Yazının güncellenmiş halini okumak için lütfen aşağıdaki linki tıklayın:
29 Mart 2013 Cuma
24 Mart 2013 Pazar
Muzaffer Çetin - Altınordu
60’lı yıllarda futbol sahalarında yıldızlar vardı Metin
Oktay gibi, Can gibi, Lefter gibi. Attıkları goller, paslar, çalımlar günlerce
hatta bazıları yıllarca konuşulurdu. Nereye gitseler gazeteciler, foto
muhabirleri onları takip ederdi. Bir de futbolun emekçileri vardı; sessiz
sedasız işlerini yaparlar, sahanın neresinde görev verilirse gıkını çıkarmadan
oynarlardı. İşte Altınordulu Muzaffer Çetin bu sessiz futbol emekçilerinden
biriydi.
Muzaffer Çetin, Bitlisli bir anne ve babadan 1939 yılında
Malazgirt’te dünyaya geldi. Ticaretle uğraşan babası işleri açısından daha iyi
olacağını düşününce aile 1952’de Diyarbakır’a yerleşti. Genç Muzaffer futbolla
burada tanıştı. O yıllarda çocuk yetiştiren insanların önceliği evlatlarına iyi
bir eğitim sağlamak olduğu için, ileride ünlü birer futbolcu olacak bütün
yaşıtları gibi babasından gizlice futbol oynuyordu. Sadece iyi bir futbolcu
değil aynı zamanda iyi bir atletti de. Ortaokul yıllarında okulun atletizm
takımına seçilmiş, 800 metreden 10 bin metreye kadar bütün uzun mesafe
branşlarında ve kır koşularında yarışmıştı. Başlangıçta eğitimini aksatacağı
endişesiyle koşulara katılmasına da karşı çıkan babası, okul müdürü ve beden
eğitimi öğretmeninin eve kadar gelip izin istemesiyle yumuşamıştı.
| Muzaffer Çetin (solda) takım arkadaşı Hüseyin ile bilek güreşinde. Melih, Todor, Erkan ve Gode Cengiz seyrediyor. |
Zamanla genç Muzaffer’in oynadığı futbol sadece
Diyarbakır’da değil, komşu illerde de dikkat çekti. Nitekim 1956 senesinde,
yani henüz on yedi yaşındayken Malatya’nın güçlü ekibi Sümerspor onu hem lisede
okutup hep çalışır gibi göstererek kadrosuna kattı. Böylece “Oğlum oku, nereye
istersen göndereyim,” diyen babası onun Malatya’da lise tahsili yaptığını düşünürken
orada futbolunu geliştirdi. Liseyi bitirince Diyarbakır’a döndü ve şehrin en
güçlü iki kulübünden biri olan Yıldız Gençlik’te oynamaya devam etti.
Yıldız Gençlik takımında forma giymesi Muzaffer Çetin’in
hayatını değiştiren dönüm noktası oldu. Diyarbakır’da görev yapan Altınordu
taraftarı bir binbaşının dikkatini çekmişti. Altınordu yöneticilerini yakından
tanıyan binbaşı hemen İzmir’e haber göndererek bu genç oyuncuyu almalarını
tavsiye etti. Zaten her sene isim yapmamış yetenekli oyuncuları bünyesine katan
kulüp, Muzaffer’i denemek için İzmir’e davet etti.
Tam İstanbul’daki Yıldız Teknik Üniversitesinin sınavına girmeye
hazırlanırken (malum olduğu üzere o yıllarda memlekette çok az sayıda
üniversite vardı ve hepsi kendi giriş sınavını yapıyordu), gelen bu davet
aileyi yine tedirgin etmişti. “Bir gideyim göreyim, olmazsa geri dönerim,”
diyerek yola koyulan genç futbolcu oynadığı deneme maçlarında beğenilince 1959
Temmuz ayında Altınordulu oldu: “Benimle birlikte Bülent Esel antrenör-oyuncu
olarak gelmişti. Onun dışında takımda Beytullah Baliç, Aydoğan Çipiloğlu gibi
tecrübeli isimler vardı.”
| Muzaffer Çetin (altta, sağ başta) Altınordu'ya yeni katıldığı takım arkadaşlarıyla birlikte sezon açılışında. (Yeni Asır) |
İlk geldiği günlerde sol iç ve sol açıkta yer
almıştı. Bir Beşiktaş maçında sol bek Rüştü’nün kolu kırılınca onun yerine
geçti ve ondan sonra çoğunlukla savunmanın sol kanadını korudu. Fakat mütevazı
ve çalışkan kişiliğiyle sevilen oyuncu takımın hangi mevkide eksiği, sakatı
varsa oraya kondu ve görevini yaptı: “Bazen santrhafta, orta sahada oynadığım
oluyordu. Sağ bekte oynadım. Hatta Ankara’daki bir Demirspor maçında santrfor
sakatlandığı için o mevkide bile oynadım. Kısacası kale hariç her yerde görev
yaptım.”
