25 Mart 2014 Salı

Gürcan Berk: Ayaklarıma Müteşekkirim

“Arnavutuz biz, dikkafalıyız. Kuyruğumuzu keser, kasaba müdana etmeyiz.” Bu sözlerin sahibi Gürcan Berk ile İzmir’in ünlü amatör kulüplerinden Çayırlıbahçe’nin lokalinde sohbet ediyoruz. Gaziantepspor’u lig dördüncüsü, Eskişehirspor’u 2. Lig şampiyonu yaptıktan sonra çalıştıracak takım bulamamasını bu sözlerle açıklıyor. Futbol oynarken yine bu “kuyruğu dik tutma” tavrının bir sonucu olarak en verimli çağında içinde bulunduğu ortama kızıp Almanya’ya giden Berk’le öncelikle çocukluk yıllarını, Metin Oktay’la aynı mahallede birlikte büyüdükleri günleri konuşuyoruz:

“1936 İzmir doğumluyum. Doğduğum mahalleye Darağacı deniyordu, Alsancak Stadının yanındaydı. On beş yaşına kadar Metin Oktay’la beraber büyüdük. Sonra onlar başka yere taşındı. Çocukluğundan beri Metin’i en iyi tanıyan benim. Alsancak İlkokulunda beraber okuduk. Okulun tarihi binası hemen stadın yanındaydı. O okulu tribünü genişletmek için yıktılar. Türkiye kadar geçmişine saygısı olmayan bir toplum yoktur. Açık tribün bir ara sadece beş altı basamaktan oluşuyordu. Arkasında selvi ağaçları vardı, onun arkasında da Yahudi mezarlığı bulunuyordu. Sonra oraya Güzel Sanatlar Fakültesi yapıldı. Tribünün arkasındaki selvilerin arasında kütükler ve halkalar duruyordu. Orada Yunanlıları asmışlar. Stadyumdan sonraki mahallenin bugünkü ismi Umurbey ama o zaman Darağacı deniyordu. Yunanlılarla ilişkiler düzelince değiştirdiler adını.”

Top oynayarak ayakkabıları eskiyor diye babalarından dayak yiyen bir kuşağın mensubu olduğu için kendisinin başına da aynı şeyin gelip gelmediğini sorduğumuzda şöyle cevap veriyor: “Türkiye’de en şanslı futbolcu belki bendim. Babam Muharrem Berk Altay’da oynamış geçmişte. Ben 1948 senesinde ilkokulu bitirdiğimde bana futbol ayakkabısı ve bir top aldı. Hiç unutmuyorum top 5 lira, ayakkabılar 7,5 liraydı. Türkiye’de o yaştayken futbol ayakkabısı giyen yoktur. Babam sporu çok severdi, uzun mesafe koşardı, bisikletten hiç inmezdi. 1980’lerde yarışlar için Yunanistan’a gittiler. 3000 metrede birinci oldu, o zaman 82 yaşındaydı! Yani sporculuk aileden geliyor.”

“O zamanlar Şark Sanayi faaldi. Şu anda Alsancak Stadının biraz ilerisinde metruk duruyor. Bu fabrika Belçikalılara aitti, o günlerde üç vardiya halinde tam iki bin işçi çalışıyordu. Babam orada ustabaşıydı. Biz ve Metin Oktay’ın ailesi Şark Sanayi fabrikasının lojmanlarında oturuyorduk. Lojmanların yanında arsa vardı. Bugün arsa kalmadığı için futbolcu yetişmiyor. Biz o zamanlar taşlardan kale yapıyorduk. İkiye iki veya üçe üç maç yapardık. Top mu vardı? Hayır. Annelerimizin çoraplarını çalar, içine gazete doldurup iple sararak top yapardık. Bazen birkaç arkadaş fuar içindeki tenis kulübünden tenis toplarını çalıp gelir arsada oynardık. Bugün modern antrenman diye yapılan idmanlar var, üçe üç baskılı. Biz o zamanlar bilmeden onu yapıyormuşuz. Metin hep benim rakibim olurdu. Aşağı yukarı on beş yaşına kadar beraberdik. Burada Tepecik’ten Buca’ya doğru giderken Gürçeşme vardır, o zamanlar yeni kuruluyordu. Ailesi orada bir ev yapıp taşındı. O sıralarda Damlacık kulübüne girmişti. Sonra birer sene Yün Mensucat ve İzmirspor’da oynayıp gol kralı oldu ve Galatasaray’a gitti.”
 
Gürcan Berk (sağ başta oturan) ilk kulübü İzmir Demirspor ile bir maçta.
Kendisinin nasıl futbola başladığını şöyle anlatıyor: “İzmir’de şimdi spor salonunun olduğu yer eskiden Halk Sahasıydı. Altınordu ve Altay antrenmanlarını orada yapardı. Ben Namık Kemal Lisesinde okuyordum. Akşamüzeri okuldan çıkınca doğru sahaya giderdik. Çantaları kenara koyar, atılan şutlarda toplar dışarı kaçınca sahanın içine biz vururduk. Rahmetli Muzaffer Akıncı vardı, fötr şapkalı bir adamdı. Devlet Demiryolları mensubu ve İzmir Demirspor kulübünün başkanıydı. Bizim topa iyi vurduğumuzu görünce beni bir gün yanına çağırdı, ‘Seni Demirspor genç takımına alalım,’ dedi. Bu teklif hoşuma gitti tabii. Babamla konuştuk, o, ‘Git tabii oğlum,’ dedi. Böylece Demirspor genç takımında başladım. İkinci sene, 1955’te on dokuz yaşında A takıma geçtim. Orada da bir sene oynayıp Altay’a geçtim. Altay’da oynadığım sezon takımda Bayram Dinsel, sağ açık Gönen, rahmetli Coşkun Dağlıoğlu vardı. Coşkun’un mükemmel ayakları vardı ama o zamanlar onlar bugünküler gibi şöhretli futbolcular değildi, çevreleri kısıtlıydı. Kaleci Akın, stoper Kazım, sol haf Nejat vardı.”

Altay 1956-57 kadrosu. Ayaktakiler: Coşkun, Hüseyin Kum, Kazım, Bayram Dinsel, Mustafa, Kaya Köstepen.
Oturanlar: Nejat, Gönen, Akın Barhan, Doğan Akı, Gürcan Berk.
Gürcan Berk 1956-57 sezonunda Altay formasıyla İzmir Ligi maçlarının yanı sıra o yıl ilk kez düzenlenen Federasyon Kupası maçlarında yer aldı. Bu maçlar sırasında İstanbullu idarecilerin dikkatini çekti. Bunun sonucunda 1957-58 sezonunda Beşiktaşlı oldu: “Yirmi bir yaşında Beşiktaş’a geldim. Sene 1957’ydi. Burada Rüştü Erdelhun diye bir gümrük müdürü vardı. O sırada ismim yayılmaya başlamıştı. Rüştü Bey beni çağırdı, ‘Gürcan seni Beşiktaş’a alacağız,’ dedi. ‘Olur,’ dedim. O zamanki başkan Abdullah Kozanoğlu geldi, beni alıp İstanbul’a götürdü. Beşiktaş’ta iki sezonda doksan dokuz maç oynadım. İlk sezonun sonunda İzmir’e tatile gelmiştim. O zaman Altay’da Remondini vardı. Beşiktaş antrenör arıyordu. Kulüp adına ben konuştum onunla. Böylece Beşiktaş’la anlaştı. 58 sezonu transfer ayında Altay’dan Kaya, Gönen ve Faik’i istedi. Üçü geldiler, denemeye çıktılar fakat Gönen gelmekten vazgeçti. Kaya santrfor oynuyordu. Bir gol attı, o da İstanbul’da Real Madrid’e karşıydı. İdareciler onu bırakmak istediler. Şişli’de bir evde beraber kalıyorduk. ‘Bence haf oyna, topa ve rakibe karşı oynamak daha kolaydır,’ dedim. Nitekim Kaya hafa geçti, on sene oynadı.”
Beşiktaş 1957-58 kadrosu. Ayaktakiler: Nazmi Bilge, Gürcan Berk, Sofyanidis, Kaya, Kamil, Recep Adanır.
Oturanlar: Münir, Ahmet Özacar, Varol, Özcan, Ahmet Berman.
1957-58 sezonunda düzenlenen Federasyon Kupasını da bir önceki sezon olduğu gibi Beşiktaş aldı ve böylece Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupasına katılmaya hak kazandı. Ne var ki daha ilk turda karşısına o yılların en güçlü ekibi Real Madrid çıktı. İşte o maçla ilgili hatırladıkları: “Çok gurur duyduğum bir maç var, Beşiktaş’ta oynadığım Real Madrid maçı. O zamanki Real Madrid takımının seviyesi bugün bile yok! Di Stefano, Puşkaş, Gento, Kopa, hepsi aynı takımdaydı. Bernabeu Stadında tribünler hemen sahanın kenarındaydı, bizde olduğu gibi pist filan yoktu. Tribünler uğulduyordu. Saha çimdi, tabii biz çim saha görmemişiz, neredeyse koyun gibi otlayacağımız gelmişti. Oyuncular topa mermi gibi vuruyordu. Sağ bek Kamil Üzülme vardı, ona, ‘Abi bunlar bizi öldürecek galiba,’ dedim. ‘Korkma, bunlarda bir b.. yok,’ diye karşılık verdi bana. Neticede 2-0 yenildik.”

Beşiktaşlılar Divanyolu'ndaki Piyer Loti otelinde kampta.
Ayaktakiler: Varol, Bahattin, Gürcan, Hayrullah, Kamil,
Celal. Oturanlar: Faik, Ahmet Berman.
Rövanş maçı son derece zıt koşullarda yapılmıştı. Yağmurlu bir gün olduğu için o zamanki adıyla Mithatpaşa Stadının toprak zemini balçık çamur olmuştu. 1-1 berabere biten maçın sonucunda Real Madrid bir üst tura çıktı. Söz sahanın o günkü halinden açılınca Gürcan Berk geçmişle günümüzü kıyaslıyor: “O günkü çamur sahalarda Beşiktaş’ta iki senede doksan dokuz maç oynamışım. Bugün elli maç oynayanlar yorgunuz diyor. Ayakkabıları plastik, çim plastik, top plastik. Biz kösele topla oynuyorduk, kafa vurduğumuz zaman beynimiz sallanıyordu. Toprak sahada ızgaralı ayakkabılarla oynuyorduk, bir süre sonra çiviler ayağımıza batardı. Malzemeci onları haftaymda tekrar çakardı.”

İstanbul'daki Real Madrid maçı. Varol, Gürcan ve Puşkaş.
                                                                                                               (Hayat)  
Gürcan Berk’in Beşiktaş’taki günleri uzun sürmedi. İkinci sezonun başlarında yöneticileriyle yaşadığı ihtilaf sonucu sene sonunda takımdan ayrıldı. Neden öyle olduğunu ondan dinleyelim: “Real Madrid maçından dönünce Karagümrük’le oynadık ve yenildik. O zaman Kadri Aytaç Karagümrük’te oynuyordu. Ahmet ve Münir ile birlikte şike yaptığımız gerekçesiyle kadro dışı bırakıldık. Günler geçti, temize çıktık ve oynamaya başladık ama o ilk hafta Şeref Stadında Eşref Bilgiç idmana dahi almadı beni. Bunun üzerine Hakkı Yeten’in yanına gittim. ‘Hâlâ şike yaptığımıza inanıyor musun Hakkı Abi?’ diye sordum. ‘Bizde o intibayı bıraktın,’ diye cevap verdi. Bunun üzerine onu tersledim. Bu olaydan sonra aramızda soğukluk kaldı. Yönetim beni 50 bin liraya satışa çıkardı. O zaman Lefter Fenerbahçe’den o parayı alıyordu. Alıcı çıkmadığı takdirde 20 bin liraya kulübümde kalacaktım. Yönetim de o parayı kimsenin vermeyeceğini düşünmüş olmalı. Yöneticilerden Faruk Sağnak’a rastladım, ‘Pazartesi kulübe gel görüşelim,’ dedi. Biraz sonra birkaç laf taşıyıcı arkamdan yetişti, ‘Gürcan Abi, Hakkı Yeten senin için kalırsa ben ona neler yapacağım diye konuştu,’ dediler. O zaman daha yirmi iki yaşında gencecik bir insandım, beni yönlendirecek kimse yoktu. Beşiktaşlı yöneticiler nerede kaldığımı bile bilmiyordu. Ben panikledim ve 20 bin liraya Fenerbahçe’ye gittim.”

