kâğıt kalem alıp istifamı yazarak çıktım. Bu karar ağırıma gitmişti, sonradan vazgeçmem için epey ısrar edildi ama dönmedim.”

"Roma fatihleri" yurda dönüşte coşkuyla ve hediyelerle karşılanmıştı.
Ayaktakiler: Şükrü, Feridun, Burhan, Lefter, Naci.
Oturanlar: Çetin, Basri, Rıdvan, Akgün.       (Yeni Asır)
“Yugoslavya’ya maça gittik, 5-1 yenildik. Antrenör Gündüz Abi’ydi. Ayağımda bir sakatlık vardı. Masaj yapılırken yanıma geldi, ‘Burhan’cığım senin gibi on oyuncum daha olsa, her rakibi yeneriz,’ dedi. Adalet kulübünde idmana çıkmıştım, baktım kaleci Turgay geldi. ‘Gündüz Abi kulüpte seninle görüşmek istiyor,’ dedi. ‘Mesele nedir?’ diye sordum. ‘Kasamızda 17.500 lira para var, 2.500 lira da bir idareci verecek, sana 20.000 lira vereceğiz,’ dedi. Bunun üzerine Turgay’a, ‘Fenerbahçe’den sana teklif gelse ne yaparsın, gider misin?’ diye sordum. O zaman takım değiştirmek ayıp sayılırdı. Turgay, ‘Düşünürüm,’ cevabını verdi. ‘Öyleyse sen Galatasaraylı Turgay olarak kal, ben de Fenerbahçeli Burhan olarak kalayım,’ dedim.”


Burhan Sargın Galatasaray’a gitmemiş ama şartların zorlaması sonucu Adalet’e gitmişti. Bu kulübü seçmesinde eşinin ailesinin de rolü vardı. “Kayınpederim Adalet Mensucat şirketinin muhasebe müdürüydü. Ayrıca Osman Boyner’in şirketinin, Raif Dinçkök’ün şirketinin muhasebesine bakardı. Babası Avni Paşa, Atatürk’le birlikte Samsun’a çıkan kadroda yer almış.” Burhan Sargın dört sezon Adalet’te  forma giydi. Birlikte oynadığı isimler arasında daha önce Fenerbahçe’den gelen Erol Keskin, Selahattin Torkal ve Mehmet Ali Has’ın yanı sıra Ali İhsan Karayiğit, kaleci Ömer Kandemir, Erol Topayan, Gökçen Dinçer, Cahit Candan, Fahri Güzey, Necmi Onarıcı gibi dönemin ünlü futbolcuları vardı.

Adalet takımı (soldan): Ayhan, Fahri, Ahmet Karlıklı, M. Ali Has, Güngör, Erdoğan, Burhan,
                                     K. Erol, Selahattin Torkal, Ömer, Erol Keskin.                                   (Hayat)                   
1960’ta tekrar Fenerbahçe’ye dönen Burhan Sargın o sezon sadece bir maçta yer aldı ve 31.12.1960’ta oynanan Kasımpaşa maçında son kez Fenerbahçe forması giydi. “Ben futbolu aslında Adalet’te bıraktığım için utandılar, beni tekrar üye kaydettiler. En son Fener’e döndüm ama sembolik olarak bir maç oynadım. İşimi kurmuştum, Sultanhamam’da kumaşçılık yapıyordum.” Kumaş işine atılmasının hikâyesini de şöyle anlatıyor: “Raif Abi (Dinçkök) Fenerbahçe’de ikinci başkandı. Sultanhamam’da yazıhanesi vardı. Sezon bitmiş, Lefter İtalya’dan gelmişti. Biz de şampiyon olmuştuk (1952-53 sezonu). Raif Abi bizi çağırdı. Sizinle iki senelik yeni kontrat yapmak istiyoruz dedi. Bana 10.000 lira, Lefter’e 9.000 lira verileceğini söyledi. Lefter’e esbabı mucibesini de söyledi. ‘Burhan’ın bu şampiyonlukta çok emeği geçti, onun için o 10 bin lira alacak, sen 9 bin lira alacaksın,’ dedi. Biz Raif Abi ile içli dışlı olduk. Sonra 1960’ta ihtilal oldu. O zaman kimse birbirine borcunu ödemiyordu. Ben Bakırköy’deki fabrikada battaniye yaptırıyordum. Kimse senedini filan ödemiyor, kimsede para yok. Ben adam tuttum, işportada mal sattırdım, borcumu ödedim. Raif Abi, ‘Senin borcun yok, bütün ödemelerini yapmışsın, o zaman buradan ne alırsan yüzde on daha az para vereceksin,’ dedi.”

Fenerbahçe yönetim kurulunda Faruk Ilgaz ve Şenes Erzik'le.
Dürüstlüğüyle iş dünyasında saygın bir yer edinen Burhan Sargın Fenerbahçe yönetiminde özellikle Faruk Ilgaz’ın başkanlık yaptığı dönemler olmak üzere on beş sene görev yaptı. Fenerbahçe’nin yanı sıra Büyük Kulüp yönetiminde de görev aldı: “Orada da on beş sene yöneticilik yaptım. Raif Abi, ‘Seni buraya murakıp yapıyorum, bu kulübe sahip çıkacaksın,’ dedi.” Saha içinde mücadele eden rakiplerin birbirine saygı duyduğu, farklı takımların taraftarlarının tribünde bir arada oturduğu bir devrin futbolcusuydu. Günümüzde kulüpler arasında yaratılan gerginliğin anlamsızlığını şu sözlerle ortaya koyuyor: “Galatasaray şampiyon olduğu zaman ben Bülent (Eken) Abi’ye, Reha (Eken) Abi’ye, Alp Yalman’a, Cengiz’e (Özyalçın) telefon açıp tebrik ederim. Fenerbahçe şampiyon olduğu zaman da onlar beni tebrik eder. İşte iki kulüp burada yan yana. Özhan Canaydın öldüğü sırada biz burada arkadaşlarla oyun oynuyorduk. Baktım Galatasaray bayrağı yarıya indirilmiş. Hemen kulübe telefon ettim, bizim bayrağın da indirilmesini istedim. Artık böyle şeylere dikkat edilmiyor maalesef.”



22 Nisan 2014 Salı

Erdoğan Akın - Göztepe ve Adalet Kalecisi

Göztepe’nin lig şampiyonluğunu zorladığı, kupalar kazandığı, Avrupa’da yarı final oynadığı 1960’lardaki kadrosu bütün futbolseverler tarafından gayet iyi bilinir. Milli Ligin henüz kurulmadığı ellili ve kırklı yıllardaki Göztepe takımıysa kulübün geçmişine meraklı taraftarları dışında karanlıkta kalmış gibidir. Oysa Göztepe 1950 yılında Türkiye Futbol Birinciliğini kazanarak önemli bir başarıya imza atmıştı. O başarıda pay sahibi olanlardan biri de takımın kalesini koruyan Erdoğan Akın’dı. Kendisiyle çocukluk ve gençlik yıllarındaki futbol tutkusunu, Göztepe, Adalet ve milli takım anılarını konuştuk. İşte onun ağzından çocukluk günleri ve top uğruna yaşadığı “maceralar”:


“1929’da İzmir Karşıyaka’da doğdum. Üç kız kardeşim vardı, ailenin tek erkek çocuğu bendim. İstasyona yakın bir yerde, makasın orada oturuyorduk. Hatta İsmet İnönü’yü trenle gelirken orada görmüştüm. Pencereden el sallıyordu. Topla ilgili ilk hatıralarım hoş değil. O zamanlar kenarı tırtıklı 1 kuruş vardı, annem fincan dolabının altına saklardı. Bir gün bir arkadaşım, ‘Arap Vahap (Vahap Özaltay) Karşıyaka sahasına geliyormuş, gel gidelim,’ deyince o 1 kuruşu gizlice aldım. Onunla şeker filan aldık. Duvara tırmanıp Arap Vahap’ı seyrettik. Tabii annem parayı yerinde göremeyince babama söylemiş. Babam bana, ‘Parayı sen mi aldın?’ diye sordu. Ben, ‘hayır almadım,’ dedim. Tek erkek olduğum için beni çok severdi ama o gün yediğim dayağın haddi hesabı yok. Rahmetli ninem yukarıdan koşup geldi, aldı beni yukarıya sakladı.”