Çalışkan görev adamı
kişiliğiyle İstanbul kulüplerinin dikkatini çekmişti. Fakat o sırada 27 Mayıs
1960 darbesi gerçekleşmiş, işbaşına gelen cunta asker futbolcuların
takımlarında oynamasını yasaklamıştı. Bunun üzerine İstanbullu yöneticiler
askerliğini henüz yapmamış olduğu için onun peşini bıraktılar. Daha sonra, bu
yasağın kalktığı yıllarda askerliğini yaparken ordu milli takımına seçilmişti. “Ordu
milli takım sorumlusu Doğan Andaç beni ordu milli takımına seçti. Ordu spor
kulübünün başkanı Albay Mehmet Ali Ezgü, geçmişte Altınordu kurucularındandı.
Kardeşi Nuri Ezgü çok iyi basketbolcuydu. Yemekte oturuyorduk. Beni görünce
çağırdı, ‘Ne işin var?’ burada diye sordu. ‘Doğan Hoca beni seçti,’ deyince, ‘Topla
pılını pırtını, doğru İzmir’e dön,’ dedi. O sezon küme düşmemek için mücadele
eden Altınordu’nun maçlarında yer almamı istiyordu.”
| Bir Altay maçında Nazmi Bilge ile mücadelede. (Yeni Asır) |
Her maçta canla başla mücadele
etmesine rağmen emeğinin karşılığını tam olarak alamaması en büyük üzüntü
kaynağıydı. “Sezon başında transfer ücreti alacağımız zaman sen bizim
evladımızsın derler, fazla para vermezlerdi. Zaten belirlenen paranın da
tamamını alamazdık. Bir gün artık canıma tak etmişti, ben sizin evladınız
değilim dedim. Evlenecektim, 35.000 lira istedim, otuza indirdiler. Düğün
yapacağım için 15.000’i peşin almıştım, kalan 15.000’i de kestiler. Yeni gelen
oyunculara 22.500 ila 25.000 lira verildiğini duyunca yöneticilere gittim alın
verdiğiniz parayı, ben futbolu bırakıp memlekete dönüyorum dedim. Benim başka
kulübe gideceğimi düşündüler. Eskiden ayrılmak isteyen oyuncuya kulübü satış
fiyatı koyardı. Sana satış fiyatı koyalım dediler. Hiçbir yere gitmiyorum,
memlekete döneceğim dedim. Onun üzerine benim ücretimi de 22.500 liraya
çıkardılar.”
İlk geldiğimde 250 lira maaşla
başladım oynamaya. Bülent Esel 500, Aydoğan 400 lira alıyordu. Bazen mesela
Galatasaray’ı yeniyorduk, Candoğan Sakaoğlu 1000 lira prim veriyordu. Çok büyük
paraydı o zaman. Futbolcunun ortalama maaşının 250-300 lira olduğunu düşünürsen
çok iyi paraydı. O yüzden üç büyüklere karşı daha hırslı oynardık. Yeri gelir
bunlardan birini şampiyonluktan ederdik. Mesela Gegiç Fenerbahçe’yi
çalıştırırken ‘Altınordu’yu yenersek şampiyon oluruz,’ diye bir demeci vardı.”
Muzaffer Çetin’in oynadığı
dönemde Altınordu bir sezon İkinci Ligde mücadele edip tekrar Birinci Lige
döner. 65-66 sezonunda Bursaspor,
Eskişehirspor, Adana Demirspor gibi güçlü ekiplerle şampiyonluk mücadelesi
verirler. “En unutamadığım maçlardan biri İkinci Ligde şampiyonluk mücadelesi
verdiğimiz Demirspor’la Adana’da yaptığımız maçtı. Tribünlerden sürekli taş ve
turunç yağıyordu. Neredeyse iki sepet dolusu turunç atılmıştı sahaya. O maçı
3-1 kazanıp tekrar Birinci Lige döndük.”