Fenerbahçe'nin 1959'da Nice ile oynadığı Şampiyon Kulüpler Kupası maçının kadrosu. Antrenör Molnar, Avni,
Özcan Arkoç, Şeref, Basri, Osman, Naci. Oturanlar: Lefter, Gürcan, Mustafa, Can Bartu, Yüksel.
B milli takım 14 Mayıs 1961'de Bükreş'te 2-0 kazandığı Romanya maçına çıkarken. Başta Feriköylü Münacettin Barut var.
Ardından Galatasaraylı Candemir Berkman, İzmirsporlu Gürcan Berk, Fenerbahçeli Yüksel Gündüz,
Feriköylü İsmet Yurtsü ve Beşiktaşlı Kaya Köstepen geliyor.
Böylece Gürcan Berk 1959-60’ta Fenerbahçeli oldu. Fakat yeni takımındaki macerası bir sezon sürdü. Bunun sebebini de şöyle açıklıyor: “Ankara’da Güneşspor kulübünün başkanı Avni Bulduk özel maçlar organize ederdi, henüz Milli Lig kurulmamıştı. Ankara’da böyle bir Beşiktaş-Fenerbahçe maçı yapıyorduk. Lefter sol içti, ben Beşiktaş’ta sağ haf oynuyordum. Ben bir pozisyonda sert girince küfür etti, biraz tartıştık. Soyunma odasına giderken Naci bizi yatıştırdı. Fenerbahçe’ye geldiğim zaman benimle üç ay konuşmadı. Altay’ı 5-0 yendiğimiz bir maçta ben ona üç gol attırdım. Nehar Tüblek benim için dört yıldızlı orgeneral diye bir eleştiri yazmış. Hafta içinde idmandan sonra duş yapıyorduk. Lefter, ‘Burada bir orgeneral varmış, kimmiş o?’ deyince aramızda bir soğukluk oldu. Sezon sonunda Faruk Ilgaz ve genel kaptan Niyazi Sel beni çağırdılar, ‘Seni bırakmak istiyoruz,’ dediler. ‘Suçum ne?’ diye sorunca, ‘Gece hayatın var,’ diye cevap verdi Faruk Bey. O zaman Tenis Eskrim Dağcılık kulübüne üyeydim. ‘Böyle bir kulübe üye olmayıp Kasımpaşa batakhanelerinde mi gezmeliydim?’ dedim. ‘Bir yere gitmiyorum,’ diye ayrıldım yanlarından.”
Fenerbahçeli futbolcular rövanş maçı için gittikleri Nice'te İzmirli şarkıcı
Dario Moreno'nun verdiği yemekte.


“İzmir’e geldim. İzmirsporlular görüştü benimle. O zaman iyi bir takımdı İzmirspor. Ben de henüz evlenmemiştim. Annemin babamın yanında kalayım diye tekliflerini kabul ettim. 1960-61 sezonunda İzmirsporlu oldum. O zamanın parasıyla 26 bin lira aldım. O zaman Hatay Caddesi tarafında arsaların metrekaresi 2,5 liraydı. O parayla arsa alsam bir sürü dairem olurdu ama ben 1961 senesinde evlendim. Eşimle Beşiktaş’ta oynarken tanışmıştık. Evleri Akaretler’de, Beşiktaş kulübünün yanındaydı. O sırada A milli takıma aldılar beni. Almanya’ya gittik. O zaman Lefter’le aramız düzeldi. Antrenmanlarda eş olmuştuk. Fenerbahçe’de kalsaydım herhalde altı yedi sezon oynardım.”

İzmirspor'da ayakta sağdan ikinci.
“İzmirspor’da dört sezon oynadım. 1964-65 sezonunda tekrar Altay’a geldim. Başkan Rıdvan Burçetin ile 20 bin liraya anlaşmıştık ama bir 5 bin lira aldım, üstünün ödemesinde aksamalar başladı. Takımdaki diğer oyuncular da maaş alamıyordu. Ankara’da bir özel maça gitmiştik. Önder ile aynı odada kalıyorduk. Ona, ‘Ben Almanya’ya gideceğim,’ dedim. Eşim Alman Lisesi mezunuydu. Almanya’ya maça gittiğimizde Hannover’de kamp yapmıştık. Orada tanıştığım Türk öğrenciler vardı. Milli takıma ilgi göstermişlerdi, onlardan yardım alırım diye düşündüm. Böylece Önder ile beraber oraya gittik. Önder Stuttgart’a gitti, ben Hannover’e gittim. Bizim talebeler beni bir antrenmana götürdüler. Çift kale oynadık, beni beğendiler ve almak istediler. Karı koca çalışıyorduk. Üç sene boyunca keyfine çeşitli amatör takımlarda oynadım.”

                                           (Yeni Asır)
“1967’de tatile gelmiştik. İzmirspor sahasına gitmiştim. Kulübün eski oyuncularından Tarık Gençay’la sohbet ediyorduk. O sırada yanımıza Naci Erdem geldi. 2. Ligde oynayan Edirnespor’a antrenör olmuş. Beni oraya almak istedi. 50 bin lira transfer parası verileceğini söyledi. O zamanlar iyi paraydı bu. Böylece Edirnesporlu oldum. İki sene bu takımda oynadıktan sonra futbolu bıraktım. Ardından kursa gidip antrenör oldum.”

Edirnespor'da Naci Erdem'le.
                                                                   (Fotospor)
Antrenörlük mesleğine Altay genç takımında başlayan Gürcan Berk daha sonra İzmirspor’u çalıştırdı. Sabri Kiraz’ın A milli takımı çalıştırdığı dönem iki maç yardımcılığını yaptı. Ardından ümit milli takım teknik direktörlüğüne getirildi. Fakat kendi ifadesiyle o dönem çok az maç yapıldığı için takımın başında hiç sahaya çıkma fırsatı bulamadı. 1980-81 sezonu ortasında görev aldığı Gaziantepspor’u lig dördüncüsü yapınca ertesi sezon Sakaryaspor talip oldu. Gerisini ondan dinleyelim:  “1981’de oraya gittim. Takım lige yeni çıkmıştı. Fenerbahçe’nin gözden çıkardığı ne kadar oyuncu varsa hepsini almışlar. Tuna, Zafer, kaleci Fuat, Yenal, Coşkun oraya gelmişti. Oğuz Çetin o sırada genç takımda oynuyordu, henüz on sekiz – on dokuz yaşındaydı. Üçüncü maçta onu A takıma aldım. O kadar kurt futbolcunun içinde öyle bir genci oynatmaya herkes cesaret edemezdi.” 

Sezonun son maçında İstanbul'da Beykoz'la berabere kalarak şampiyonluğunu ilan eden Eskişehirspor.
Gürcan Berk ayakta ortada eşofmanlı.
Gürcan Berk’in o yıllardaki en dikkat çekici başarısı 2. Lige düşen Eskişehirspor’u 1983-84 sezonunda şampiyon yapıp tekrar 1. Lige çıkarmasıydı. Ardından Galatasaray’a gitmesi gündeme geldiyse de gerçekleşmedi: “Eskişehirspor şampiyonluğu kazandıktan sonra beklemedeydim. O sırada Galatasaray’ın başına Derwall getirilmişti. Bir gün Fenerbahçe Stadına Galatasaray’ın bir maçını seyretmeye gitmiştim. Tribünlerden inerken Ergun Gürsoy’la karşılaştık. Beni ertesi sabah 11’de işyerine çağırdı. Ertesi gün gittim, ‘Derwall’in yardımcısı olacaksın,’ dedi. ‘Gurur duyarım,’ diye karşılık verdim. Kulübe gittik. O zaman Ali Uras başkandı. Yanında Derwall, Alp Yalman, o zaman altyapı sorumlusu olan Yılmaz Gökdel vardı. Alp Yalman, ‘Ben Avrupa’ya gidiyorum, uçağı kaçırmamam lazım,’ deyip çıkınca toplantı dağıldı. Mustafa Denizli o zaman altyapıda çalışıyordu. Henüz diploması filan yoktu. O toplantıdan bir hafta sonra Mustafa getirildi yardımcılığa.” 
Gürcan Berk çeşitli takımları çalıştırdıktan sonra aktif futbol hayatını bıraktı ve bir müddet spor yazarlığı yaptı. Baş eğmeyen kişiliği yüzünden bir takımda uzun süre kalamadığından daha tanınmış bir futbolcu olma fırsatını yakalayamadı. Buna rağmen futbol oynamaktan dolayı pişman değil. Son sözleri şöyle oluyor: “Ayaklarım sayesinde çok güzel bir hayat yaşadım. Ayaklarıma müteşekkirim ben. Tanrı bana bu yeteneği vermiş, ben onların sayesinde bir yere geldim.”

Gürcan Berk'in nikah şahitliğini Naci Erdem yapmış.








15 Mart 2014 Cumartesi

Celal Soydan - Ankara futbolu, Hacettepe, Beşiktaş Anıları

Beşiktaş Kazan’da mekânın sahibi Celal Soydan’la sohbet ediyoruz. Futbolseverlerin, özellikle Beşiktaş taraftarlarının yakından tanıdığı bu mekânın bir duvarı Celal Soydan’ın forma giydiği kulüplerin fotoğraflarıyla kaplı. Sohbetimiz daldan dala atlıyor. Ankara’daki çocukluk ve gençlik yıllarını, Hacettepe kulübü, Beşiktaş’a geliş, Adalet, Demirspor ve Samsunspor günlerini, futbol dünyamızdan Tatar Rauf, Baba Hakkı, Şükrü Gülesin gibi renkli kişilikleri, askerliğini yaptığı sırada gerçekleşen 22 Şubat 1962 hareketini birer birer anlatıyor. Araya fazla girmeden sözü ona bırakıyoruz:

1937 doğumluyum. Baba toprağımız Erzurum. Ankara’da doğdum, Atatürk Bulvarında Kızılay’a yakın bir yerdeydi evimiz. Ankara’da Büyük Sinemanın hemen üstünde meşhur Piknik vardı. Orası futbol sahasıydı, ağabeylerimiz futbol oynardı,  biz de seyrederdik. O zaman Stadyum takımı vardı, orada idman yapardı. Cumhuriyet kurulduğu zaman İstanbul’dan bütün bürokratlar Ankara’ya geliyor. Onların çocukları üniversite okuyan, hep varlıklı çocuklardı. Onlar futbol oynardı. Eski tenis federasyonu başkanı Yıldırak Daş benim çok yakın arkadaşımdı. Alpay sol ayaklı çok iyi bir futbolcuydu, bizim mahallenin sol açığıydı. Biz çocukken Ankara’da Saracoğlu mahallesinde, içişleri bakanlığının o betonunda yalınayak tenis topuyla oynardık.  Top tekniği öyle bir gelişiyor ki, futbol topu çocuk oyuncağı oluyor o zaman.