“İlkokul dördüncü sınıfa kadar Karşıyaka’da oturduk. Babam MİT görevlisiydi. Komiser muavini olarak 1941’de Kuşadası’na tayin ettiler. O zaman İkinci Cihan Harbi yıllarıydı. Almanlar Yunanistan’ı işgal etmişti. Kuşadası’na hep göçmenler geliyordu. Babam göçmenlere bakıyordu. Tuzcu motoru gibi bir motora atlayıp Sisam’ın karşısındaki askeri mevzilerde kıyıya çıkan mültecileri toplayıp getiriyorduk. İlkokulu Kuşadası’nda bitirdim. Orada spor yapıyorduk, birdirbir oynuyorduk. Ben çok iyi atlıyordum ve her yarışı kazanıyordum. Sonra babamı komiser olarak Ödemiş’e tayin ettiler. Orada üç sene kaldık. Babam o sırada başkomiser oldu. Ortaokul birinci sınıftayken voleybol ve hentbola merak sardım. Babam Tire’ye tayin olunca oraya taşındık. O sırada babam beni sanat enstitüsüne verdi. Üç ay sonra bu kez şark hizmeti yok diye Urfa Akçakale’ye tayin edildi. O gitti, biz Tire’de kaldık. Okullar arası hentbol maçları yapıyorduk. Beni kaleye koydular. Çok güzel kurtarışlar yaptım. Bunun üzerine kaymakam bana bir çift futbol ayakkabısı hediye etti. O zamanlar futbol ayakkabısına sahip olmak büyük olaydı.”

“Babam meslekten ayrılmak maksadıyla Ankara’ya gitti. Bunun üzerine onu Kayseri’ye verdiler. Ben futbola orada başladım. Orada gazeteleri okuyarak, Rüştü Dağlaroğlu’nun yazılarının tesiriyle Fenerbahçeli oldum. Her hafta sinemaya gidiyorum diye evden çıkar, gizli gizli futbol oynardım. Evvela Halk Sahasında mahalle takımında oynadım. Futbol ayakkabılarını odunlar arasına saklardım. Babam maaşla beni okutamayınca beni o sene Sümerbank hesabına yazdırmıştı. Birinci karne altı tane zayıf gelince adamcağız çıldırdı. 3.000 lira tazminatı nasıl öderim diye ağlıyor. Bana, ‘Futbol oynamayacağına yemin et,’ dedi. Ben de – çocukluk işte – ayağımı kaldırdım ve yemin ettim. Futbola aşığım tabii. Hafta sonu yine sinemaya diye çıkıyordum. O filmi görenler varsa onlardan biraz özet alıyordum. Hemen istasyonun oradaki halk sahasına gidiyordum. Sanat enstitüsünün üçüncü sınıfında yine hentbol takımının kaleciliğini yapıyordum. Aynı zamanda yine okul takımında futbolda santrfor oynuyordum ve gol atıyordum. Okulu bitirmek üzereyken Kayseri Erciyes takımında bana lisans çıkardılar. On beş on altı yaşlarında o takımda santrfor oynadım. Takımda penaltıları ben atıyordum. Demek o kadar güzel oynamışım ki beni o yaşta takıma koymuşlar. Fakat Tire’deyken çok çalışıyordum. Babam o sırada orada olmadığı için her Cumartesi Pazar vaktimiz sahada geçerdi.”


“Ankara’da Türkiye hentbol şampiyonası oynanacaktı. Kaleci yok. Benim hentbolda kalecilik yaptığımı duymuşlar. Beni alıp Ankara’ya götürdüler. O zaman Harp Okulu kuvvetliydi. Dört takım Türkiye birinciliği için oynadık. Harbiye’de Yalım forvette oynuyordu. Ulus gazetesinde benim için turnuvanın en iyi kalecisi diye yazı çıktı. Ben oradayken babam da Ankara’ya gelip beni orada görünce evden kaçtığımı zannetmiş. Ankara’da dayımın evinde kalıyordum. Gazetelerdeki yazıları gösterdim, babam onları görünce rahatladı. Ondan sonra beni hiç engellemedi. ‘İzmir’e tayinim çıkmazsa istifa edeceğim’ dedi. Bunun üzerine İzmir Mithatpaşa karakoluna tayin edildi. Ardından 5. Şube müdürü oldu. O zaman sanat enstitüsünde birlikte okuduğum, sonra iki sene yelken federasyonu başkanlığı yapan arkadaşım beni Göztepe’de Abbas Göçmen’e tavsiye etmiş. ‘Beni kaleci olarak oynatacaksan ben yokum,’ dedim. Pazar günü ikinci takımla Bornova’ya maça gidiyorlarmış, beni de çağırdı. O gün gittik maça. Kaleci Partal Ahmet diye biri varmış, gelmemiş o. Beşiktaşlı milli futbolcu Cihat vardı. O Bornova takımında oynuyordu. Partal Ahmet olmayınca bana, ‘Kaleci oynayacaksın,’ dediler. Ben bırakıp gitmeye kalktım. Abbas, ‘Bir maç oynayacaksın, rica ediyorum,’ dedi. Maç 2-2 berabere bitti, söylediklerine göre ben de güzel oynamışım.”

İzmir karması Ankara 19 Mayıs Stadında. Ayakta sol baştan: Nebil, Adnan Süvari, Bayram Dinsel, Erdoğan Akın,
Emin Çandarlı, Sabahattin, Tarık Gencay. Oturanlar: Mehmet Öktem, Memduh Gezer, Adil Tügel, Muzaffer.
“Ertesi hafta Fenerbahçe Göztepe’yle özel bir maç yapmak üzere İzmir’e gelecekti. Abbas beni antrenmana çağırdı. ‘Göztepe’de kaleci yok, aptallık etme’ dedi ve ‘Sen yedek kalecisin,’ diye kestirip attı. Böylece 1948 senesinde Göztepe’yle antrenmanlara başladım. Göztepe o zaman idmanlarını Halk Sahasında yapıyordu. Takımın sonraki yıllarda çalıştığı Güzelyalı’daki saha o zamanlar Halimağa tarlasıydı. Orası Göztepeli futbolcuların yetiştiği yerdir, ben de oranın son mahsulüyüm. Fenerbahçe maçına çıktık. Fenerbahçe kadrosundaki oyuncular Londra Olimpiyat oyunlarından yeni gelmişti. Kaleci Cihat Abi, Erol, Küçük Halil, Lefter gibi çok iyi oyuncular vardı. Onları 2-1 yendik. On beş gün sonra İstanbul’a davet edildik. İnönü Stadı yeni yapılmıştı, orada oynayacaktık. Ben birdenbire kaleci olmuştum. İlk defa İstanbul’a gidiyordum. O zaman Moda’da Mano Palas diye meşhur bir otel vardı, orada kamp yaptık. Orada Fenerbahçe’ye 3-2 yenildik. Benim Göztepe’deki kaleciliğim bu şekilde başladı. İzmir muhteliti kalesinde Özcan oynuyordu. Kısa zamanda çalışmam sayesinde ve şansımla onun yerini aldım. O sene İzmir şampiyonu olduk.”

1949-50 sezonu İzmir şampiyonu Göztepe. Ayaktakiler: Alaattin, Seracettin Kırklar, Yüksel, Mustafa Orçinos,
Mehmet Öktem, Semih, Emcet, Memduh Eren. Oturanlar: Erdoğan Akın, Fahri, Nezihi.
“O tarihlerde kırk sekiz gün süren bir İtalya ve Kuzey Afrika seyahatine çıktık. Tunus ve Cezayir’e gittik. Seyahate giderken başkan Şevket Filibeli benim yevmiyelerimi vermemişti. Kaleci Özcan onun akrabasıydı, bir de Fenerbahçeli Seracettin’in ağabeyi olan kısa boylu bir kaleci vardı. Başkan yevmiyeleri vermeyince nüfus kâğıdımı istedim ve çıktım. Şevket Bey’in yazıhanesinin karşısında berber Fettah vardı. Ben orada otururken Nazım geldi. Onu Abdullah’la beraber Eskişehir’den almışlardı. Nazım bana, ‘Aptal, sen alacağın parayı niye şimdi istiyorsun?’ dedi. ‘Sen bu seyahati kolay kolay yapabilir misin? Ver nüfusunu git o seyahate, gelince iste parayı,’ dedi. Nazım haklıydı. Babamın futbolla alakası olmadığı için ben kendi acemiliğimle karar veriyordum. Babama durumu söyleyince, ‘Sen nasıl istersen evladım,’ dedi. Bunun üzerine seyahate katılmaya karar verdim.” 