Altınordu tekrar Birinci Lige
çıksa da bu durum fazla uzun sürmez. Sürekli Anadolu’dan yarışa katılan yeni
rakipler, kulübün sağlam ekonomik temellere dayanmaması, taraftarının azalması
gibi birçok etken bir araya gelince, 1969-70 sezonunda bir daha dönmemek üzere
Birinci Lige veda eder. Kendisiyle görüştüğümüz Basmane yakınlarındaki Tilkilik
semtinde bulunan tarihi kulüp binasının çevresi hakkında söyledikleri kulübün
güç kaybının nedenlerinden birini ortaya koyuyor: “Zamanında burada İzmir’in
zenginleri, ticaretle uğraşan insanları yaşıyordu. Altınordu’nun taraftarını
onlar oluşturuyordu. Sonra bu bölge SİT alanı ilan edildi. Onlar evlerini
yıkamayınca başka semtlere taşındılar. Çocukları Göztepe’yi, Karşıyaka’yı
tutmaya başladı.”
Altınordu’daki ilk yıllarında
hocalığını yapan İzmir’in unutulmaz futbolcusu Sait Altınordu’yu hayranlıkla
anlatıyor: “Bizi çalıştırırken idmanda karşı takım eksik kalırsa o da oynardı.
O maçlarda gel de yanaş, ayağından topu alamazdın. O yaşına rağmen korkunç top
oynuyordu. Topa vurduğu zaman çok güzel falso verirdi.” Onunla ilgili olarak
anlattığı bir olay, Sait Altınordu’nun büyük futbolculuk meziyetini ortaya
koyuyor: “Futbolculuğu sırasında bir Altay-Altınordu maçından önce Altaylılar
onu bir yere yemeğe götürmüşler. Sait Hocayı öyle çok içirmişler ki masadan
kalkamayacak hale gelmiş. Sonunda götürüp bir otele yatırmışlar. Altınordu maça
on kişi başlamış. Bir Altınordu taraftarı yetkililere haber verince otele gidip
hemen onu duşa sokmuşlar. İkinci yarıda oyuna girmiş. Altınordu ilk yarı 2-0
mağlupken maçı 4-3 kazanmış. Sait Hoca üç gol atıp bir gol attırmış.”
| Bir Ankara seyahati sırasında Anıtkabir ziyareti. Muzaffer Çetin ön sırada sağdan ikinci. |
Yıllarının geçtiği Alsancak
Stadının zemini hakkında söyledikleri aslında o dönemin bütün futbolcularının
günümüze kıyasla nasıl sıkıntı çektiklerini gösteriyor: “Alsancak Stadında hiç
çim göremedik. Saha kömür tozuyla kaplıydı. Maçtan evvel arazöz sahayı sulardı.
Buna rağmen yere düştüğümüz zaman zımpara gibi bacağımızı yırtardı saha. Saha şartları
dışında seyahatler de şimdiki gibi kolay değildi. O zaman birçok seyahate vapur
ve trenle giderdik. İstanbul’a, Mersin’e, Antalya’ya hep vapurla giderdik.”
| 1965-66 sezonunda Birinci Lige çıkan kadro. Muzaffer Çetin altta soldan ikinci. Bülent Esel, Candoğan Sakaoğlu, Molnar ve Sadi Oktav (üstte, soldan ilk dört) takımın idari ve teknik isimleri. |
1966-67 sezonu sona erdiğinde
kulüp emektar oyuncusunu serbest bıraktı. Muzaffer Çetin bunun üzerine yuvaya
döndü ve yeni kurularak Üçüncü Ligde mücadele etmeye başlayan Diyarbakırspor’da
oynadı. Kaptanlığını üstlendiği bu kulüpte üç sezon forma giydikten sonra bir
sezon da Batman Petrolspor’da oyuncu-antrenörlük yaptı.
Daha sonra tekrar İzmir’e dönüp teknik direktörlük kursunu bitirdi. 1970’te kendini geliştirmek amacıyla işçi olarak Almanya’ya gitti. Orada teknik direktörlük kursuna gitmek istedi ama maaşı buna yetmeyince altı ay sonra geri döndü.
![]() |
| Diyarbakırspor'un 1968'deki ilk kadrosu. Kaptan Muzaffer ayakta sol başta. (İbrahim Ateşoğlu arşivi) |
Daha sonra tekrar İzmir’e dönüp teknik direktörlük kursunu bitirdi. 1970’te kendini geliştirmek amacıyla işçi olarak Almanya’ya gitti. Orada teknik direktörlük kursuna gitmek istedi ama maaşı buna yetmeyince altı ay sonra geri döndü.