Bizim mahallede iki tane Beşiktaşlıydık, çoğunluk Fenerbahçeli ve Galatasaraylıydı. Beşiktaşlı arkadaşımın babası diş hekimiydi.  O zaman çıkan mecmuaları alırdı ki bunların başında Kırmızı-Beyaz geliyordu. Ben de arkadaşımdan alır okurdum. Beşiktaş takımı Ankara’ya maça geldiği zaman Bulvar’da Belvü Palas’ta konaklardı. O zamanlar Kızılay’da otel filan yoktu. İlkokul bire veya ikiye gidiyordum. Beşiktaş Demirspor’la oynuyordu. Bilet-milet yok, demirlerin altından önce kafamı sonra vücudumu sokup içeri girdim. Baba Hakkı’yla Şükrü’yü seyrettim.

Çocukluğumda Ankara’da çok müteşebbistim. O zaman Tekel biranın içi 35 kuruş, şişesi 35 kuruş, toplam 70 kuruştu. Kalıp buz alır kırar, bira şişelerini içine koyardık. Bilyeli rulman alıp araba yapardık. Bütün mahallenin çocukları yüz şişe birayı arabaya koyar götürürdük. Polis Kolejinin olduğu yerde Subay Evleri ve Mızıka Okulu vardı. Okulun sahasında Amerikalılar beyzbol oynardı. Biz birayı 1 liraya satardık. Onlar içince şişeleri atardı, onları toplardık. Kendi getirdiklerini de atıyorlardı, böylece biz iki yüz boş şişe topluyorduk.  

Ben sabah çıkıyordum, öğlen eve gitmiyordum, akşam gidip bir kere dayak yiyordum. Alpay’ın babası Devlet Demiryollarında hukuk müşaviriydi. Alpay’ın bir mavi futbol topu vardı. Futbol ayakkabıları vardı. Bir de Yıldırak Daş çok zengindi. İlhan Cavcav’ın kuzeni olan Tayyar Cavcav Yıldırak’ın dayısı olurdu. Tayyar İlhan’dan bir nesil büyüktür, çok sevdiğimiz bir ağabeyimizdi. Cavcavların Kayaş’ta un fabrikaları vardı. Yıldırak’la Yenişehir istasyonundan trene binip Kayaş’a giderdik. Onlarda kalırdık. Tayyar Abi çok değerli bir insandı. İşte Alpay ve Yıldırak ayakkabıyla oynarken biz yalınayak oynuyorduk. Sonra lastik ayakkabı giymeye başladık. Sonra Atatürk Lisesi bizim sahamız oldu. Ankara’da ticaret lisesinde okudum. Eskiden 1. Ligde oynayan takımların nüvesi liselerdi. Haydarpaşa, Galatasaray, Boğaziçi, Vefa. Atatürk Lisesi Ankara karması gibiydi. Bizim Ticaret Lisesinde benim dışımda Yıldırak, bizden evvel Akgün Abi (Akgün Kaçmaz) gibi isimler vardı. 

Sonra İstatistik Genel Müdürlüğü bir takım kurdu. Federe olarak Ankara 4. Kümede başladık. Bizim mahallenin bütün çocukları orada oynuyordu. Hepimiz on dört ile on altı yaşlarındaydık. Ertesi sene 2. Kümede oynayan Kalespor’la birleştik. Bu takım Hisar’ın (Ankara Kalesi) takımıydı. Bir yıl da 2. Kümede oynadık. Hisar takımında çok renkli kişilikler vardı. Önce Hacettepe’de, sonra Fenerbahçe’de oynayan Akgün Kaçmaz vardı mesela. Zaten o Fenerbahçe’ye gelince Hacettepe’de onun yerinde ben oynadım. Burhan Abi (Burhan Sargın) İstanbul’a geldi mesela. Kalespor’dan 1. Kümede oynayan Hacettepe’ye transfer oldum. Üç sene arka arkaya şampiyon olduk. Kulüp Hacettepe semtinin takımıydı. Hacettepe İstanbul’daki Tophane gibi bitirimlerin semtiydi ama çok iyi insanlar vardı. Mesela Karagöz Kemal vardı, Veli Dayı vardı, Kabadayı Mehmet vardı.

Hacettepe takımında altı tane doktor adayı vardı, yani Tıp Fakültesini bitirmek üzerelerdi. Takım kaptanımız Alaaddin Yolaç vardı mesela, sonra Amerika’ya gitti röntgen mütehassısı oldu. Vacit Tanyeri vardı, o da Amerika’ya gitti döndü. Sonra Gençlerbirliği’nde oynadı. İki tane Nihat vardı, onlar da doktordu. Kaleci Korkut vardı, halen Amerika’da çocuk doktoru. Oğluma onun adını koyduk, bebekken onun da doktorluğunu yaptı. Korkut çok iyi kaleciydi. Bir ara Türkiye’ye döndü, tekrar Amerika’ya gitti.

Ayaktakiler: Kazım Türesin, Korkut, Doğan, Atilla, Nihat, Alaattin, Sedat.
Oturanlar: Kemal, Arnavut İlhan, Dodurgalı Hüseyin. Celal Soydan.

Hacettepe’deyken genç milli takımda iki devre oynadım. Genç milli takımda ilk antrenörüm Cihat Arman’dı. Cihat Abi çok mükemmel bir insandı. Daha sonra Sabri Kiraz antrenörlük yaptı. Gerek Cihat Abi’nin gerek Sabri Abi’nin futbolcuya yaklaşımları çok önemliydi. Genç milli takımla bir kez İtalya’ya, bir kez Macaristan’a gittik. Zaten ikinci gidişin dönüşünde Beşiktaş’a transfer oldum. İlk katıldığımız turnuvada Tayyar, Metin Oktay, Kasapoğlu vardı, ama üç gün sonra profesyonel oldukları için takımdan çıkardılar. Ankara takımı çok iyiydi, sekiz kişi gittik Ankara’dan. Molnar Budapeşte’de bize sekiz milimetrelik filmle Macar milli takımının çalışmalarını gösterdi. Normal idman bitiyor, yirmi tane monitör giriyordu sahaya. Her futbolcuyu özel yeteneği olan alanlarda çalıştırıyorlardı.


Hacettepe’de antrenörümüz bir ara Kova Osman’dı. Çok renkli bir kişiliği vardı. Herhalde Osman Abi ile Şükrü Abi (Gülesin) talk show yapsalardı Cem Yılmaz’ı sollarlardı. Osman Abi beni hep Galatasaray’a almak istiyordu. Galatasaray daha iyi imkânlar veriyordu ama ben çocukluğumdan beri tuttuğum Beşiktaş’ı tercih ettim. Ankara temsilcisi Ali Tozkonmaz vasıtasıyla Arap Sadri (Sadri Usuoğlu) döneminde Beşiktaş’a geldim. 5 bin lira transfer ücreti almıştım. O zaman iyi paraydı. Ben 500 lira maaş alıyordum, Nusret Abi 300 lira maaş alıyordu. Kambur Ahmet Ankara’da askerdi, Karagücü’nde oynuyordu. Askerlik bitince Beşiktaş’a geldi, 6 bin lira aldı.  Ben Beşiktaş’a geldiğimde Can Akbel’in babası Danyal Akbel başkandı ama kulüple hiç alakası yoktu. Kimse tanımazdı Beşiktaş’ın başkanını.  Arap Sadri genel sekreterdi, kulübü fiilen o yönetiyordu.

Beşiktaş’ta üç yıl, 1956-59 arası oynadım. Haf hattı benimle birlikte Gürcan Berk ve Özcan Esinduy’dan oluşuyordu. Gürcan sağ haf ben sol haf oynuyorduk. Özcan, Metin Erman ve Coşkun Taş birlikte dolaşırdı. Üniversitede okudukları için onlara talebe derdik. Kamil Abi (Kamil Üzülme) ‘talebeler’ diye kızdırırdı onları. Gençlerle büyüklerin kaynaşması genelde sorunlu olur ama bizde olmamıştı. İlk antrenörümüz Macar Meşaros’tu, o da çok iyi insandı. Beşiktaş’ta Kadırga’dan yetişen çok insan vardı. Eşref, Çengel Hüseyin, Altıparmak Sami, Muharrem hep Kadırgalıydı. O zamanın altyapısı mahalle sahalarıydı.


İstanbul’a geldiğimde on dokuz yaşındaydım. Önce bir müddet kulüpte, sonra Kumbaracı yokuşunda kaldım. Orada Fatin Rüştü Zorlu’nun apartmanı, Gençlerbirliği kurucularından ve eski bakanlardan Mümtaz Tarhan’ın apartmanı vardı.  Yeşilköy’de denize sıfır Deniz Park oteli vardı. Orada kampa girerdik. O zaman daha E-5 yoktu. Davutpaşa’nın oradan, şimdiki Merter’in arkasından dolaşır giderdik. Çobançeşme vardı. Tayyar Cavcav bir gün bana, ‘Ben Ankara’ya döneceğim, burada benim arazim var, 3 bin liraya sana vereyim,’ dedi. Ben almadım. O zamanın zihniyeti mülk edinmek değil, çalışan bir araç, dükkân vs. almaktı. Ben Tophane’deki Salı Pazarı gümrüğünde çalışan kamyon almıştım. O zamanlar şimdiki gümrük binaları yoktu. Akşamüstü Tophane’de Karabaş’ta oturan insanlar semaverini, böreğini filan alır, oradaki çimenlere yayılırdı. O binaları 1957 yılında Tophane-Kabataş yolunu açarken Menderes yaptırdı. Sonra Ankara’ya dönerken kamyonu sattım.

Şeref Stadında bir idman. En önde Özcan Esinduy ve Coşkun Taş koşuyor. Dördüncü sıradaki
Celal Soydan'ın yanında siyah eşofmanlı Kamil Üzülme var. Ali İhsan Karayiğit en arkada görülüyor.

1957’de Beşiktaş kulübünün kongresini kaybettiği zaman Arap Sadri’nin adamı diye bizi kadro dışı bıraktılar. O kongreyi milletvekili Nuri Togay kazandı. Gençlerbirliği’nde çok kısa bir dönem sol bek oynamıştı. O zaman da kulüpte aynı bugünkü kaos vardı. Yeni yönetim Ali İhsan, Eşref, Nusret gibi isimleri uzaklaştırdı. Takımın iskeleti bozuldu. Yeniden mukavele imzaladım ama pişman oldum çünkü Beşiktaş’taki ortam hiç iyi değildi. 1958’de Galatasaray’ı iki maçta 1-0 yenip Federasyon kupası şampiyonu olmuştuk. Türkiye’yi Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupasında temsil edecektik. Fakat Nazmi Bilge ile beni Real Madrid maçının kadrosuna almadılar. Bu olaylar beni futboldan soğutmuştu. Antrenörümüz Remondini sonra Galatasaray’a gitti. Nazmi’ye ve bana iki kere haber gönderdi.

Beşiktaş 1957-58 kadrosu. Ayaktakiler: Nazmi Bilge, Kamil Üzülme, Gürcan Berk, Coşkun Taş, Metin Erman, Recep Adanır, Leandro Remondini. Oturanlar: Ahmet Berman, Bahattin Baydar, Varol Ürkmez, Celal Soydan, Münir Altay.

Fakat ben Ankara’ya dönmek istiyordum. Tophaneli Arap Nasri’den mukaveleyi çözmek için para istedim. Sadri Abi bana sabırlı olmamı söyledi. O sırada Adalet takımına menajer olmuştu. Adalet’te oynayan Gungadin Ayhan vardı, onunla takas yaptım. Böylece Beşiktaş’tan Adalet’e gittim. 1959-60’ta yani bir sezon Adalet’te oynadım. Selahattin Torkal epey yaşlanmıştı, fazla oynamıyordu. Burhan Abi ile beraberdik. Küçük Erol vardı, çok iyi futbolcuydu. Adalet’te antrenörümüz eski Fenerbahçeli Küçük Halil’di (Halil Özyazıcı). O da kaliteli bir insandı. Adalet Mensucat fabrikası Balat’daydı. İdmana çıkmadan önce orada buluşur, oradan idman yapmak için Eyüp sahasına giderdik.