Tunus seyahati.  Erdoğan Akın ortada, elinde gazete tutuyor.
“O turneye üç tane kaleciyle gittik biz. Çok güzel maçlar yaptık. Cezayir şampiyonu Bastos’la oynarken parmağım kırıldı. Bastos oranın en büyük fabrikasının takımıymış. Yılan gibi kıvrılarak giden bir Arap forvetleri vardı, sonra İtalya’ya transfer olmuştu. Takım kaptanımız sol haf Mehmet Öktem vardı. Mehmet Abi bir ara Galatasaray’da da oynamıştı. Biraz ağırdı, adamı tutamadı. Adam ondan sıyrılır sıyrılmaz on sekize girdiği anda topa vurup golü attı. İki metre boyunda bir kalecileri vardı. Kolunu uzatıp köşeye giden topu tutuyordu. Fakat biz golü yiyince coştuk. Yirmi dakikada dört tane gol attık. İlk devrenin sonlarına doğru bizim rahmetli Semih düşüp kafasını yere çarptı. Biz ‘öldü bu’ dedik. Sedyeyle içeriye götürdüler. Biraz sonra o Arap santrfora bir orta yaptılar. Ben hayatımda ayaklara uçan bir kaleci değildim. Turgay gibi beynimle ve vücudumla oynardım. Fakat maça çıkmadan önce bizim kafile başkanı ‘Bu maçı kazanacaksınız’ diye bize bayrağı ve Kuran-ı Kerim’i öptürmüştü. Ben o halde adamın ayağına doğru nasıl uçmuşum hatırlamıyorum. Topu üstüme vuruyor, top bana çarpıp kornere gidiyor. Ben parmağımda müthiş bir sancı hissettim. Beni kenara aldılar. Kafile başkanı rahmetli Arap Hikmet’e, ‘Parmağım kırıldı,’ deyince ‘Yok bir şey, oynarsın’ diye karşılık verdi. O arada Seracettin’in ağabeyi kaleye geçti, kısa boyluydu. Bir gol attılar 4-2 oldu. Haftaym oldu, Semih içeride sedyede yatıyordu. Ben de kim bilir ne şiddetle çarpışmışım ki sırtıma nasıl sancılar giriyor. Arap zaten çoktan gitti. Hikmet Abi, ‘Sen oynayacaksın,’ diye ısrar etti. ‘Mesuliyeti kabul etmem, razıysan oynarım,’ dedim. Kabul etti. Tekrar kaleye geçtim ama top gelmesin diye dua ediyorum. Bir elim yanımda, yani tek elle oynayacağım. Bir ara altıpasın köşesinde rakip futbolcuyla karşı karşıya kaldım. Adam topa vurdu, top bana çarptı gitti gitti, direğin dibinden kornere çıktı. Böylece maçı 4-2 kazandık. O yıllarda bunun gibi bir seyahatimiz daha olmuştu. Suriye ve Lübnan’a gittik. Halep, Şam ve Beyrut’ta maçlar yaptık.”

Cezayir'deki maçın kadrosu. Ayaktakiler: Nazım Koka, Abdullah, Semih, Burhan, Seracettin, Emcet,
Mehmet Öktem, ?. Oturanlar: Mustafa Orçinos, Erdoğan Akın, Ruhi Karaduman.

Burada Erdoğan Akın’ın anıları arasına girip bir parantez açalım. O yıllarda iyi bir kadro kuran Göztepe 1949-50 sezonunda İzmir Mahalli Liginde şampiyon olmuş ve Türkiye Futbol Birinciliğine katılmaya hak kazanmıştı. Bu birinciliğin statüsü biraz bugünkü Türkiye Kupasına benziyordu. Bazı illerin şampiyon takımlarının kendi aralarında eleme usulüyle yaptığı maçlarla bölge birincileri belli oluyordu. Ardından bu takımlarla birlikte İstanbul, Ankara ve İzmir şampiyonları eleme usulüyle karşılaşıyorlardı. İşte Göztepe bu birincilikte İzmit Kağıtspor ve Gençlerbirliği’ni yenerek finale yükselmiş, finalde de Beşiktaş’ı 1-0 yenerek 1950 Türkiye Futbol Birinciliği şampiyonu olmuştu. Yine o tarihlerde Türkiye Futbol Birinciliği şampiyonu ile Milli Küme şampiyonu Başbakanlık Kupası maçını oynuyordu. Göztepe bu maçı Fenerbahçe ile oynamış ve uzatmada yediği golle maçı 2-1 kaybetmişti. Erdoğan Akın o günleri şöyle hatırlıyor: “1949-50 sezonunda Türkiye şampiyonu olduk. Ardından Fenerbahçe ile Başbakanlık Kupası maçını oynadık. Hileli bir gol attılar ve bizi 2-1 yendiler. Biz üç gol attık ama iki tanesi sayılmadı. Hakem Muzaffer Ertuğ idi. İzmir’deki bir maçta Alaattin Abi ona küfretmişti. ‘Ben size gösteririm, geleceksiniz Ankara’ya bak ne yapacağım,’ diye konuştu. Başbakan Menderes maçtan sonra, ‘Bu kupanın sahibi İzmir olması lazımdı ama top yuvarlaktır,’ dedi. Başka ne diyebilirdi ki?” 

Başbakanlık kupası maçından sonra çekilen hatıra fotoğrafı. Ayaktakiler: Yüksel, Semih, Şevket Filibeli, Erdoğan Akın,
Recep, Adnan Menderes, Göztepeli idareci, Mehmet Öktem, Lemi, Adnan Akın. Oturanlar: Emcet, Sadi,
Fahri, Ahmet, Mustafa Orçinos, Necati, Nezihi.

“O sezondan sonra askere gittim. Kayagücü’nde takım kaptanı sağ açık Kemal Abi vardı. (Kayagücü sonradan Adalet Partisi'nin ilk genel başkanlığını yapacak olan general Ragıp Gümüşpala tarafından İzmir'de kurulmuş askeri bir takımdı.) ‘Gel seni askere alalım, çok rahat edeceksin,’ dedi. Kabul ettim ve Şevket Bey’e gidip, ‘Nüfusumu verir misiniz?’ dedim. O zaman alacaklarımı vermeye kalktı. Fakat ben neticede asker oldum. Devamlı ordu milli maçlarına gittim. Ordu milli takımında dönemin birçok futbolcusu vardı. Fenerbahçeli Basri Dirimlili, Beşiktaş’tan Süleyman Seba, kaleci Fevzi, Recep Adanır, Eşref, Nusret, Fahrettin bunlardan bazılarıydı. Ayrıca Beton Mustafa, Sahir Gürkan gibi asker futbolcular vardı. 1950 senesi sonunda maç yapmak üzere Atina’ya gitmiştik. Orada başımıza olaylar geldi. Sahayı küçültmüşler. Bizi öldüreceklerdi, zor kurtulduk. Maçı son dakikalarda attığımız golle 2-1 kazandık. Seyirciler sahaya girdi, kendi hakemlerini hastanelik ettiler.”

Atina'da Yunan Genelkurmay Başkanlığı önünde. Erdoğan Akın alt sırada kepli. Bu karede Basri Dirimlili,
Süleyman Seba, Fevzi Büyükyıldırım ve Recep Adanır da var.
Günümüzde olduğu gibi o yıllarda da çoğu futbolcu İstanbul kulüplerinde oynamanın hayalini kuruyordu. Erdoğan Akın’ın karşısına da böyle bir fırsat çıkmış fakat o kendisini büyük kulüplerden birinde değil, Adalet kulübünde bulmuştu. Bu transferi şöyle anlatıyor: "1952’de İsviçre ile özel bir maç yapacaktık. Ankara’da Belvü Palas’ta kamp yapıyorduk. Beşiktaş yöneticisi Sadri Usuoğlu o zaman milli takımın tek seçicisiydi. Fenerbahçeli Selahattin Torkal ile beraber kalıyordum. Bizim odanın yanında idare heyetinin odası vardı. Selahattin Abi ile beraber odaya giderken bir baktım karşıdan Sadri Usuoğlu geliyor. Keşke o tesadüf olmasaydı. Turgay’ın imtihanları sebebiyle maça gelememesi durumu vardı. Sadri Usuoğlu, ‘Turgay gelmezse ben Erdoğan’ı kalede oynatmam,’ dedi. Bir anda şaşırdım ama hiç sesimi çıkarmadım. Neyse ne yaptılar ettiler Turgay’ı getirdiler. Turgay’la çok yakın arkadaştık, birbirimizi çok severdik. Ablamın çocuğun ismini bile Turgay koymuştum. Neticede o gün Ankara’da 5-1 mağlup olduk. Yataklı trenle İstanbul’a geldik. Bir hafta sonra İspanya ile oynayacaktık. Maç 0-0 bitti, ama ben o maçta da yedek kaldım. Taksim Belediye Gazinosunda yemek yedikten sonra İspanyollar güzel bir kılıç hediye ettiler. Tam kapıdan çıkarken İzmirli gazeteci Orhan Vedat Sevinçli bana, ‘Beşiktaş’a gelmez misin?’ diye sordu. Tam o sırada Sadri Usuoğlu belirdi yanında. Orhan Bey ona dönüp, ‘Sen söylesene,’ dedi. Ben gençliğin verdiği atılganlıkla beni kalede oynatmayacağına dair söylediklerini hatırlattım. ‘O zaman beni niye milli takıma davet etti?’ diye sordum. O günlerde hem Fenerbahçeli, hem Beşiktaşlı yöneticiler peşimde koşuyordu, yataklı vagona biri giriyor, biri çıkıyordu. Neticede ben öyle konuşunca transferim gerçekleşmedi.”