Döndüğü zaman Altınordu
altyapısını çalıştırdı. Kulüp müdürünün vefat etmesi üzerine başkan Sadi Oktav’ın
ısrarıyla bu görevi üstlenip kulübün idari işleriyle uğraşmaya başladı. O zamandan beri sevdiği
kulübünden ayrılmadı. Halen her gün Tilkilik’teki tarihi binaya gidiyor, eski
futbolcular ve üyelerin bilgilerini güncellemek için uğraşıyor.
26 Şubat 2013 Salı
Avram Papanastasiu - Beyoğluspor
Avram Papanastasiu 10 Nisan 1938’de İstanbul’un Langa
semtinde dünyaya gözlerini açtı. Onun doğduğu günlerde nüfusu henüz bir milyonu
bulmayan İstanbul’da, Rum toplumu yaklaşık iki yüz bin kişilik nüfusuyla önemli
bir yer tutuyordu. Bugün Yenikapı ile Laleli arasına sıkışmış apartmanlarının
Doğu Avrupalı turistlere yönelik birer tekstil mağazasına döndüğü Langa semti,
o zamanlar Rum ve Türk nüfusun iç içe yaşadığı iki katlı, avlulu evlerden ve
maruluyla ünlü bostanlardan oluşuyordu. Mahallenin çocukları okuldan arta kalan
bütün zamanlarını, İstanbul’daki bütün yaşıtları gibi arsalarda, sokaklarda futbol
oynayarak geçiriyordu.
Langa’nın arsalarından yetişerek ellili ve altmışlı yılların
güçlü takımlarından Beyoğluspor’un yıldızı olan Avram Papanastasiu o günleri
şöyle anlatıyor: “Üç çocuklu bir ailenin en küçüğüyüm. Babamın Yenikapı’da
bakkal dükkanı vardı, ben on yaşımdayken babamı kaybettik. Cumartesi geceleri
uyku tutmazdı gözümü, ertesi sabah top oynayacağım diye. Daha gün doğarken
herkesin evine gider, çocukları toplardım. Hava kararana kadar top oynardık. O
zamanların Yenikapı’sında çok bostan ve arsa vardı. Pazartesi günleri okula
gidince hep ceza alırdım çünkü Pazar günleri kiliseye gitmeyenlerin isimleri
yazılırdı. Buna rağmen ben uslanmaz, her Pazar kiliseye gitmeyip top oynamaya
devam ederdim.”
![]() |
| Genç Avram (ayakta, sağ başta) Beyoğluspor'daki ilk yılında. |
“Langa, Aksaray’dan Yenikapı’ya doğru inerken sol tarafta
kalır. O zaman mahallede bir kilise, bir ilkokul vardı. Kilisenin evleri vardı,
kiraya verilirdi. Langa kulübü de o evlerden birinin odasını kiralamış. Bu
kulüpte futbola başladım. Arman adlı Ermeni bir mahalle arkadaşımla birlikte
diğer gençler arasında sivrilmiştik. Langa’dan bir Rum idareci beni
Beyoğluspor’a tavsiye etti. Bir gün Beyoğluspor beni görmek için Langa
kulübüyle Şeref Stadında özel bir maç yaptı. Ben o gün sol bek oynadım ve
beğenildim. Bunun üzerine 1956 senesinde, yani on sekiz yaşında Beyoğlusporlu
oldum. Çok koşan biri olduğum için Langa’da zaman zaman santrfor oynuyordum ve
çok gol atardım. O zaman tekniğim fazla gelişmemişti ama çok mücadeleci, sert,
cesur ve süratliydim. O devirde piyasanın en süratli futbolcusuydum
diyebilirim.”
![]() |
| Beyoğluspor 1958 yılındaki kadrosuyla. Avram, Tuncay, Hayri, Mehmet, Turgut, Diamandi. (Oturanlar) Miho, Kaplan, Sofyanidis, Aleko, Dimitrioğlu. |
“İlk sene takıma giremedim. Ben devamlı antrenmanlara
çıkıyordum ama bir türlü takıma giremiyordum. Bir ara vazgeçtim. İdareciler
beni çağırıp nedenini sordu. ‘Ben oynamak istiyorum, siz oynatmıyorsunuz,’
dedim. Bir yönetici bana nasihat etti. ‘Bir merdivenin üstüne çıkmak için alt
basamağından başlamak gerekir. Basamakları ağır ağır çıkacaksın. Biz seni Langa’dan
oynatmak için aldık.’ Bir de 50 lira verdi bana.”