Adalet 1959-60 kadrosu. Ayaktakiler: Celal Soydan, Muhittin Kıpçak, Bülent, Tezer, Ömer Kandemir.
Oturanlar: Erol 3, Vural, Çetin Noyan, Yüksel,  Burhan Sargın.
Adalet’ten Ankara Demirspor’a gittim. O zaman çok iyi bir kadroya sahipti. İlk gittiğimde Fikri Elma, Selahattin’in kardeşi Celal Torkal, kaleci Pire Mehmet, Süreyya gibi isimler vardı. 1960-65 arası oynadım orada. Yalnız iki sezon askerdeydim. 22 Şubat olayları (22 Şubat 1962 hareketi) olduğu sırada ben Ankara’da askerdim. İhtilallerin yapıldığı tank taburunda görevliydim. O zaman 27 Mayıs harekâtından sonra profesyonel futbolcuların takımlarında oynaması yasaklanmıştı. Yedek subay okul komutanı Turgut Alpagut paşaydı. Hüsamettin Topuzoğlu vardı, o zaman binbaşıydı ve basketbol hakemliği yapıyordu. Beni Turgut Alpagut’la tanıştırdı. O da beni alıp Harp Okulu komutanı Talat Aydemir’e götürdü. Aydemir, Doğan Andaç’a telefon etti. Ondan sonra ben Doğan Andaç’la idmana çıkmaya başladım. Fakat 22 Şubat hareketi olunca, o idmanlar kesildi. 22 Şubat’ta tanklarla meclisin duvarına kadar dayandığımızı hatırlıyorum. Muhafız Alayı ile bizim birlik arasında gerilim vardı. İnönü büyük bir devlet adamıydı. Onun devreye girmesi sayesinde büyük bir facia önlendi, yoksa kan gövdeyi götürecekti.

Ankara Demirspor 1964-65 kadrosu. Ayaktakiler: Celal Soydan, Mithat, Atilla, Yalçın, Teoman Yamanlar, Fikri Elma.
Oturanlar: Doğan, Hakkı, Abdürrezzak, Hüsnü, Birol. 
Son olarak 1965-66 sezonunda Samsunspor’da oynadım. Samsunspor’un kuruluşunda benim de emeğim vardır. Demirel döneminde orman ve ulaştırma bakanlığı yapan Hüseyin Özalp Hacettepeli Miki Muzaffer (Muzaffer Gür) ile beni Samsun’a götürdü. Ben oynadım, Muzaffer Abi antrenördü. O Etibank’ta çalışıyordu, onun nakil işini yapamadılar. Sonra bir ara takımı ben çalıştırdım. Sonra Demirspor’da beraber oynadığımız Celal Torkal’ı götürdüm. O dönem bir Yolspor takımı vardı, hocası Sıtkı Karavin o takımda çok iyi futbolcular yetiştirdi. Onunla ‘hazırlık maçı’ yapalım diye öneride bulunduk fakat bizi konuşturmadılar,  katiyen dinlemediler. Aynı şehrin insanları birbirine cephe almışlardı. Samsunspor’un kuruluşunda Samsun Galatasaray ve Fener Gençlik takımları vardı. Yolspor katılmayı kabul etmedi diye onu aforoz ettiler. Kısır bir çekişme vardı. Bu spora yansıyor tabii. Yoksa Türkiye’de çok iyi futbolcular çıkardı. Anatomik yapı olarak, hırs olarak bilhassa Karadeniz çok uygundu. Ama başka bölgeler de uygun. Mesela geçen yıl Antakya’ya gittim. O bölgenin çocukları anatomik yapı olarak Kuzey Afrikalılara benziyor. Fizikleri çok mükemmel. Orada da iyi bir altyapı kurulabilir.

Beylerbeyi kaptanı, eski Karagümrüklü Gökçen Dinçer ile.
1968’de antrenör kursunu bitirdim. Bende 16 mm.lik Viktor marka sinema makinesi vardı. Federasyonun yurtdışından getirdiği eski dokümanter filmler vardı. Sahir Abi (Gürkan) o işi gayet iyi beceriyordu. Kendisinin de 8 mm.lik makinesi vardı. Bunlar yoktan var eden insanlardı. O zaman para filan yoktu. Kursu bitirdim ama Samsun’a gidip bıraktıktan sonra futboldan tamamen uzaklaştım, uzun süre ilgilenmedim. Orduspor başkanı Dayı Mustafa beni bir gün maça götürdü. Bir de Süleyman Abi başkan olunca beni yönetime aldı. Yoksa Beşiktaş’ta oynayanları bile tanımıyordum.

Eskiden İstanbul’da da küçük çocukları tarayıp bulan ve çok iyi yetiştiren ağabeyler vardı. İstanbulsporlu Ali Mortaş mesela böyle birisiydi. Türkiye’nin her yerinde böyle insanlar vardı. İşte Ankara’da Tatar Rauf bunlardan biriydi. Yine buradan İstanbul’a giden Sabri Abi (Kiraz) binlerce futbolcu yetiştirdi. Tertemiz bir insandı. Yarışmacı antrenör olamazdı belki ama gençliğe çok büyük hizmeti vardı. Onun heykelini dikmek lazım. Aslında liglerde de çok muvaffak oldu ama esas meziyeti oyuncu yetiştirmekti. Kaleci Özcan’ı bir ayda genç milli takıma soktu. Özcan Arkoç o zaman Vefa’daydı. Sabri Abi bu işe kendini adamıştı. Mesela biz Ankara’da - 1961-62 sezonuydu galiba - idman yapıyorduk, hava kararmış artık, ışıklandırma da yok. Bakıyordum Sabri Abi hâlâ orada idmanı seyrediyor. ‘Sabri Abi yenge eve almayacak,’ diye takılıyordum.

İşte Sabri Abi gibi bize emeği geçen bizim mahallemizin büyüğü Tatar Rauf oldu. Rauf Başer Romanya Tatarıydı. 1932 doğumluydu. Ailesiyle Edirne’ye gelmişler önce, sonra Ankara’ya geçmişler. Babası Ziraat Fakültesinde memurdu. Saracoğlu evlerinde oturuyorlardı. O evler buradaki Akaretler gibiydi. Rauf Başer çok iyi futbolcuydu, sol ayaklıydı. Gençlerbirliği’nde tahminimce 1950-54 yılları arasında sol bek oynadı. Sonra ayağı kırılınca futbolu bıraktı. Fenerbahçeli Ziya, kaleci Yavuz, Yaşar gibi oyuncuları bulan oydu. Yetenekli çocukları Yıldırım Beyazıt Lisesinde topluyordu.

Fenerbahçeli Şeref Has ile mücadelede.

Süleyman Abi bana yetki vermişti, Tatar Rauf’u Ankara’dan getirdim. Türkiye’yi beşe böldük. Onun her yerde tanıdığı vardı. Bize isimleri verdiler. Mesela Bergama’dan Zeki’yi, Maraş’tan Şifo Mehmet’i aldık. Onu Teoman Yamanlar tavsiye etmişti. Bolu’dan Şenol ve Recep, Vefa’dan Saffet, Salihli’den Halim, Ordu’dan kaleci Metin’i aldık. Aldıklarımızın hepsi aile terbiyesine sahip, düzgün çocuklardı. Aldığımız çocuklara şunları tembihliyorduk: “Lütfen kılık kıyafetinize, yemek yiyişinize dikkat edin. Çocuklar ülkenin cumhurbaşkanını, başbakanını tanımaz ama üç büyüklerde oynayan futbolcuları tanırlar.”  

Tatar Rauf çok büyük bir ekoldü. Bizim futbol piyasamızda herkes tanırdı onu. Bırakın futbol piyasasını, devlet adamlarına varıncaya kadar bütün Türkiye’de tanımayan yoktu onu. Yönetici olarak PAF takımıyla Gaziantep’e gitmiştim. Muammer Güler o zamanlar orada valiydi. Karşılaştığımızda, ‘Tatar Rauf nerelerde?’ diye sormuştu bana. Öyle renkli bir kişilikti Tatar Rauf. Adaylığını koysa kazanırdı. Nihat Kahveci’yi o kazandırdı Türk futboluna. Ben o zaman Beşiktaş yönetiminde değildim. Bana geldi, ‘Esenler’de çok iyi bir futbolcu buldum ama almıyorlar,’ dedi. Biz girdik devreye. Kime sorsan, ‘Nihat’ı biz getirdik,’ der ama Nihat’ı getiren Tatar Rauf’tur. Süleyman Abi o sıralar maçlara gitmiyordu. ‘Altyapının maçına gel, bir seyret şu çocuğu,’ dedim, gelmedi. En sonunda Cumhurbaşkanlığı Kupasında Nihat’a şans verdiler. İki tane gol attı. Ondan sonra tabii Süleyman Abi de bastırmaya başladı. Toshack’a da telkinde bulundu. Sonra bir baktık Toshack onu İspanya’ya götürdü. Nihat aslen Giresunludur, Gökdeniz’le aynı köydendir. Antalya’da bunun anketini yaptım, Türkiye’de futbol oynayanların yüzde yetmişi Karadeniz kökenlidir. Eskiden mesela bütün beden eğitimi hocaları Trabzonluydu. Orada eğitim kültürünün ayrı bir yeri var.

Ön sıra soldan: Celal Soydan, Vedat Özdemir, Yüksel Herat, Metin Erman,
Kamil Üzülme, Bahattin Baydar. Arkadakiler: Ahmet Özacar, Gürcan Berk.
Türkiye’nin değerli bir kıymeti vardı Abbas Sakarya diye. Eski milli güreşçiydi. Budapeşte Spor Akademisin ilk mezunlarındandı. Oradan gelince burada ne iş veriyorlar biliyor musunuz? Halkalı Ziraat Mektebinde kütüphane memurluğu! O Beşiktaş’ta bizim kondisyonerimizdi. Bize çok büyük yararları oldu. Onun sayesinde Beşiktaşlı futbolcuların kondisyon sorunu yoktu. Ali İhsan Abi, Recep Abi gibi büyükler idmanlarda fazla çalışamıyordu ama bize çok büyük faydası oldu. Abbas Sakarya İstanbul Yüzme İhtisas kulübünü kurmuştu. Bütün hocalarını Macaristan’dan getirmişti. Gıdasına çok dikkat ederdi Abbas Sakarya, et yediğini görmemiştim. Bir gün Yüzme İhtisas’ta ziyaretine gittim. Yürüyüşe gitti dediler. Haftada üç gün Ortaköy’den Sarıyer’e gidip gelirdi. Doksan küsur yaşında öldü.

Eşref Abi gibi bir orta saha oyuncusu hayatımda görmedim. Ali İhsan Abi de öyleydi. Çok iyi bir santrhaftı. Kim gelirse gelsin geçemezdi onu. Milan’daki Baresi biraz ona benziyordu. Ben Beşiktaş’a gelmeden önce iki bek vardı. Sağ bek Kamil Üzülme ve sol bek Vedii Tosuncuk. İkisinin de kademesine Ali İhsan Abi giriyordu. Keşke o zamanlara ait görüntüler olsa da oynatılabilse.