Adalet takımı İzmir'de bir maçta. Ayakta sol başta Göztepe'den takım arkadaşı Sarı Fahri,  sonra Galatasaray'a giden Ahmet Karlıklı, Beşiktaşlı Rahmi, Erdoğan Akın, Fenerbahçe ve Galatasaray'da oynayan Orhan Canpolat,
Galatasaraylı Salim. Oturanlar Fenerbahçeli Halil Özyazıcı (Küçük Halil), genç takımdan gelen Nihat, Fenerbahçeli
Erol Keskin, Necmi Onarıcı ve Fenerbahçeli Selahattin Torkal.
“Beşiktaş’a gitsem başarılı olurdum. O zaman kuvvetli bir kalecisi yoktu. Ordu milli takımında Galatasaray’da sol açık oynamış Salim’le beraberdik. O zaman Adalet’te oynuyordu. Salim, ‘Gel Adalet’e beraber oynayalım, iyi bakarlar sana,’ diye bir teklifte bulunmuştu. Böylece Adalet kulübüne geçtim. Bana maaş bağladılar. Adalet kulübünde yedeğim Fecri Ebcioğlu’ydu. Bu kulüpte iyi günlerimiz geçti ama Beşiktaş gibi değildi.  Çünkü orada oynarken üç büyüklerdeki rakipler vuruyor, kırıyor, kafa atıyor, tükürüyor, yani her şeyi yapıyorlardı. Bir maçta rakibim tekme attı, ben elimdeki topu bıraktım. Bunun üzerine aldı topu gitti boş kaleye attı, maçı 1-0 kazandılar. Böyle bir şey olabilir mi? Ben Beşiktaş’ta oynasam böyle bir şey yapabilir miydi? Büyük baskılar altında oynuyorduk. Adalet paralı takım diye ezmek için ellerinden ne gelirse yapıyorlardı.”

Şeref Stadında bir Galatasaray-Adalet maçı.
“Fenerbahçe Stadında Fenerbahçe ile oynuyorduk. Oyunun takriben 25. dakikasında bir degajman yaptım. Rahmetli Samim Abi (Samim Var) Fener’de santrhaf oynuyordu. Bizde santrfor Necmi (Onarıcı) vardı, ters bir çalım atınca Samim Abi ters tarafa yattı. Necmi vurdu ve golü attı. Golden sonra bir hava topuna çıktım, Canavar Burhan altıma yattı, beni ters kepçeye getirdi. O bariz faullere rağmen hakemler onları tutuyordu hep. Devre bitmek üzereyken bir top geldi, ben göğsümle bloke ettim. Yanımda Selahattin Abi, karşıda Burhan vardı. Bana bir yumruk attı. Vurunca tabii topu elimden kaçırdım. Kaleye vurdu, gol. Hakem Sıtkı Eryar diye bir deniz albayıydı.  Birinci devre 1-1 bitti. Çıkıyoruz, boyuna ayva atıyorlar. Bir tanesi hakemin kafasına gelince, ‘Bu maç oynanmaz,’ dedi ve maçı tatil etti. Bize giyinin dediler, biz hemen giyindik. Stattan çıkamadık, bizi polis kıyafetiyle arabalara bindirip Üsküdar’dan kaçırdılar. Bir hafta sonra federasyon Adalet kulübü hükmen mağluptur diye karar aldı.”

Adalet-Beşiktaş maçı. Şevket Yorulmaz, Selahattin Torkal ve Hüseyin
Saygun (Çengel Hüseyin) kaleci Erdoğan'ı izliyor.
“Beykoz’la bir maç yapıyorduk. Maçı Sulhi Garan gibi beynelmilel bir hakem yönetiyordu. Hava yağışlıydı. Oyunun yaklaşık 60. dakikasıydı. Beykozlu Katır Nusret vardı, bir patlattı. Ben kaleden bir buçuk iki metre dışarıdaydım. Atlayıp vurdum, top başladı kaymaya. Çizgiye daha yarım metre vardı, tuttum attım. Sulhi Garan düdük çaldı, santrayı gösterdi. İtiraz ettik ama neye yarar, maçı 1-0 kaybettik. O maçın arkasından Şeref Stadında Galatasaray’la oynuyorduk. Maç 0-0 devam ediyor. O zaman kaleciler on sekizin dışında topu elle tuttuğu zaman oyundan ihraç edilmiyor ama atış veriliyordu. Reha Abi bizim kaleye doğru hızla geliyordu. Top bir ara toprak zeminden dolayı sekince kaçırdı ayağından. Ben hemen atladım, topu çektim aldım. Benim kafama bir tekme geldi. Tabii o halde topu bıraktım. Aldı götürdü topu, gol yaptı. Biz yine 1-0 mağlup olduk. O gece kafam yumruk gibi şişti. Her tarafım mosmor olmuş, bir hafta sokağa çıkamadım. Kısacası Sadri Usuoğlu’nun o sözünü duymasaydım belki Beşiktaş’a gidecektim ve Türkiye’nin sayılı kalecilerinden olacaktım.” 

1952 Helsinki Olimpiyatlarında Macaristan maçı. Erdoğan
Akın takım kaptanları Mustafa Ertan (Beton Mustafa) ve
Puşkaş ile birlikte.
“Adalet’te oynarken 1952 Helsinki olimpiyatlarına gittim. Takım kaptanımız Galatasaraylı Muzaffer Abiydi (Muzaffer Tokaç). O zamanlar Türkiye’nin ekonomik durumu iyi değildi. Hayvan taşımakta kullanılan bir uçağı yolcu uçağına çevirmişler. Dört buçuk saatlik bir uçuşla önce Roma’ya geldik. Yolculuk sırasında bir fırtına çıktı, çiviler patlıyor. Ben antrenör Sandro Puppo ile yan yana oturuyordum. ‘Erdoğan kalalım Roma’da, gitmeyelim,’ dedi bana. O şartlarda Alpleri nasıl geçeceğimizi düşünüyorduk. O gece, dört buçuk saat sonra Hamburg’a vardık. Bende yemek yiyecek hal kalmamıştı. Ertesi gün Finlandiya’ya uçtuk, hiçbir şey yok. Gayet rahat bir yolculuk yaptık. Olimpiyatlarda Hollanda Antilleri ve Macaristan ile oynadık. Macarlara 7-1 yenildik.” Burada yine bir parantez açıp Doğu Bloku ülkeleri futbolcularının amatör kabul edildikleri için olimpiyatlara A milli takım kadrolarıyla katıldığını belirtmeliyiz. Dolayısıyla Macaristan da bu turnuvaya o yıllarda önüne çıkan her takımı ezerek yenen ve Puşkaş, Czibor, Kocsis, Hidegkuti gibi yıldızlardan oluşan kadrosuyla katılmıştı.

1952 Helsinki Olimpiyatlarında 2-1 kazandığımız Hollanda Antilleri maçının kadrosu. Ayakta sol başta o zaman Havagücü
oyuncusu olan Basri Dirimlili, yanında Rıdvan Bolatlı, sağ başta Galatasaraylı Muzaffer Tokaç (Sarı Muzaffer) var.
Sol başta oturan Beykozlu Tekin Bilge. Erdoğan Akın'ın yanında Beton Mustafa ve Ankaragüçlü Ercüment Güder.
B milli, ordu milli, amatör milli formaları giyen, A milli kadrosuna seçilen Erdoğan Akın yaklaşık beş yıl İstanbul’da kaldıktan sonra tekrar İzmir’e dönüp Göztepe’de futbolu bıraktı. “1957’de Göztepe’ye döndüm. İki kere böbrek kanaması geçirince 1959’da, yani otuz yaşındayken futbolu bıraktım. Adalet’le yapılan bir jübile maçıyla sahalara veda ettim. Kaleyi Altay’dan gelen Erdoğan’a bıraktım. Antrenörlük yapmadım. Yapsam yapardım, yedi tane ecnebi antrenör görmüştüm ama iş hayatına atılmıştım. İplik fabrikam vardı. Anadolu Mensucat şirketiydi, battaniye imalatı yapıyordu. 1255 kişi çalışıyordu fabrikada.”