“O zaman zaten maç oynanırken oyuncu değiştirmek yasaktı.
Beyoğluspor’da eskiden beri oynayan kurtlar vardı, hep onlar oynuyordu.
Oynayabilecek isimler tahtaya yazılıyordu. Stada gidiyoruz ama orada bulunanların
içinden bir takım okunuyor, takıma giremeyen tribüne çıkıyordu. Bir sezon öyle
geçti. Talihim Fenerbahçe genç takımıyla yaptığımız bir maçta
döndü. O maçtan önce Bülent Abi (Eken), ‘Seni santrfor oynatacağım,’ dedi. Ben
Langa’da sol bek oynuyordum. Çok süratliydim, deli doluydum. O maçta iki kafa
golü attım, çok da iyi oynadım. Aksaray’dan bir sürü arkadaşım gelmişti maça.
‘Ulan gâvur oğlu, çok iyi top oynadın, helal olsun!’ diye bağırıyorlardı. O
maçtan sonra takıma girdim ve 1972 senesine kadar bir daha çıkmadım.”
![]() |
| Avram, Nevzat, Güngör, Corci Maruli, Sedat, Deveci - Kemal, Aristo Maruli, Ergun, Kartal, Alpay. |
“İmroz adasına kampa gittik. Orada Çanakkalespor’la hazırlık
maçı yaptık. Bülent Abi Ayvalık’tan bir santrfor almıştı. İlk devre o oynadı.
1-0 önde kapadık devreyi. İkinci yarı beni aldı, maç 13-0 bitti. Kaç gol attım?
Hadi tahmin et bakalım. 9 gol! Tutamıyorlardı beni. Fevkalade süratliydim,
alıyordum götürüyordum. Kaptan Dimitrioğlu bana, ‘Oğlum kimseye verme topu,’
dedi. Kimse tutamıyordu beni, bir anda kaleciyle karşı karşıya kalıyorum,
vuruyorum – gol. Belki üç-dört tane de kaçırdım.”
![]() |
| Rodos seyahatinde. |
Genç Avram’ın 1957-58 sezonundan itibaren formasını düzenli
olarak giymeye başladığı Beyoğluspor, henüz Milli Ligin kurulmadığı o yıllarda,
on takımlı İstanbul Liginde tutunmaya çalışan mütevazı bir ekipti. Bir sezon,
ligde kaldıklarından dolayı bir Danimarka seyahatiyle ödüllendirilmişlerdi:
“Başkanımız Napolyon kümede kalırsak bizi Danimarka seyahatine götürmeyi vaat
etti. 1958 senesinde Danimarka’nın dört ayrı şehrinde birer maç yaptık, bütün
Danimarka’yı gezdik. Emniyet’ten Osman (daha sonra Fenerbahçe’de oynayan Osman
Göktan) ve Galatasaray kalecisi Bülent’i takviye olarak aldık. İlk maçımızı
Danimarka’nın o zaman en güçlü takımı olan F.C. Kopenhag ile yaptık. Sorensen
diye çok iyi bir oyuncuları vardı. Bir o gol atıyor, bir ben. Maçı 3-2 kaybettik.”
![]() |
| Danimarka seyahati sırasında antrenör Bülent Eken ile birlikte bir deniz yolculuğunda. |
1959’da Milli Ligin kurulmasıyla birlikte sekiz İstanbul
takımı bu ligde yer almaya hak kazanır. Bu
lige katılamayan Beyoğluspor mücadelesine İstanbul Mahalli Liginde devam eder.
1962 Haziran’ında bu ligde şampiyon olarak Ankara ile İzmir liglerinin şampiyonları
ve Milli Ligden düşen üç takımla birlikte Bursa’da yapılan baraj maçlarına
katılır.
“Baraj maçlarına altı takım iştirak etmişti. Federasyon
başkanı sırf bizi alabilmek için beş takımı Milli lige aldı. Gol atıyoruz,
hakemler vermiyor. Top ağlara değiyor, geri geliyor, kaleci tutuyor, hakem
devam diyor. Penaltı veriyor, gol atıyoruz, kaleci kımıldadı diye
tekrarlatıyor, bu sefer kaçırıyoruz. Baraj maçları bitti, biz üzüntüden
ağlayarak döndük İstanbul’a.”