Kasımpaşalı Tayyar ile.
Baba Hakkı’yla çok beraber olduğumuz için bende çok hikâyeleri var. Bize milli takımda iki kere kafile başkanlığı yaptı. Biz oynarken deplasmanlara da gelirdi. Eskileri tanımakta şanslıydık. Antrenör Meşaros zamanında bizde Çengel Hüseyin’le eski sol açık Eşref Bilgiç vardı. Onlar eski anılarını çok anlatırdı. Kırklı yıllarda İzmir’e Milli Küme maçları oynamaya gidiyorlar. Cumartesi günü ilk maç oynanırken Yani’nin ayağı sakatlanıyor. Akşam yemek yiyorlar. Baba Hakkı, ‘Size bir saat izin, gidin Kordon’da gezin gelin, sonra yatın,’ diyor. Herkes geliyor ama Çengel Hüseyin yok. ‘Nerede?’ diye soruyor. Şükrü Abi, ‘İddiaya girdik, 2,5 lira verdik, denize attı kendini,’ diyor. Halbuki onu denize itmişler. Çengel Hüseyin geliyor. Baba Hakkı, ‘Neredesin ulan?’ diyor. Rahmetli Hüseyin sinirlendiği zaman kekelerdi. O meramını anlatana kadar Baba Hakkı buna bir tane yapıştırıyor. Hüseyin nihayet denize itildiğini söylüyor. Ertesi gün Yani’nin ayağı şiştiği için ayakkabıya girmiyor. ‘Getirin ayakkabısını, Yani’yi de çağırın,’ diyor. Ayakkabının ortasını kesiyor. O şekilde giydirip bandajla tutturuyor. Yani fizik olarak Baba Hakkı’nın iki misli ama bir şey diyemiyor.


Klişe bir laf olacak ama şimdiki futbolcular çok şanslı. Bütün sezon boyunca aynı formalar, çoraplar kullanılırdı. O çoraplar yıkanır, bir de kazık gibi olurdu. Ertesi maç Ahmet’in çorabı Mehmet’e, onunki Ahmet’e giderdi. Biz ayakkabımızı eve götürür, yağlardık, kalıba koyardık. İdmanlarda eski ayakkabılarla oynardık, Dinyakos ayakkabımızı harcamazdık.

İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra 1950’li yıllarda Yugoslavya’da futbol ve basketbol 45 derecelik bir açıyla zirveye çıktı. 2000 yılına kadar, yani elli yıl boyunca düz bir çizgide kaldı. Bugün nasıl dünya futboluna Brezilya hakimse o zamanlar Yugoslavlar hakimdi. Avustralya milli takımının altı tane oyuncusu Yugoslavdı. Almanya’nın bölgesel liglerinde bile Yugoslavlar oynuyordu. Türkiye’de de çok Yugoslav oyuncu vardı. Türkiye’nin artık dışarıdan transfer yapmasına gerek yok. Avrupa’da gençlik artık futbol oynamak istemiyor. 1970’ten sonra Almanya’dan bir virtüöz çıkmıyor. Türkiye’de malzeme var ama yetiştiren yok. Avrupa’yı baz alırsak en çok genç nüfusa sahip ülke Türkiye. Bizim çocukluğumuzda altyapı mahallelerdi. Ben şimdi yetkili olsam İstanbul’da ve Türkiye’de ne kadar federe olmuş mahalle takımı varsa hepsini kapatırım. O körpecik yetenekli çocuklar ehliyetsiz kimselerin eline düşüyor ve orada zaten törpüleniyor. Aralarından tek tük çocuklar çıkıyor.  


 
 Oğlu Korkut ile Kazan'da.








28 Şubat 2014 Cuma

Ahmet Açıkgöz - İstikrar Abidesi Feriköy Kaptanı

Küçükpazar’da, İMÇ bloklarının hemen arkasındaki dar sokaklardan birinde eski ve küçük bir binanın ikinci katında, duvarları eski futbolcu fotoğraflarıyla dolu bir mekândayız. Burası Sakarya İMÇ Spor Kulübünün lokali. Seksen yaşına merdiven dayadığı halde en fazla yetmiş gösteren Ahmet Açıkgöz ile sohbet ediyoruz. 1950 yılında Sakaryaspor adıyla kurulan kulüp onun ilk takımı.  Yirmi yıla yakın Feriköy takımının formasını giyip kaptanlığını yapmasıyla bilinen Ahmet Açıkgöz Anadolu yakasındaki evinden hemen her gün buraya gelip dostlarıyla vakit geçiriyor. Futbola nasıl başladığını, Feriköy’e nasıl transfer olduğunu soruyoruz. Futbol sahalarındaki centilmenliğini hatırlatan nazik bir ses tonuyla anlatmaya başlıyor:


“1934 doğumluyum. Bulgaristan’da doğmuşum. Ben altı aylıkken İstanbul’a gelmişiz. Önceleri Süleymaniye’de bir evde oturduk. Çocukluğum bu semtte geçti. Sakarya kulübünü bu muhitin insanlarıyla hep beraber kurduk. İsim ne olsun diye düşünürken Sakarya harbinden esinlenerek kulübün adını koyduk. Kulüp 1951 yılında federe oldu. Kendi sahamız yoktu ama o zaman top oynamak için çok boş alan vardı. Maçlarımızı genellikle Eyüp’te ve Vefa Stadında oynardık.”


Sakaryaspor takımı ve genç Ahmet Açıkgöz (arka sırada soldan ikinci). Kulüp lokalindeki
fotoğrafın üstünde 1954-55 sezonu yazmakla birlikte Ahmet Açıkgöz 1952 yılına ait olabileceğini belirtiyor. 

“İlkokulun son iki yılında yaz tatillerinde Beyoğlu’nda dayımın yanında terzilik yaptım. İlkokul bittikten sonra okumadım ve terziliğe devam ettim. Askere gidene kadar Kasımpaşa dahil birçok kulüp istedi beni ama hem çalışıp hem idmana gitmek zordu. Askerdeyken Trakya’da bir sel felaketi olmuştu, o yüzden dört-beş ay erken terhis oldum. Askerden döndüğümde Sakarya kulübü amatör ligde oynuyordu. Ben dönünce maçlarda yer almaya başladım. Feriköylü idareciler beni seyretmişler. Kağıthane’de bir deneme maçı almışlar. Maçta Feriköy yöneticilerinden Hüseyin Arık vardı, aynı zamanda elektrik idaresinde memurdu. O zaman elektrik şirketi Tünel’deydi. Ben de Tünel’de terzilik yaptığım için tanıyordu beni. ‘Yarın muhakkak gel, mukavele yapacağız seninle,’ dedi.”

Sakarya kulübü 1956-57 sezonunda o zamanki Ali Sami Yen stadında.
Ahmet Açıkgöz ayakta, sağ başta.
“Bizim takımda Hüsamettin diye çok süratli bir arkadaşımız vardı. O zamanlar WM sisteminde beş forvet oynanıyordu. Ben 5 numara yani santrhaf oynuyordum. Rakip hücumdayken biz on sekize doğru uzun bir top attığımız zaman Hüsamettin depar atardı. Santrhaf da ileri çıkmışsa onu tutmanın imkânı yoktu, anında golünü atardı. Golü attıktan sonra da koşarak kale arkasından dolaşıp dönerdi. İşte o Hüsamettin’le Feriköy’e beraber gittik. Fakat beni aldılar, Hüsamettin’i almadılar, o sonra Kasımpaşa’da oynadı. Gittik, ‘Ne istiyorsun?’ diye sordular. Ben size bırakıyorum dedim. Feriköy’de o kadar mukavele yaptım, hiçbir zaman ben şunu istiyorum diye bir rakam söylemedim ve onların takdirine bıraktım.”

1959'da İstanbul mahalli profesyonel liginde şampiyon olan Feriköy'ün
kupasını İstanbul bölge müdürü Sait Selahattin Cihanoğlu kaptan
Ahmet'e veriyor (M. Ercan Bodur'un "Feriköy Spor Kulübü,
1927-2002" adlı kitabından alınmıştır).
“Böylece 1957 senesinde Feriköylü oldum. Feriköy kulübü o zaman İstanbul profesyonel mahalli liginde Beylerbeyi, Sarıyer, Eyüp, Anadolu, Yeşildirek gibi takımlarla mücadele ediyordu. Mahalli ligde 1957-58 sezonunda Karagümrük şampiyon oldu. Bir sene sonra Sarıyer’le biz çekiştik. Şeref Stadında Sarıyer’i yenip biz birinci olduk. Bursa’da milli ligden düşenlerle birlikte baraj maçları yapıldı. Haziran ayında, gayet sıcak bir havada her gün maç yaptık. İstanbul’dan bizimle birlikte Kasımpaşa, İzmir’den Altınordu ve Ülküspor, Ankara’dan Şekerspor ve Toprakspor, bir de Adana Demirspor vardı. Bizim kaderimizi son maçta Ülküspor belirledi. Son maça kadar hiç kazanamayan Ülküspor, Toprakspor’u 4-3 yenince biz milli lige çıktık,”
Böylece Ahmet Açıkgöz kaptanlığındaki Feriköy 1959-60 sezonundan itibaren, yani kuruluşunun ikinci yılında Milli Lig’de mücadele etmeye başladı. Takımın başına Gündüz Kılıç gibi tecrübeli bir isim getirilmesine rağmen ilk zamanlar kâbus gibi geçti. İlk on maç sonunda sadece bir galibiyet ve iki beraberlik alınmıştı. Fakat kadronun birbirine alışmasıyla birlikte üst üste sekiz maç kazanıldı. O ilk günleri, Gündüz Kılıç’ı ve yine Feriköy’ü çalıştıran Eşfak Aykaç’ı şöyle anlatıyor kaptan:

Milli ligde ilk sezon. Ayaktakiler: Masör Zeki, İsmet, Erdinç, Hüseyin Arık, Gündüz Kılıç, Burhan, Münacettin, Ahmet.
Oturanlar: Rıdvan, Necdet, Ünal, Yaman, Samim, Hüseyin. (M. Ercan Bodur)

“Gündüz Kılıç Galatasaray’da problemler yaşamış ve takımı bırakmıştı. İdarecilerimizin ısrarı sonucu bize geldi. Bizimkiler onu Kabataş’ta arabalı vapur iskelesinde onu kalabalık bir araba konvoyuyla karşılamış ve Feriköy’e kadar götürmüştü. Milli Lige kötü başlamıştık. İlk maçlarda mağlup olduk. Geldikleri gibi giderler diyordu herkes bizim için. Sonra askerdeki kaleci Necdet’e izin aldık. Arka arkaya galibiyetler almaya başladık. Gündüz Abi oyuncuları psikolojik yönden iyi hazırlardı. Mesela vapurla İzmir’e gidiyorduk. Sabah oraya varıyoruz, öğleden sonra dörtte ilk maçımızı oynuyoruz. Gece kaptanın yanına gidip uydurma bir telgraf almış gibi gelirdi. Telgrafta İzmir gazetelerinin ağzından rakibimizin Feriköy’e en az dört gol atacağı gibi haberler olurdu mesela. Biz bunu duyunca maçı kazanmak için iyice motive olurduk. Bu tarz maçtan önce hazırlama yöntemleri vardı Gündüz Abi’nin. Eşfak Aykaç’la da çalıştık. Eşfak Abi çeşitli taktikler uygulardı. Sağ açığı mesela sağ hafa çekerdi, hem sol açığı hem sol içi tutacaksın derdi.  Daha o zamanlar beni arkada sarkık libero olarak oynatırdı. Liberolu sistemi ilk biz uygulamıştık.”