Helsinki Olimpiyatlarında Türkiye-Macaristan maçı.


1959'daki jübilesi.




12 Nisan 2014 Cumartesi

Ali Beratlıgil - Galatasaraylı Büyük Ali

1950’li yılların Galatasaray’ında Metin Oktay gelene kadar santrfor olarak oynamış, 1954-55 sezonunda İstanbul gol kralı olmuştu. Galatasaray formasıyla üç İstanbul Ligi şampiyonluğu yaşadı. Unutulmaz 3-1’lik Macaristan maçındaki oyunuyla dikkat çekti. Maçlardaki sakin tavırlarıyla hafızalarda yer etti.  Ellili yılların futbol dünyasında önemli bir yeri olan Ali Beratlıgil’le futbolculuk yıllarını konuştuk.

“1931’de İstanbul’da doğdum. Fakat küçük yaşta İzmit’e taşındık. Babam taş ustasıydı. Arnavut kaldırımı döşerdi. Onun işi dolayısıyla çocukluğumun bir kısmı yine İstanbul’da geçti. İlkokulu İzmit’te bitirdim. Seka kâğıt fabrikasının açtığı çıraklık kursuna gidip fabrikada çalışmaya başladım. Top oynamaya on beş yaşlarındayken başladım. Aslında o yıllarda birçok sporla uğraştım. Futbolun yanı sıra basketbol oynadım. Kürek sporuyla da uğraştım. Tek çiftede yarışıyordum. Değirmendere-Hereke arasında kürek çektim. Ayrıca çok koşardım, Derince-İzmit arasını koşardım.”


O yılları ünlü spor tarihçisi Cem Atabeyoğlu “Türk Futbolunda Unutulmaz 200 Ünlü” adlı kitabında şöyle anlatıyor: “Fabrikanın spor uzmanı olan Haluk Hekimoğlu onunla yakından ilgilenmişti. Çünkü bu sakin insanda spora karşı büyük bir yetenek vardı. Ona, ‘Basketbol oynayacaksın!’ demişti Hekimoğlu, oynamıştı. ‘Sen voleybol da oynarsın!’ dediğinde hiç itiraz etmemiş ve filelerin önünde canavar gibi voleybol da oynamıştı. Hekimoğlu onun çok iyi bir futbolcu olduğunu da görmüştü. O haftaki maçta hangi mevkii takviye etmek istiyorsa Ali’yi o mevkie koymuştu. Kaleci sıkıntısı çekilen haftalarda Ali’cik Kağıtspor takımının kalesini bile korumuştu. Mavi-beyaz formalı Kağıtspor takımının tam on bir ayrı mevkiinde oynamıştı. Her oynadığı mevkide de oynadığı yerin hakkını vermişti.”

Galatasaray 1956-57 sezonunda bir maçtan önce. Ayaktakiler: Saim Tayşengil, Enver Özdemir, Coşkun Özarı,
Kadri Aytaç, Ergun Ercins, Oturanlar: Ali Soydan (Küçük Ali), Metin Oktay, Suat Mamat,
Ali Beratlıgil (Büyük Ali), İsfendiyar Açıksöz, Turgay Şeren.
Seka’nın bünyesindeki Kağıtspor o yıllarda Türkiye’nin en güçlü amatör takımlarındandı. Ali Beratlıgil bu takımda önemli bir başarıda pay sahibi oldu: “1950 senesinde Kağıtspor’la önce grup şampiyonu olduk, ardından Türkiye birinciliğine katıldık ve dördüncü olduk. Orada maçları izleyen Fenerbahçe ve Beşiktaş yöneticileri beni almak istediler. Hatta Fenerbahçe çağırınca İstanbul’a gittim. Fakat antrenmana gidip soyunduğum zaman kimse bana, ‘Sen kimsin, nereden geldin?’ diye sormadı. Bir müddet bekledim, sonra tekrar giyinip İzmit’e döndüm.” 

“Çocukluğumda Fenerbahçe’yi tutardım, İstanbul’a her gidişimde maçlarını seyrederdim,” diyen Ali Beratlıgil hiç aklında yokken kendisini Galatasaraylı olarak buluvermişti: “Bülent (Eken) Abi, Reha (Eken) Abi İzmit’e gelmişlerdi, bizimle maç yaptılar. Beşiktaşlılar da geldi beni istemeye, Sadri Usuoğlu gelmişti ama Galatasaray’a gittim.” Böylece 1951 senesinde Galatasaray kadrosuna katıldı. Genç takımdaki Ali Soydan da aynı dönemde A takıma katılınca Büyük Ali adını aldı. 

Evin duvarını süsleyen bir hayli yıpranmış vaziyetteki 1955-56
şampiyonu kadro. Ali Beratlıgil Gündüz Kılıç'ın yanında.
Yine Cem Atabeyoğlu’ndan okuyalım: “Sakin futbolu, hava toplarına hakimiyeti, marke ettiği rakibini kontrol altında tutması, topa zamanında müdahaleleri ve uzun vuruşlarıyla kendini gösterdi. O sıralar takıma kendisinden yaşça küçük bir Ali daha girdiğinde genç yaşında birden ‘Büyük Ali’ oluverdi. Bu adla sahalarımızda ün yaptı.”
Ali Beratlıgil Galatasaray’da ilk zamanlar sağ iç ve sağ bek oynadı. Aslında tam bir görev adamıydı. Takımın nerede eksiği varsa orada oynuyor, kendisine verilen görevi sesini sedasını çıkarmadan yerine getiriyordu. Kulüp tarihinin önemli yöneticilerinden Kemal Onar’ın 1952 yılında Galatasaray dergisinde onun hakkında yazdıkları bunu ortaya koyuyor: “Sual mi sormak zordur, cevap mı almak? Eğer bunu bir kere denemek isterseniz artık takımda Büyük Ali diye anılan Ali Beratlıgil ile bir röportaj yapmaya çalışın… Ali’yi güçbela bir kenara sıkıştırıp ağzından adeta dirhemle laf almaya çalışıyorum. Geçen sene birdenbire bir BJK maçında Galatasaray takımında sol iç mevkiinde görünüp ondan beri hiçbir maç kaçırmadan takımda sağ iç ve kaleci hariç olduğu yerde aşağı yukarı aynı muvaffakiyetle oynayan…”

                                                        (Galatasaray Dergisi)

Kemal Onar o tarihte “kaleci hariç her yerde” diye yazmış ama gün geldi kaleye de geçti Ali Beratlıgil: “Aslında kalecilik dahil bütün mevkilerde oynadım. Bir maçta Turgay sakatlanmıştı, oyuncu değiştirmek o zamanlar yasak olduğundan kaleye bile geçtim.” Fakat ilk sezonunda esasen sağ içte oynarken sert şutlarıyla dikkat çekince Gündüz Kılıç onu santrfor pozisyonuna koymuştu. Nitekim 1954-55 sezonunda Galatasaray İstanbul Ligi şampiyonu olurken kendisi de on sekiz maçta attığı on dört golle gol kralı oldu.

1957-58 sezonunda antrenör George Dick taktik veriyor. Karşısında Ali
Beratlıgil, yanında Saim Tayşengil ve Candemir Berkman var.
                (facebook.com/Galatasaray Tarihi-Candemir Berkman albümü)

O sezonun sonunda İzmirspor’un golcüsü Metin Oktay takıma katılınca defansa geçti. Metin’in Galatasaray’a gelmesinde kendisinin de payı olduğunu belirten Ali Beratlıgil o günleri şöyle anlatıyor: “İzmir’de İzmirspor’la maç yapmıştık. Metin bize iki gol attı. Beğenilmişti tabii. Fakat rahmetli Gündüz Kılıç’ın baştan onu almaya niyeti yoktu. ‘Ali bu takımda sen varken Metin oynayamaz,’dedi. ‘Oynar baba, toplara iyi vuruyor, kafaya iyi çıkıyor, alalım’ dedim. Böylece Metin Galatasaraylı oldu.”

Metin Oktay'ın formasını ilk kez giydiği Galatasaray bir ödül töreninde. Başta kaptan Muzaffer Tokaç ve Kadri Aytaç
görülüyor. Genç Metin Oktay'nın yanında İsfendiyar, Ali Beratlıgil, Suat Mamat, Güngör ve Rober sıralanmış.
                                                                                                                                                      (Orhan Koloğlu koleksiyonu)
Belki en önemli özelliği sakin kişiliğiydi. O yıllarda sarı ve kırmızı kart uygulaması olmadığından futbolcular hakemden ihtar alır veya ihraç edilirdi. Ali Beratlıgil futbolculuk yaşamı boyunca ne ihtar almış ne de ihraç edilmişti. “Oyundan hiç ihraç edilmedim. Maç sırasında bana çok vururlardı ama ben sesimi çıkarmazdım. Bir maçta da omzum yerinden çıkmıştı. Saha kenarına gittim, omzumu yerleştirdiler. Tekrar sahaya döndüm ve ondan sonra iki gol attım.”


Bir Galatasaray idmanında Büyük Ali en önde koşuyor. Fotoğraf Ali Sami Yen
stadının eski ve yeni tribünlerini bir arada gösteriyor. Yanda likör fabrikası
tarafındaki eski tribün, arkada inşaatı devam eden yeni açık tribün gözüküyor.
                                                                                              (Hakan Aksoy arşivi)

Macaristan'ı 3-1 yenen kadronun fotoğrafı evin duvarında asılı. (Soldan): Kadri Aytaç, İsfendiyar Açıksöz,
Metin Oktay, Lefter Küçükandonyadis, Mustafa Ertan, Coşkun Özarı, Ahmet Berman, Ali Beratlıgil,
Naci Erdem, Nusret Ülük, Turgay Şeren.


Milli formayı fazla giymemekle beraber (altı kez A, bir kez B milli oldu), futbol tarihimizde önemli yer tutan iki maçta yer aldı. 19 Şubat 1956’da Macaristan’ı İstanbul’da 3-1 yendiğimiz tarihi maçta ilk on birde oynadı, 19 Mayıs 1957’de Polonya’yı Varşova’da 1-0 yendiğimiz maçta sonradan oyuna girdi. 1955-56 yıllarında bir yandan A milli takımda oynarken diğer yandan askerliğini yaptığı için ordu milli takımında görev yaptı. Portekiz’de ordu milli takımları arasında yapılan turnuvada dünya şampiyonu olan Türkiye’nin oyuncuları arasında yer aldı.

Akşam gazetesi Ali Beratlıgil'i Macaristan maçının
en başarılı futbolcuları arasında değerlendirmişti.

                                                                                    (Akşam)
Galatasaray formasını son kez giydiği 1957-58 sezonunda bir şampiyonluk daha yaşadı. Fakat antrenör George Dick ile anlaşmazlık yaşayınca, o sezonun sonunda kulüp yönetiminin kendisini Mete ile takas etme kararı alması üzerine kendisini Adalet kulübünde buldu. Ellili yıllarda üç büyüklerin şöhretli oyuncularını transfer ederek iddialı bir takım kuran Adalet Mensucat şirketi bir bakıma doksanlı yıllarda Cem Uzan’ın başkanlığındaki İstanbulspor’un prototipini oluşturuyordu.

                                                                               (Yeni Asır)
                                                                                    (Milliyet)

                                                                                                              (Milliyet)

Adalet'in 1958-59 kadrosunda Ali Beratlıgil (sağ başta oturan) ile
birlikte Fenerbahçeli Selahattin Torkal (soldan ikinci oturan) ve
Beşiktaşlı Ali İhsan Karayiğit (ayakta sağ başta) vardı.
                                                                                      (Günlük Spor Gazetesi)
Milli Ligin başladığı 1958-59 sezonunda Adalet formasını giyen Ali Beratlıgil, ertesi sezon İstanbulspor’a transfer oldu. İki sezon oynadıktan sonra son olarak 1962-63 sezonunda Feriköy’e geçti. Fakat bu takımda sadece iki maçta görev yaptıktan sonra futbolu bıraktı. Bir müddet Ali Sami Yen Stadı müdürlüğü yaptıktan sonra teknik direktör oldu. İlk görev yaptığı takım Samsunspor oldu. 1968-69 sezonunda çalıştırdığı Tarsus İdman Yurdu’nu 3. Ligde şampiyon yaptı. Birçok ikinci ve üçüncü lig takımını çalıştırdı.

Kocaelispor'u çalıştırdığı sırada kulüp başkanı Mehmet Sadık Efe
(sol başta), Erol Günsel ve Kamuran Akşar (sağ başta) ile birlikte
İsmetpaşa Stadında. Sene 1971.
                                                                      (Hakan Aksoy arşivi)
Ali Sami Yen Stadı müdürlüğünü yaptığı sırada (soldan üçüncü), kar yağışı
nedeniyle ertelenen Galatasaray-Feriköy maçından önce hakemlerle birlikte
  zeminin kontrolü sırasında.        
                                                                                                         (Fotospor)






25 Mart 2014 Salı

Gürcan Berk: Ayaklarıma Müteşekkirim

“Arnavutuz biz, dikkafalıyız. Kuyruğumuzu keser, kasaba müdana etmeyiz.” Bu sözlerin sahibi Gürcan Berk ile İzmir’in ünlü amatör kulüplerinden Çayırlıbahçe’nin lokalinde sohbet ediyoruz. Gaziantepspor’u lig dördüncüsü, Eskişehirspor’u 2. Lig şampiyonu yaptıktan sonra çalıştıracak takım bulamamasını bu sözlerle açıklıyor. Futbol oynarken yine bu “kuyruğu dik tutma” tavrının bir sonucu olarak en verimli çağında içinde bulunduğu ortama kızıp Almanya’ya giden Berk’le öncelikle çocukluk yıllarını, Metin Oktay’la aynı mahallede birlikte büyüdükleri günleri konuşuyoruz:

“1936 İzmir doğumluyum. Doğduğum mahalleye Darağacı deniyordu, Alsancak Stadının yanındaydı. On beş yaşına kadar Metin Oktay’la beraber büyüdük. Sonra onlar başka yere taşındı. Çocukluğundan beri Metin’i en iyi tanıyan benim. Alsancak İlkokulunda beraber okuduk. Okulun tarihi binası hemen stadın yanındaydı. O okulu tribünü genişletmek için yıktılar. Türkiye kadar geçmişine saygısı olmayan bir toplum yoktur. Açık tribün bir ara sadece beş altı basamaktan oluşuyordu. Arkasında selvi ağaçları vardı, onun arkasında da Yahudi mezarlığı bulunuyordu. Sonra oraya Güzel Sanatlar Fakültesi yapıldı. Tribünün arkasındaki selvilerin arasında kütükler ve halkalar duruyordu. Orada Yunanlıları asmışlar. Stadyumdan sonraki mahallenin bugünkü ismi Umurbey ama o zaman Darağacı deniyordu. Yunanlılarla ilişkiler düzelince değiştirdiler adını.”

Top oynayarak ayakkabıları eskiyor diye babalarından dayak yiyen bir kuşağın mensubu olduğu için kendisinin başına da aynı şeyin gelip gelmediğini sorduğumuzda şöyle cevap veriyor: “Türkiye’de en şanslı futbolcu belki bendim. Babam Muharrem Berk Altay’da oynamış geçmişte. Ben 1948 senesinde ilkokulu bitirdiğimde bana futbol ayakkabısı ve bir top aldı. Hiç unutmuyorum top 5 lira, ayakkabılar 7,5 liraydı. Türkiye’de o yaştayken futbol ayakkabısı giyen yoktur. Babam sporu çok severdi, uzun mesafe koşardı, bisikletten hiç inmezdi. 1980’lerde yarışlar için Yunanistan’a gittiler. 3000 metrede birinci oldu, o zaman 82 yaşındaydı! Yani sporculuk aileden geliyor.”

“O zamanlar Şark Sanayi faaldi. Şu anda Alsancak Stadının biraz ilerisinde metruk duruyor. Bu fabrika Belçikalılara aitti, o günlerde üç vardiya halinde tam iki bin işçi çalışıyordu. Babam orada ustabaşıydı. Biz ve Metin Oktay’ın ailesi Şark Sanayi fabrikasının lojmanlarında oturuyorduk. Lojmanların yanında arsa vardı. Bugün arsa kalmadığı için futbolcu yetişmiyor. Biz o zamanlar taşlardan kale yapıyorduk. İkiye iki veya üçe üç maç yapardık. Top mu vardı? Hayır. Annelerimizin çoraplarını çalar, içine gazete doldurup iple sararak top yapardık. Bazen birkaç arkadaş fuar içindeki tenis kulübünden tenis toplarını çalıp gelir arsada oynardık. Bugün modern antrenman diye yapılan idmanlar var, üçe üç baskılı. Biz o zamanlar bilmeden onu yapıyormuşuz. Metin hep benim rakibim olurdu. Aşağı yukarı on beş yaşına kadar beraberdik. Burada Tepecik’ten Buca’ya doğru giderken Gürçeşme vardır, o zamanlar yeni kuruluyordu. Ailesi orada bir ev yapıp taşındı. O sıralarda Damlacık kulübüne girmişti. Sonra birer sene Yün Mensucat ve İzmirspor’da oynayıp gol kralı oldu ve Galatasaray’a gitti.”
 