Feriköy formasıyla geçirdiği uzun yıllar boyunca unutamadığı bazı anılarını şöyle anlatıyor: “Fenerbahçe ile 3-2 yenildiğimiz hadiseli bir maçımız oldu. 2-1 galiptik. Maçın sonları yaklaştı. Hakem yedi dakika içinde iki penaltı verdi. Pozisyon dışarıda oldu, hakem içeride dedi. Bunu bütün gazeteler yazmıştı o zaman. Hakem Baha Kırçıl diye İzmirli bir hakemdi. Maçtan sonra idarecimiz Apartman Mustafa bir yumrukta yere yıktı onu. Karakolluk oldular. 1963 senesinde İzmir’de Altay’la maçımız vardı. Her yerde şiddetli kar yağıyordu. Bursa’ya kadar zor gittik. Sonra yol kapalı dediler. Yöneticiler valiyle konuştu, karayollarının bir aracı önümüze düştü. Sabah 5’te İzmir’e vardık. Maç saat 2’deydi. Biraz uyuyup maça çıktık. O meşakkatin ardından Altay’ı 4-0 yendik.”

İki kaptan Ahmet ve Lefter. Hakem Semih Zoroğlu.
“Yine İzmir’de Altay’la oynuyorduk. Son on dakikaydı. Durum ya 2-1 ya 2-0’dı. Sol taraftan bir top attılar. Altay sol açığı koşuyordu. Benim iyi yaptığım hareketlerden biri rakibe iki üç metre kala kendimi yere atarak topa müdahale etmekti, çünkü beklesem rakip daha evvel gelip topu alırdı. O pozisyonda da topa rakipten evvel müdahale ettim ama o sırada o da geldiği için bana çarptı ve ikimiz birden düştük. Top da taca çıktı. Tribünlerden biri bağırdı: ‘Ulan Ahmet senin yaşındakiler hacca gitti geldi, daha hâlâ top oynuyorsun!’ Hemen düştüğüm yerden kalktım ve sahaya döndüm. Geriye koşarken, ‘Galiba bu iş için fazla yaşlandım,’ diye düşünüyordum.”

Beşiktaş'la oynanan maçta 1-0 öndeyken son dakikalarda
                         yenen golün üzüntüsü.                   (Fotospor)

O zamanki idman ve maç koşullarını, sahadaki rakiplerini sorduğumuzda aynı sakin ses tonuyla anlatıyor: “İdmanları Feriköy sahasında yapardık. Bazen çamur olurdu. Arabanın arkasına ağır bir kalas bağlanıp çekilerek düzeltilirdi. Ankara’ya gidiyorsak oranın sahası çim olduğu için uzun kramponlu ayakkabı giyerdik. İzmir’e gideceksek, Dolapdere’de Rahman vardı, kramponları kısaltması için ayakkabıları ona gönderirdik; zira Alsancak Stadının zemini kömür tozuyla kaplıydı. Şimdi Çarşamba-Cumartesi maç oynayanlar program yükünden şikâyet ediyorlar. Biz Cumartesi-Pazar üst üste maç yapardık. Buna dayanabilmek için futbolcunun kendine bakması lazım. İdmanda çalışacaksın ve kuvvetli olacaksın. Ben bu fiziğime rağmen kafa toplarında iyiydim. Kafaya düz bir sıçramayla çıkmazdım. Havadayken ikinci bir hareket yapardım. Omuzlar ve bel ikinci hareketle ileri doğru savrulurdu. O yüzden kafa toplarını rahat alırdım. Metin hava topunda çok iyiydi. Topa çok kuvvetli vururdu. Ali Sami Yen’de bir Galatasaray maçı oynuyorduk. Biz yol tarafındaki kaledeydik. Metin bir topa hamle etti. Ben kendimi topun önüne attım fakat o sırada vurmuştu. Top benim ayağıma çarparak ta tribüne kadar gitti. Beykoz’da Katır Nusret vardı. Elenseyle karışık ikili mücadeleye girerdi. Ben de iyi mücadele eden bir yapıya sahiptim. Bir maçta beraber yere düştük, geçemediği için hırstan baldırıma dişini geçirmişti. Metin sert vururdu ama efendi adamdı, fakat Nusret gibi hırslı adamlardan korkulurdu.”

                                                                                                           (Fotospor)
Ahmet Açıkgöz Feriköy’e genç yaşta gelmesine rağmen hemen takım kaptanlığına getirilmişti. Muhtemelen ağırbaşlı ve olgun kişiliği bunda rol oynamıştı. Formasını giydiği kulüp maddi olanaklar bakımından çok zorluk çekmesine rağmen sakin fakat otoriter kişiliğiyle bu durumun takımda bir bunalıma dönüşmesini önlemişti: “On sekiz sene boyunca kaptanlık yaptım. Galipsek idarecilere ne kadar süre kaldığını sorardım. Mağlupsak hadi çocuklar diye arkadaşlarımı gayrete getirirdim. Birisinin saha içinden bunları idare etmesi şarttır. Kulüpte çoğu zaman para sıkıntısı çekilirdi. Bir dönem yine başkanımızın işleri bozulmuştu. ‘İki ay prim istemiyoruz. Para geldikçe ileride verirsiniz,’ dedim. Çocuklar da kabul etti. Nitekim iki ay sonra başkan işlerini halletti ve paramızı ödedi.”

      Ayaktakiler: Bilgin, Erol, Necdet, Ethem, Zekeriya, Ahmet. Oturanlar: Müjdat, Rıdvan, Mehmet, Turgay, İsmet.                                                                                                                                                                                                          (Fotospor)

Saha içindeki liderliğinin yanında çevresinde bulup getirdiği futbolcularla da kulübüne büyük faydası dokunuyordu. Bunlardan biri çocukluk arkadaşları Erdinç ve Münacettin Barut, diğeri Feriköy’de parlayıp Fenerbahçe’ye transfer olan Fuat Saner’di: “Feriköy’de oynamaya başladıktan sonra evimizi Çapa’ya taşımıştık. Fuat benim yakınımda oturuyordu ve Çapa kulübünde top oynuyordu. Ben onu seyredip Feriköy’e tavsiye etmiştim. Fenerbahçe de o sırada devreye girmişti. Benim bir transfer alacağım vardı, ‘Evvela Fuat’ın işini halledin, benim alacağımı sonra verirsiniz,’ dedim yöneticilere. Fuat böylece Feriköylü oldu. Münacettin ve sonradan Karagümrük’te oynayan Erdinç buranın (Küçükpazar) çocuğuydu. Münacettin Sakarya kulübünden Sarıyer’e gitmişti. Oradan bize geldi. Feriköy’de çok başarılı oldu ama menisküs olduğu için ancak iki üç sene oynayabildi. Futbolu erken bırakınca hocalık yapmaya başladı. 1999’daki Yalova depreminde ailesiyle beraber kaybettik.”

Münacettin (solda) ve Ahmet
Sakarya kulübü formasıyla.
Feriköy takımının mütevazı yapısına rağmen dokuz sezon boyunca Türkiye 1. Liginde mücadele etmesinde büyük pay sahibi olan Ahmet Açıkgöz buna rağmen milli formayı sadece bir kez giyebilmişti. “Milli takım aday kadrosuna birkaç kez çağırıldım. Fakat sadece Ankara’da yapılan Romanya maçında oynadım. O yıllarda milli takım üç büyüklerin oyuncularının tekelindeydi.” Kaptan onca başarılı performansına rağmen lige büyük bir renk katan Feriköy takımının 1967-68 sezonunda Türkiye 2. Ligine düşmesini önleyememişti. “Düşmemizin en büyük sebebi maddi imkânsızlıktı. Bazı arkadaşlarımız başka takımlara transfer oldular. Kadro zayıfladı. Eskişehir’de 1-0 galiptik fakat son 15-20 dakikada 2-1 yenildik. O maç kırılma noktası oldu. Ondan sonra mücadeleyi bıraktık.”

2. Ligde oynanan Toprakspor maçında,
rakip kalede gol peşinde.       (Fotospor)
Takım 2. Lige düşmesine rağmen kaptan gemiyi terk etmemişti. O sezon otuz dört yaşında olmasına rağmen formuna çok dikkat eden Ahmet Açıkgöz adeta bir istikrar abidesi gibi takımının hemen hemen bütün maçlarında forma giymişti. Bu durumu kendisi de, “Onca yıl boyunca sadece dört maçta oynamadım, o da bileğim döndüğü için,” sözleriyle onaylıyordu. Müthiş sağlam fiziğiyle 2. Ligde top koşturmaya devam eden kaptan büyük bir talihsizlik sonucu 1972-73 sezonu ortasında futbolu bırakmak zorunda kaldığında otuz dokuz yaşındaydı. İstanbul’da oynanan Sivasspor maçı sırasında ayağı kırılmıştı. O günü şöyle hatırlıyor: “Ali Sami Yen’in çimleri biraz uzundu. Arada da yer yer toprak çıkmıştı. Bana bir geri pas geldi. Ben tam topa vuracağım sırada ayağım tümseğe takıldı, topu alamadım. Ben tekrar topu almaya teşebbüs ettiğim sırada bir darbe geldi. Darbenin sesi tribüne kadar gitmiş. Ayak hemen döndü, kaval kemiğim kırılmıştı. Burada İtalya’yla milli maçımız vardı. Ben üç dört gün hastanede kaldıktan sonra eve çıktım. Eksik olmasınlar milli takım oyuncuları eve gelip beni ziyaret ettiler. İki buçuk ayda iyileştim. Sivas maçında bacağım kırılmasa daha iki sene oynamak niyetindeydim.”

                                                                            (Milliyet)
Ahmet Açıkgöz'ün ayağı kırıldığı zaman Türk spor basınının birçok usta kalemi bu olaya köşelerinde yer vermiş ve samimi üzüntülerini dile getirmişlerdi. Bunlardan Kahraman Bapçum'un Milliyet gazetesindeki satırlarına yer veriyoruz: "Bütün futbol hayatı boyunca ne saha içinde ne saha dışında ağzından tek bir küfür, tek bir kötü söz çıktığını duyan olmamıştır Ahmet'in... Hiçbir arkadaşı, hiçbir rakibi, hiçbir hakem, hiçbir yönetici Ahmet'in 'örnek adam' oluşunu lekeleyecek bir davranışını görmemiştir... Sivas'lı Küçük Mehmet'le çarpışıp yere yıkıldığı zaman gözyaşı dökenler yalnız genç takım arkadaşları değildi. Onu tanıyan herkes, hepimiz aynı üzüntü içindeydik."

          Eski hocası Eşfak Aykaç'ın ziyareti             (Hürriyet)
Böylece İstanbul mahalli liginden başlayarak 1. Lig ve 2. Lig yılları boyunca Feriköy’de oynayan Ahmet Açıkgöz’ün faal futbolculuk hayatı bitmişti. Daha sonra da gerek Feriköy kulübüyle gerek Sakarya İMÇ kulübüyle bağlarını koparmadı. Antrenör ve idareci olarak her iki kulüpte sık sık görev yaptı. Bununla birlikte antrenörlük mesleğini devamlı sürdürmeyi düşünmedi. Bunun nedenini şöyle açıklıyor: “Futbolu bıraktıktan sonra diplomasız olarak Feriköy’e epey hocalık yaptım. Fakat kursa gidip bunu bir meslek olarak sürdürmek istemedim. Galatasaraylı Büyük Ali (Beratlıgil) Tarsus İdman Yurdu’na hoca olmuştu. Biz orada yaptığımız maçta Tarsus’u yendik. Takıma ve hocaya karşı nasıl iğrenç küfürler ediliyordu anlatamam. Ali sahadan çıkarken, ‘Ben de İstanbul’a döneceğim, beni bekleyin,’ dedi. Şehir dışında bir benzinlikte onu bekledik, biraz sonra geldi ve birlikte İstanbul’a döndük. Benzer bir olay Çanakkale’de yine yakın bir arkadaşımızın başına geldi. Benim karakterim bunu kaldıracak yapıda değil diye düşündüm. Yöneticiler de zaten işler ters gidince önce hocaları uzaklaştırır. Nitekim hocalar karşılaştığında, ‘Valizi ne zaman toplayacaksın?’ diye birbirlerine takılırlar.”