Gürcan Berk (sağ başta oturan) ilk kulübü İzmir Demirspor ile bir maçta.
Kendisinin nasıl futbola başladığını şöyle anlatıyor: “İzmir’de şimdi spor salonunun olduğu yer eskiden Halk Sahasıydı. Altınordu ve Altay antrenmanlarını orada yapardı. Ben Namık Kemal Lisesinde okuyordum. Akşamüzeri okuldan çıkınca doğru sahaya giderdik. Çantaları kenara koyar, atılan şutlarda toplar dışarı kaçınca sahanın içine biz vururduk. Rahmetli Muzaffer Akıncı vardı, fötr şapkalı bir adamdı. Devlet Demiryolları mensubu ve İzmir Demirspor kulübünün başkanıydı. Bizim topa iyi vurduğumuzu görünce beni bir gün yanına çağırdı, ‘Seni Demirspor genç takımına alalım,’ dedi. Bu teklif hoşuma gitti tabii. Babamla konuştuk, o, ‘Git tabii oğlum,’ dedi. Böylece Demirspor genç takımında başladım. İkinci sene, 1955’te on dokuz yaşında A takıma geçtim. Orada da bir sene oynayıp Altay’a geçtim. Altay’da oynadığım sezon takımda Bayram Dinsel, sağ açık Gönen, rahmetli Coşkun Dağlıoğlu vardı. Coşkun’un mükemmel ayakları vardı ama o zamanlar onlar bugünküler gibi şöhretli futbolcular değildi, çevreleri kısıtlıydı. Kaleci Akın, stoper Kazım, sol haf Nejat vardı.”

Altay 1956-57 kadrosu. Ayaktakiler: Coşkun, Hüseyin Kum, Kazım, Bayram Dinsel, Mustafa, Kaya Köstepen.
Oturanlar: Nejat, Gönen, Akın Barhan, Doğan Akı, Gürcan Berk.
Gürcan Berk 1956-57 sezonunda Altay formasıyla İzmir Ligi maçlarının yanı sıra o yıl ilk kez düzenlenen Federasyon Kupası maçlarında yer aldı. Bu maçlar sırasında İstanbullu idarecilerin dikkatini çekti. Bunun sonucunda 1957-58 sezonunda Beşiktaşlı oldu: “Yirmi bir yaşında Beşiktaş’a geldim. Sene 1957’ydi. Burada Rüştü Erdelhun diye bir gümrük müdürü vardı. O sırada ismim yayılmaya başlamıştı. Rüştü Bey beni çağırdı, ‘Gürcan seni Beşiktaş’a alacağız,’ dedi. ‘Olur,’ dedim. O zamanki başkan Abdullah Kozanoğlu geldi, beni alıp İstanbul’a götürdü. Beşiktaş’ta iki sezonda doksan dokuz maç oynadım. İlk sezonun sonunda İzmir’e tatile gelmiştim. O zaman Altay’da Remondini vardı. Beşiktaş antrenör arıyordu. Kulüp adına ben konuştum onunla. Böylece Beşiktaş’la anlaştı. 58 sezonu transfer ayında Altay’dan Kaya, Gönen ve Faik’i istedi. Üçü geldiler, denemeye çıktılar fakat Gönen gelmekten vazgeçti. Kaya santrfor oynuyordu. Bir gol attı, o da İstanbul’da Real Madrid’e karşıydı. İdareciler onu bırakmak istediler. Şişli’de bir evde beraber kalıyorduk. ‘Bence haf oyna, topa ve rakibe karşı oynamak daha kolaydır,’ dedim. Nitekim Kaya hafa geçti, on sene oynadı.”
Beşiktaş 1957-58 kadrosu. Ayaktakiler: Nazmi Bilge, Gürcan Berk, Sofyanidis, Kaya, Kamil, Recep Adanır.
Oturanlar: Münir, Ahmet Özacar, Varol, Özcan, Ahmet Berman.
1957-58 sezonunda düzenlenen Federasyon Kupasını da bir önceki sezon olduğu gibi Beşiktaş aldı ve böylece Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupasına katılmaya hak kazandı. Ne var ki daha ilk turda karşısına o yılların en güçlü ekibi Real Madrid çıktı. İşte o maçla ilgili hatırladıkları: “Çok gurur duyduğum bir maç var, Beşiktaş’ta oynadığım Real Madrid maçı. O zamanki Real Madrid takımının seviyesi bugün bile yok! Di Stefano, Puşkaş, Gento, Kopa, hepsi aynı takımdaydı. Bernabeu Stadında tribünler hemen sahanın kenarındaydı, bizde olduğu gibi pist filan yoktu. Tribünler uğulduyordu. Saha çimdi, tabii biz çim saha görmemişiz, neredeyse koyun gibi otlayacağımız gelmişti. Oyuncular topa mermi gibi vuruyordu. Sağ bek Kamil Üzülme vardı, ona, ‘Abi bunlar bizi öldürecek galiba,’ dedim. ‘Korkma, bunlarda bir b.. yok,’ diye karşılık verdi bana. Neticede 2-0 yenildik.”

Beşiktaşlılar Divanyolu'ndaki Piyer Loti otelinde kampta.
Ayaktakiler: Varol, Bahattin, Gürcan, Hayrullah, Kamil,
Celal. Oturanlar: Faik, Ahmet Berman.
Rövanş maçı son derece zıt koşullarda yapılmıştı. Yağmurlu bir gün olduğu için o zamanki adıyla Mithatpaşa Stadının toprak zemini balçık çamur olmuştu. 1-1 berabere biten maçın sonucunda Real Madrid bir üst tura çıktı. Söz sahanın o günkü halinden açılınca Gürcan Berk geçmişle günümüzü kıyaslıyor: “O günkü çamur sahalarda Beşiktaş’ta iki senede doksan dokuz maç oynamışım. Bugün elli maç oynayanlar yorgunuz diyor. Ayakkabıları plastik, çim plastik, top plastik. Biz kösele topla oynuyorduk, kafa vurduğumuz zaman beynimiz sallanıyordu. Toprak sahada ızgaralı ayakkabılarla oynuyorduk, bir süre sonra çiviler ayağımıza batardı. Malzemeci onları haftaymda tekrar çakardı.”

İstanbul'daki Real Madrid maçı. Varol, Gürcan ve Puşkaş.
                                                                                                               (Hayat)  
Gürcan Berk’in Beşiktaş’taki günleri uzun sürmedi. İkinci sezonun başlarında yöneticileriyle yaşadığı ihtilaf sonucu sene sonunda takımdan ayrıldı. Neden öyle olduğunu ondan dinleyelim: “Real Madrid maçından dönünce Karagümrük’le oynadık ve yenildik. O zaman Kadri Aytaç Karagümrük’te oynuyordu. Ahmet ve Münir ile birlikte şike yaptığımız gerekçesiyle kadro dışı bırakıldık. Günler geçti, temize çıktık ve oynamaya başladık ama o ilk hafta Şeref Stadında Eşref Bilgiç idmana dahi almadı beni. Bunun üzerine Hakkı Yeten’in yanına gittim. ‘Hâlâ şike yaptığımıza inanıyor musun Hakkı Abi?’ diye sordum. ‘Bizde o intibayı bıraktın,’ diye cevap verdi. Bunun üzerine onu tersledim. Bu olaydan sonra aramızda soğukluk kaldı. Yönetim beni 50 bin liraya satışa çıkardı. O zaman Lefter Fenerbahçe’den o parayı alıyordu. Alıcı çıkmadığı takdirde 20 bin liraya kulübümde kalacaktım. Yönetim de o parayı kimsenin vermeyeceğini düşünmüş olmalı. Yöneticilerden Faruk Sağnak’a rastladım, ‘Pazartesi kulübe gel görüşelim,’ dedi. Biraz sonra birkaç laf taşıyıcı arkamdan yetişti, ‘Gürcan Abi, Hakkı Yeten senin için kalırsa ben ona neler yapacağım diye konuştu,’ dediler. O zaman daha yirmi iki yaşında gencecik bir insandım, beni yönlendirecek kimse yoktu. Beşiktaşlı yöneticiler nerede kaldığımı bile bilmiyordu. Ben panikledim ve 20 bin liraya Fenerbahçe’ye gittim.”

Fenerbahçe'nin 1959'da Nice ile oynadığı Şampiyon Kulüpler Kupası maçının kadrosu. Antrenör Molnar, Avni,
Özcan Arkoç, Şeref, Basri, Osman, Naci. Oturanlar: Lefter, Gürcan, Mustafa, Can Bartu, Yüksel.
B milli takım 14 Mayıs 1961'de Bükreş'te 2-0 kazandığı Romanya maçına çıkarken. Başta Feriköylü Münacettin Barut var.
Ardından Galatasaraylı Candemir Berkman, İzmirsporlu Gürcan Berk, Fenerbahçeli Yüksel Gündüz,
Feriköylü İsmet Yurtsü ve Beşiktaşlı Kaya Köstepen geliyor.
Böylece Gürcan Berk 1959-60’ta Fenerbahçeli oldu. Fakat yeni takımındaki macerası bir sezon sürdü. Bunun sebebini de şöyle açıklıyor: “Ankara’da Güneşspor kulübünün başkanı Avni Bulduk özel maçlar organize ederdi, henüz Milli Lig kurulmamıştı. Ankara’da böyle bir Beşiktaş-Fenerbahçe maçı yapıyorduk. Lefter sol içti, ben Beşiktaş’ta sağ haf oynuyordum. Ben bir pozisyonda sert girince küfür etti, biraz tartıştık. Soyunma odasına giderken Naci bizi yatıştırdı. Fenerbahçe’ye geldiğim zaman benimle üç ay konuşmadı. Altay’ı 5-0 yendiğimiz bir maçta ben ona üç gol attırdım. Nehar Tüblek benim için dört yıldızlı orgeneral diye bir eleştiri yazmış. Hafta içinde idmandan sonra duş yapıyorduk. Lefter, ‘Burada bir orgeneral varmış, kimmiş o?’ deyince aramızda bir soğukluk oldu. Sezon sonunda Faruk Ilgaz ve genel kaptan Niyazi Sel beni çağırdılar, ‘Seni bırakmak istiyoruz,’ dediler. ‘Suçum ne?’ diye sorunca, ‘Gece hayatın var,’ diye cevap verdi Faruk Bey. O zaman Tenis Eskrim Dağcılık kulübüne üyeydim. ‘Böyle bir kulübe üye olmayıp Kasımpaşa batakhanelerinde mi gezmeliydim?’ dedim. ‘Bir yere gitmiyorum,’ diye ayrıldım yanlarından.”
Fenerbahçeli futbolcular rövanş maçı için gittikleri Nice'te İzmirli şarkıcı
Dario Moreno'nun verdiği yemekte.


“İzmir’e geldim. İzmirsporlular görüştü benimle. O zaman iyi bir takımdı İzmirspor. Ben de henüz evlenmemiştim. Annemin babamın yanında kalayım diye tekliflerini kabul ettim. 1960-61 sezonunda İzmirsporlu oldum. O zamanın parasıyla 26 bin lira aldım. O zaman Hatay Caddesi tarafında arsaların metrekaresi 2,5 liraydı. O parayla arsa alsam bir sürü dairem olurdu ama ben 1961 senesinde evlendim. Eşimle Beşiktaş’ta oynarken tanışmıştık. Evleri Akaretler’de, Beşiktaş kulübünün yanındaydı. O sırada A milli takıma aldılar beni. Almanya’ya gittik. O zaman Lefter’le aramız düzeldi. Antrenmanlarda eş olmuştuk. Fenerbahçe’de kalsaydım herhalde altı yedi sezon oynardım.”

İzmirspor'da ayakta sağdan ikinci.
“İzmirspor’da dört sezon oynadım. 1964-65 sezonunda tekrar Altay’a geldim. Başkan Rıdvan Burçetin ile 20 bin liraya anlaşmıştık ama bir 5 bin lira aldım, üstünün ödemesinde aksamalar başladı. Takımdaki diğer oyuncular da maaş alamıyordu. Ankara’da bir özel maça gitmiştik. Önder ile aynı odada kalıyorduk. Ona, ‘Ben Almanya’ya gideceğim,’ dedim. Eşim Alman Lisesi mezunuydu. Almanya’ya maça gittiğimizde Hannover’de kamp yapmıştık. Orada tanıştığım Türk öğrenciler vardı. Milli takıma ilgi göstermişlerdi, onlardan yardım alırım diye düşündüm. Böylece Önder ile beraber oraya gittik. Önder Stuttgart’a gitti, ben Hannover’e gittim. Bizim talebeler beni bir antrenmana götürdüler. Çift kale oynadık, beni beğendiler ve almak istediler. Karı koca çalışıyorduk. Üç sene boyunca keyfine çeşitli amatör takımlarda oynadım.”

                                           (Yeni Asır)
“1967’de tatile gelmiştik. İzmirspor sahasına gitmiştim. Kulübün eski oyuncularından Tarık Gençay’la sohbet ediyorduk. O sırada yanımıza Naci Erdem geldi. 2. Ligde oynayan Edirnespor’a antrenör olmuş. Beni oraya almak istedi. 50 bin lira transfer parası verileceğini söyledi. O zamanlar iyi paraydı bu. Böylece Edirnesporlu oldum. İki sene bu takımda oynadıktan sonra futbolu bıraktım. Ardından kursa gidip antrenör oldum.”

Edirnespor'da Naci Erdem'le.
                                                                   (Fotospor)
Antrenörlük mesleğine Altay genç takımında başlayan Gürcan Berk daha sonra İzmirspor’u çalıştırdı. Sabri Kiraz’ın A milli takımı çalıştırdığı dönem iki maç yardımcılığını yaptı. Ardından ümit milli takım teknik direktörlüğüne getirildi. Fakat kendi ifadesiyle o dönem çok az maç yapıldığı için takımın başında hiç sahaya çıkma fırsatı bulamadı. 1980-81 sezonu ortasında görev aldığı Gaziantepspor’u lig dördüncüsü yapınca ertesi sezon Sakaryaspor talip oldu. Gerisini ondan dinleyelim:  “1981’de oraya gittim. Takım lige yeni çıkmıştı. Fenerbahçe’nin gözden çıkardığı ne kadar oyuncu varsa hepsini almışlar. Tuna, Zafer, kaleci Fuat, Yenal, Coşkun oraya gelmişti. Oğuz Çetin o sırada genç takımda oynuyordu, henüz on sekiz – on dokuz yaşındaydı. Üçüncü maçta onu A takıma aldım. O kadar kurt futbolcunun içinde öyle bir genci oynatmaya herkes cesaret edemezdi.” 

Sezonun son maçında İstanbul'da Beykoz'la berabere kalarak şampiyonluğunu ilan eden Eskişehirspor.
Gürcan Berk ayakta ortada eşofmanlı.
Gürcan Berk’in o yıllardaki en dikkat çekici başarısı 2. Lige düşen Eskişehirspor’u 1983-84 sezonunda şampiyon yapıp tekrar 1. Lige çıkarmasıydı. Ardından Galatasaray’a gitmesi gündeme geldiyse de gerçekleşmedi: “Eskişehirspor şampiyonluğu kazandıktan sonra beklemedeydim. O sırada Galatasaray’ın başına Derwall getirilmişti. Bir gün Fenerbahçe Stadına Galatasaray’ın bir maçını seyretmeye gitmiştim. Tribünlerden inerken Ergun Gürsoy’la karşılaştık. Beni ertesi sabah 11’de işyerine çağırdı. Ertesi gün gittim, ‘Derwall’in yardımcısı olacaksın,’ dedi. ‘Gurur duyarım,’ diye karşılık verdim. Kulübe gittik. O zaman Ali Uras başkandı. Yanında Derwall, Alp Yalman, o zaman altyapı sorumlusu olan Yılmaz Gökdel vardı. Alp Yalman, ‘Ben Avrupa’ya gidiyorum, uçağı kaçırmamam lazım,’ deyip çıkınca toplantı dağıldı. Mustafa Denizli o zaman altyapıda çalışıyordu. Henüz diploması filan yoktu. O toplantıdan bir hafta sonra Mustafa getirildi yardımcılığa.” 
Gürcan Berk çeşitli takımları çalıştırdıktan sonra aktif futbol hayatını bıraktı ve bir müddet spor yazarlığı yaptı. Baş eğmeyen kişiliği yüzünden bir takımda uzun süre kalamadığından daha tanınmış bir futbolcu olma fırsatını yakalayamadı. Buna rağmen futbol oynamaktan dolayı pişman değil. Son sözleri şöyle oluyor: “Ayaklarım sayesinde çok güzel bir hayat yaşadım. Ayaklarıma müteşekkirim ben. Tanrı bana bu yeteneği vermiş, ben onların sayesinde bir yere geldim.”

Gürcan Berk'in nikah şahitliğini Naci Erdem yapmış.