24 Şubat 2014 Pazartesi

Nihat Yayöz - Efsane Göztepe'nin En Genci

Göztepe’nin “efsane kadro” diye anılan 1960’lardaki ünlü kadrosunun en genç ismiydi. Aynı zamanda bu kadrodan İstanbul’a transfer olan tek futbolcuydu. Takımının oynadığı ilk Türkiye Kupası finalinde kura atışına o katılmış ve kendi ifadesiyle kaybetmesine sebep olmuştu. Fakat iki sene sonra yarı final ve finalde attığı gollerle Göztepe’nin kupayı kazanmasında büyük pay sahibiydi. Göztepe’nin unutulmaz futbolcularından Nihat Yayöz futbol yaşamının ilk yıllarını bize şöyle anlattı:


“1945’te Buca Şirinyer’de doğdum. Göztepe’nin o ünlü kadrosunda en ufak futbolcusu bendim. Çocukken mahalle arasında iki tane taş koyup top oynardık. Babam futbola karşıydı. Ağabeyim vardı, mahallede top oynarken gider döverdi onu, maçtan alırdı. Sonra bir gün komşular, ‘Senin küçük oğlan iyi top oynuyor,’ demişler. Eskiden alışverişlerde file kullanılırdı. Bir gün baktım filenin içine top koymuş getirdi. Sonra tuttu elimden, bana bütün kulüpleri — Altınordu, Altay, hepsi dahil dolaştırdı. Hiçbiri beni almadı, ‘Ufacık tefecik,’ dediler. Hatta Göztepe’nin lokal takımı vardı, ona dahi götürdü. Ufacıktım, on üç yaşındaydım o zaman, almadılar. Babam matbaacıydı. İzmir’de o zaman çıkan mesela Demokrat İzmir gibi gazeteleri basardı. Bir gün Güzelyalı’da bir matbaacı arkadaşı kart vermiş. O kartla biz Göztepe genç takımına gittik. O zamanlar takımı Abbas Göçmen çalıştırıyordu. Rahmetli Abbas Hoca, ‘Soyun çık,’ dedi, çıktık sahaya. Çıkış o çıkış. Sonra Halil Kiraz ona, ‘Hocam bunu sahaya çıkarma, ufacık tefecik bunu öldürürler,’ demiş. Abbas Hoca da ona, ‘O futbolcunun kralı,’ diye cevap vermiş.”

Abbas Göçmen (sol başta) ve Göztepe genç takımı. Bu takımdan Nevzat
Güzelırmak (soldan üçüncü) ve Nihat Yayöz (oturanlardan
sağdan ikinci) A takıma yükseldi.
Nihat Yayöz’ün, “Bazen on bir kişi yapamazdık, basketbol takımından maç yapmak için adam getirirlerdi,” dediği Göztepe genç takımından A takıma yükselişi hızlı olmuş: “Ben Buca Ortaokulunda okuyordum. Okul iyi gitmiyordu. Babama, ‘Artık ben okulu bırakacağım, top oynayacağım,’ dedim. O da, ‘Peki,’ dedi. 1960 senesinde A takımıyla antrenmana çıktım. Salı günü antrenman, Perşembe günü çift kale oldu. Rahmetli Adnan Abi, ‘Ben yeni bir on altı yaptım,’ dedi. Ligin bitmesine yedi maç kalmıştı. On altıncı oyuncu ben oldum. Kaleci Ali, Halil, ben ve Nevzat genç takımdan gelip yukarıya çıktık. Tabii Adnan Abi o sene bizi oynatmadı. Yedi tane maç kalmış ama düşme durumu vardı. Takım kurtulunca bizleri monte etti ve o takım yürüdü gitti. Sonra İstanbul’dan bazı oyuncular geldi. Önce Beşiktaş’tan rahmetli Sabahattin Abi, sonra Hüseyin ve Ali İhsan geldi.” 

Göztepe'nin bir İstanbul deplasmanında, Moda'daki Rainbow Otel'de
kamp sırasında yapılan bir gezinti.
“Ben takıma ilk girdiğimde takım kaptanı Seracettin Kırklar’dı. O zaman genç takımdan yetişen bütün çocukları döverdi Seracettin Abi, bir tek bana dokunmazdı. Rahmetli saha içinde de çok sert bir oyuncuydu. Söz sert oyunculardan açılmışken bir anımı anlatayım. Bir gün İzmir’de Galatasaray’la oynuyorduk. Top taca çıktı. Candemir Abi o sırada arkasını döndü. Baktım bizden atışı yapmak için kimse yok, topu oyuna sokmak için onun sırtına attım. Top geri geldi ama Candemir bana bir çaktı, beni taca attı.”

Göztepe genç takımı İzmirspor genç takımıyla yaptığı maçtan önce.
Nihat Yayöz (soldan ikinci sırada oturan) Kaleci Ali Artuner ile
birlikte. Sene 1961.
Özellikle 1963-64 sezonundan itibaren istikrarlı bir grafik çizerek Göztepe’nin hemen hemen tüm maçlarında oynayan Nihat Yayöz birkaç sezon sonra askere gitti. O yıllarda revaçta olan ordu takımları arasındaki milli maçlarda yer aldı. Futbolculuk hayatının en ilginç anılarından bazıları o yıllara ait: “Askere gittiğim zaman ordu milli takımında oynadım. Takımımız dünya şampiyonu oldu. O zaman takımda Beşiktaşlı Yusuf, Altay’dan Ayfer,  Necdet ve Tanzer, İzmirspor’dan Sezen Kadıoğlu ve Tuncay Becedek, Galatasaraylı kaleci Nihat, Ahmet Şahin gibi oyuncular vardı. O kadroyla Belçika’da dünya şampiyonu olduk. Benim askerliğim bitmişti ama son maçta oynattılar. Hatta Bağdat’a da götürmek istediler ama ben gitmedim. Orada Yunanlılarla kavga etmişler. Bizden ve onlardan birçok kişi hastanelik olmuş. O olaydan sonra ordu milli takımı kaldırıldı.”


“Benim şanssızlığım ordu takımındayken sakatlanmam oldu. Bir gün antrenman sırasında birisi arkadan bir daldı, sol dizim sakatlandı. Altaylı Ali Rıza beni sırtına aldı, askeri hastaneye kadar götürdü. Orada ayağımı demir çubuklarla askıya astılar. Doğan Andaç’tan ayağımı tedavi ettirmek için izin istedim. Genelkurmay izin vermemiş ama Doğan Hoca bana üç gün izin verdi. ‘Üç gün sonra muhakkak gel,’ dedi. Bana verilen izin kâğıdıyla ben İzmir’de askeri hastaneye gittim. Üç aylık rapor aldım ama o sürede kampa dönmedim. Tabii raporlar genelkurmaya gitmiş. Doğan Hoca’nın rütbesi yükselecekti, bu yüzden yükseltmediler. Doğan Hoca, ‘Nihat artık gelmesin,’ diye haber yolladı bana. Sonra burada Belçika’yla bir ordu maçı vardı, bütün genelkurmay yetkilileri İzmir’e gelmişti. Göztepeli yöneticilerle birlikte gidip özür diledik ve beni affettiler. O zaman Doğan Hoca’yı da affetmişlerdi. Sonra kampa katıldım. Askerliğim boyunca o sakat ayakla oynadım. İç bağ kopuk, iç menisküs, çapraz bağ kopuk, o ayakla ben hem Göztepe’de hem ordu takımında oynuyordum. Tabii her an daha kötü sakatlanma ihtimalim vardı. Askerlik bitince Avusturya’da ameliyat oldum. Doktor iç bağ ve menisküsü dikti. ‘Çapraz bağlarını dikemedim, ancak bacağını kuvvetlendirirsen oynayabilirsin,’ dedi. Neticede kendi kendini çok çabuk tedavi eden bir bünyem vardı. O ayakla bir sene oynadım, ertesi sezon Beşiktaş’a gittim.”


“Bir hafta sonu Bursa’da maçımız var diye izin aldım ama meğer maçımız yokmuş. Beni ordu milli takımında kadro harici bırakıp birliğime yolladılar. Ben on beş gün kampa gitmedim. Bir gün Elazığ’a gitmek için Ankara havaalanına gelmiştim. Uçağın kalkmasına yirmi dakika filan vardı. Bir baktım bizim ordu takımı geliyor, Bağdat’a maça gidiyorlarmış. Doğan Andaç’a, ‘Nihat burada,’ demişler. Hemen beni yanına çağırdı. Altaylı Feridun sakatlanmış. O zaman her oyuncunun ayrı pasaportu yoktu, oyuncuların ismi ve fotoğrafı bulunan toplu bir listeyle seyahate çıkılırdı. ‘Yanında resmin var mı?’ diye sordular. ‘Var,’ dedim. Feridun’un ismi yanına benim fotoğrafımı koydular. Ben Feridun diye gidip oynadım, maçı 3-1 kazandık ve ben de gol attım.” 

Bir Altınordu-Göztepe maçında çektiği şut kaleye girmek üzere.
Altınordu kalecisi Sefer yerde çaresiz yatıyor.
“Bir gün de Trabzon’da bir maç oynamıştık. Maçtan sonra ziyafet veriliyordu ama Tanzer’le benim üzerimde elbise yoktu. Bizi garnizona yolladılar elbise giyelim diye. Fakat erlerin üniformaları çok kirliydi, giyilecek durumda değildi. O sırada bizim takımda oynayan üsteğmenle karşılaştım. Yedek üniforması varmış, onu giyip oteldeki yemeğe döndüm.  Doğan Hoca beni görünce, ‘Komutanlar var burada, ne yapıyorsun?’ kızdı. Hemen rütbeleri söktü. Çok yaramazdım ama bana kıyamıyorlardı. Doğan Hoca beni ve bir de Yusuf’u çok severdi.”

"Bu golün atılışı çok enteresandır. Fenerbahçe’yle oynuyorduk. Fotoğrafta kaleci Hazım ile bek İsmail Kurt görülüyor. Bizimkiler on sekizin sağ köşesine doğru bir top attılar. Bir düdük sesi duydum. ‘Bu da ofsayt olur mu ya’ diye kızıp topa bir vurdum. Top köşeye gitti. Bir baktım hakem santrayı gösteriyor, meğer düdük sesi tribünden gelmiş. Yoksa ben oradan topa vurmazdım."
Göztepe ve milli takımda başarılı futboluyla dikkat çekince İstanbul takımlarının transfer listesine girdi ve 1969-70 sezonunda Beşiktaşlı oldu. Beşiktaş o sezonun ilk maçında İstanbulspor’u 3-1 yenerken gollerin tümünü Nihat attı. O sezonun bir başka ilginç notu üçüncü haftada Beşiktaş Göztepe’yi 1-0 yenerken golü son dakikalarda Nihat’ın atmasıydı. Daha ilginç olansa takımın ilk altı lig maçında gollerin tümünü onun atmasıydı. İstanbul’da uyum sorunu yaşayıp yaşamadığına dair sorumuzu şöyle cevaplıyor: “Beşiktaş’a gittiğimde uyum sorunu yaşamadım ama şöyle bir sıkıntı yaşadım. Ben gittiğimde tribünler Sanlı, Yusuf diye bağırırken ben golleri attıkça Nihat diye de bağırmaya başladılar. Mesela Yusuf top ayağındayken ve ben yanından geçerken topu bana atsa, kaleciyle karşı karşıya kalacağım. Benim Beşiktaş’ta attığım goller ‘al da at’ tarzı goller değildi. Kaleci elinden kaçıracak, ters top gelecek veya santradan alıp tamamen kendim götürerek atacağım tarzda gollerdi.”

Beşiktaş formasını giydiği ilk lig maçında İstanbulspor kalecisi Arap Yılmaz'a penaltıdan ilk golü atarken.
Beşiktaş’ta oynarken Gündüz Kılıç ve çeşitli yabancı antrenörlerle çalışmasına rağmen Göztepe’nin unutulmaz teknik direktörü Adnan Süvari’nin yeri onun için başkaydı:  “Beşiktaş’ta çok çeşitli hocalarla çalıştım ama bence kimse rahmetli Adnan Abi’nin eline su dökemezdi. O zamanlar Türkiye’de futbolcular oyun kaidelerini bilmezdi. Ayrıca futbol dışında nasıl yaşayacaklarını da bilmezlerdi. Adam bize yemek yemesini dahi öğretti.” Özellikle Abdullah Gegiç’le yıldızı hiç barışmamıştı: “Gegiç benim için ‘Türkiye’nin Müller’i’ derdi. Beşiktaş’tan ayrılıp Eskişehirspor’a gitme durumum söz konusuydu. Fakat o sırada Gegiç Beşiktaş’a geldi ve beni bırakmadı. O sezon Göztepe ile oynadığımız maçta gol kaçırdım. Ali olsaydı goldü, o ayaklara atlamazdı. Hava yağmurluydu. Sol taraftan bir orta geldi. Sanlı kafa vuracaktı, vurmadı. Ben dizimle aldım topu, daha dizimden aşağı inerken vurdum. O arada kaleci ayaklarıma kapanıverdi. O maçı kaybettik. Benim de on gün evvel ‘Bu sene artık Göztepe’ye dönebilirim’ diye bir beyanatım çıkmıştı. Gegiç soyunma odasında beni golü mahsus atmamakla suçladı. Oysa Göztepe’yle İzmir’de olsun, İstanbul’da olsun oynadığımız birçok maçta golüm vardı. O maçta kaçırıverdim golü. Beni kadro harici bıraktı. Yugoslav hocaların böyle bir huyu vardı, bir anda insanı yok edebiliyorlardı.”

Beşiktaş'a ilk geldiği gün kampta Süreyya, Erkan,
Saim ve Davut tarafından karşılanıyor.
“A milli takımla Kiev’e maça gittik. Antrenörümüz yine Gegiç’ti. Ben hastalandım. Meğer sarılığa yakalanmışım, daha sonra ortaya çıktı. Antrenör beni oynatmak istiyor ama benim ayakta duracak halim yoktu. Takım kaptanı Can Bartu’ydu. ‘Bu halde nasıl oynar?’ diye sordu. ‘İğne yaparız,’ dediler. Beni yedek soyundurdular. Maçı 3-0 kaybettik. Ertesi gün gazetede Gegiç’in ağzından, ‘Nihat oynasaydı maçı kazanırdık’ diye kocaman manşet vardı. Sonra Ruslarla burada oynadık. Hastalığım hâlâ teşhis edilmemişti. Tabii çok kuvvetsizim o yüzden. Üç tane adam dikmişler başıma, topu dürtemiyorum. Ben çıktım, yerime Cemil girdi.”


Sıra Türkiye Kupasında unutamadığı maçlara geliyor: “1969’da Türkiye Kupasını benim uzatmada attığım golle kazandık ama bir önceki Türkiye Kupasını benim yüzümden kaybettik. 1967’de Altay’la oynadığımız finalin hakemi Almandı. Onu havaalanında karşılayan hakem komitesi başkanı Hakkı Gürüz Altaylıydı. Hakemin maç sırasında verdiği bütün kararlar Altay’ın lehineydi. Biz 2-0 galiptik, sonra Altay iki tane attı. Maç berabere bitti. O zaman yazı-tura var. Rahmetli Gürsel Abi, ‘Nihat şanslıdır, o gitsin yazı-tura atışına,’ dedi. Bölge binasının olduğu taraftaki korner noktasında ben hakemle birlikte bekliyordum. Altay’dan atışa katılacak oyuncuyu bekliyoruz, o gelince birlikte santraya yürüyeceğiz, orada yazı-tura atışı yapılacak. Hakemin elinde bir tarafı mavi, bir tarafı kırmızı madeni para vardı. Bana paranın mavi tarafını gösterdi. Ben kurnazım ya, bunda bir hinlik var dedim. Altay’dan atışa Aydın Yelken gelmişti. Saha müşahidiyle birlikte dördümüz santrada toplandık.  Diğer oyuncular da yuvarlağın dışında toplandılar. Hakem ilk önce bana sordu, ben kırmızı dedim. Adam attı, biz kaybettik. Sonradan düşündüm, hakem maçta hep bizim aleyhimize karar verdiği için herhalde vicdanı elvermemiş ve öyle davranmıştı.”

Bir Beşiktaş-Vefa maçı. Niko henüz Beşiktaş'a geçmemiş,
Vefa'da oynuyor. Nihat'ın attığı golden sonra
"bu gol de yenir mi?" dercesine ellerini açmış.
Yine bir kupa maçıyla ilgili bir başka anısı da ilginç: “Ben Van Erciş’te askerdim. Birliğe geleli daha üç gün olmadan bana maç için izin geldi. Her yerde yoğun kar vardı. Van havaalanına geldim ama geç kalmıştım, uçağı kaçırdım. Hemen jandarmaya gidip durumu izah ettim. Bana Diyarbakır’a gidecek bir tankere binmemi önerdiler. Ben cesaret edip ona binemedim. Akşam Van Gölünden Tatvan’a vapur vardı. Ona binip karşıya geçtim. Gece Tatvan’da bir otelde kaldım. Diyarbakır’a gitmek için önce Bitlis’e gitmem gerektiğini söylediler. Bitlis’e geçtim. O zaman Ramazan vardı. Top patlamadan hiçbir yerde karnını doyuramazsın. Ben bir bakkal buldum, ekmeğin içine biraz peynir ve bal koydurup yedim. O sırada dükkânın önü doldu. Bakkal, ‘Bunlar şimdi seni dövecek,’ dedi. Ben topçuyum, şudur budur deyip durumu kurtardım ve bir otobüs bulup Diyarbakır’a geldim. Ablam o sırada Diyarbakır’daydı, eniştem hava subayıydı. Ablam beni Gürcü Bacı diye bir falcıya götürdü. Kadın parmağımı suyun içine soktu, ‘Sen topçusun,’ dedi. ‘Ay yıldız yükseliyor görüyorum, sen çok iyi yerlere geleceksin,’ dedi. İşte o kupa maçına geldiğim zaman kazanacağız inancındaydım. Kadın doğru söylemişti. Kısa sürede hem Göztepe’yle kupa kazandım hem milli takım ve Beşiktaş formalarını giydim.”

Göztepe 1969'da Türkiye Kupasını kazanırken
finalde Galatasaray'a 1-0 ve 1-1'lik skorlarla
üstün geldi. İstanbul'daki maçta Galatasaray
1-0 öndeyken maçın uzatma bölümünde
Nihat attığı golle kupayı İzmir'e getirdi.
Göztepe 1968-69 sezonunda Türkiye Kupasını ilk kez kazanırken Nihat Yayöz yarı final ve finalde attığı gollerle bunda çok kritik bir rol oynamıştı. Takım yarı finalde Bursaspor karşısında oldukça zorlanmıştı. İzmir’deki ilk maç 1-1 berabere bitti. Bursa’daki rövanşta maç 0-0 bitmek üzereyken Nihat’ın son dakikada attığı golle ortalık karıştı. Seyircinin taşkınlığı yüzünden ekip çok zor anlar yaşadı ve yaralananlar oldu. Nihat Yayöz o maçları öncesinden başlayarak anlatıyor: “İzmir’de Demirspor’la bir maç oynuyorduk. Gürsel Abi o maçta yoktu galiba. Ben saha içerisinde bir şeye sinirlendim. Adnan Abi’ye, ‘Ben çıkıyorum,’ dedim. ‘Gir içeriye,’ dedi ama dinlemedim ve çıktım, yerime başkası girdi. Neticede beni kadro harici bıraktılar. Ujpest ile Fuar Şehirleri Kupasının yarı final maçları oynandı. Orada dört gol, burada yine dört gol yedik. Sonra Türkiye Kupasında Bursaspor ile yarı final maçı geldi. Beni affettiler. Adnan Abi, ‘Bu maçta yedeksin,’ dedi. ‘Soyunmayacağım,’ dedim ama kaleci Ali ikna etti beni. Hayatımda ilk defa yedek soyundum. Ayakkabılarımı dahi yanıma almadan gidip yedek kulübesine oturdum. İlk yarının bitimine on dakika kala Adnan Abi, ‘Nihat kalk, oyuna gir,’ dedi. ‘Devre olunca girerim,’ dedim. Neticede ikinci yarıda oyuna girdim. Takım 1-0 mağluptu, bir gol attım ve 1-1 bitti. Maçtan önce babam vefat etmiş, bana söylememişler. Maçtan sonra beni kenara çekip söylediler.”

(Yeni Asır)
“Birkaç gün sonra Bursa’da bu maçın rövanşı oldu. Maç 0-0 gidiyordu ve artık bitmek üzereydi. Seyirci bağırıp çağırıyordu. Zaten onlara o maçı seyirci kaybettirdi. Onlar bağırıp çağırınca bizim takım uyandı. Santra çizgisindeydim, oradan içeriye çabuk kaçayım dedim. Baktım bizim Fevzi sağ taraftan gidiyor, ben de ortadan on sekize doğru kaçtım. Fevzi yaya doğru ortaladı,  ben topa bir kafa vurdum, top direğe çarpıp içeri girdi ve maç bitti. O sahadan biz asker elbiseleriyle çıktık. Sabahattin Abi’ye baktım, hemen içeriye kaçtı. Ben de aynı taktiği yapayım dedim, kaçtım içeri. Tabii seyirciler sahaya sürekli bir şeyler atıyorlar. İçerisi polis dolu, dışarıya çıkmıyor polis. O arada açık tribünün tellerini kırıp sahaya dalmışlar. Bizim bazı arkadaşların kafası yarıldı. Hatta Bursaspor’da oynayan eski Karşıyakalı Ahmet Tuna’nın da kafasını yardılar. Biraz ilerde askerler vardı. ‘Askerler gelsin buraya, biz onların kıyafetini giyelim,’ dedim. Nitekim cemseyle kapıya yanaştılar. Onlar elbiselerini çıkardılar, biz giydik. O şekilde çıktık oradan.”

(Yeni Asır)
Nihat Yayöz 1974-75’te Göztepe’ye döndü. O döndüğünde eski takım arkadaşlarından sadece Nevzat Güzelırmak kalmıştı. Kadroda artık Özer, Fuji Mehmet, Küçük Ali gibi bir sonraki kuşağın oyuncuları vardı. Göztepe’deki ikinci sezonunda geçirdiği sakatlık yüzünden futbolu bırakmak zorunda kaldı. 1978’de Altay’la yapılan jübile maçında son kez takımının formasını giydi. Daha sonra teknik direktörlük yapmaya başladı ve birçok takım çalıştırdı. Bu takımlardan Aydınspor’u 2. Lige çıkarma başarısını gösterdi.
  
Altay'la yapılan jübile maçı.


Bir zamanlar sahalarda karşılıklı mücadele ettiği Altaylı Mahmut Evren'le.

Evin bir köşesini 1969'daki kupa zaferiyle
ilgili büyütülmüş gazete sayfası süslüyor.