![]() |
| (Milliyet) |
Federasyonların doğrudan siyasi otoriteye bağlı olduğu o
dönemde bakanlar kurulu baraj maçlarında başarılı olamayan Vefa ve Demirspor’un
itirazı üzerine ligin yirmi takımla oynanmasını kararlaştırır. Bunun üzerine Milli
Ligin başlamasına günler kala federasyon toplanır ve Beyoğluspor’un da katılımıyla
birlikte 1962-63 sezonunda ligin yirmi iki takımla oynanmasına karar verir. Avram
Bey, baraj maçlarının en iyi futbol oynayan takımı Beyoğluspor’un sürekli
yapılan haksızlıklar yüzünden beşinci olmasını zamanın federasyon başkanı Orhan
Şeref Apak’ın içine sindiremediğini söylüyor. Muhtemelen bu yüzden bakanlar
kurulunun ligi yirmi takıma çıkarma kararını federasyon bu şekilde
genişletir.
![]() |
| Beyoğluspor Bursa'daki baraj maçlarında: (Ayaktakiler) Kartal, Avram, Sedat, Güngör, Günay, Aristo Maruli, Deveci. (Oturanlar) Gogo, Corci Maruli, Alpay, Kemal. |
Böylece 1962-63 sezonunda takım sayısı yirmi ikiye çıkınca
Milli Lig on birer takımlı iki ayrı küme halinde oynanır. Beyoğluspor o sezonu
ortalarda tamamlamayı başarır.
“Birinci Ligdeki ikinci sezonumuzda ilk yarı bitince
Fenerbahçe’den kiralık olarak Naci Abi (Erdem) geldi. O santrhaf oynuyordu, ben
o zaman yine santrfora geçtim. İşte santrfor oynadığım ilk maçta Galatasaray’a
iki gol atmıştım. Genelde zaten öyle olur, bir defans adamını ileriye alırsan
çok başarılı olur. O sezon küme düştük, Naci Abi Galatasaray’a gitti, ben
tekrar santrhafa geçtim ve futbolu bırakana kadar bu mevkide oynadım.”
| (Akşam) |
“Tabii uzun zaman oynayınca tek tük hatalarımız da oldu.
Rahmetli Beşiktaş kalecisi Sabri Dino o zaman bizdeydi. Bir Göztepe maçı
oynuyorduk, durum 2-2 berabereydi. Sabri bir aut atışında benle paslaştı. Ben
on sekiz üstünde bekliyordum. Bana verdi topu, nasıl olduysa Sabri’ye geri
vereceğim topu ters tarafa vurdum. Arkamda da Fevzi varmış, aldı topu, boş
kaleye golü attı. O yüzden 3-2 yenildik. O maç hiç aklımdan çıkmaz. On sene
defans oynadım. Her maçta takımın iyi oynayan iki üç elemanı varsa, biri
mutlaka bendim. Ama gene de o olayı devamlı hatırlarım, arkadaşlarım da bana
zaman zaman söylerdi. Futbolda böyle olaylar oluyor tabii.”
Beyoğluspor 1963-64 sezonunda güzel futbolunu sürdürmesine
rağmen maç kazanamayınca yeni kurulmuş olan İkinci Lige düşer: “İkinci lige
düşünce bizim kadro dağıldı ama o sezon biz Şeref Stadında Bursaspor’u 2-1
yendik, böylece Vefa şampiyon olup tekrar Birinci Lige çıktı (1964-65 sezonu).
Sezonun ilk yarısında biz bir ara yedi puan öne geçmiş ve ilk devreyi lider
bitirmiştik. Kim gelse yeniyorduk. Fakat o sırada Kıbrıs olayları patlak verdi.
Bütün Türkiye karşımızdaydı. Maça çıkıyorduk, bütün seyirciler, ‘Makarios’un
piçleri!’ diye bağırıyordu. İnanılmaz haksızlıklar yapılıyordu takıma. Biz
liderlikten düştük, Vefa ile Bursaspor çekişiyordu. Biz son maçta Bursa’yı
yenince Vefa Birinci Lige çıktı. Kıbrıs olayları patlak verdikten sonra birçok
arkadaşımız İstanbul’u terk etti.”
| (Güngör Sürel arşivi) |
Hemen her futbolcu gibi Avram Bey’in de en büyük arzusu
milli formayı giymektir ama bu arzusu gerçekleşmez ne yazık ki: “Ben oynarken
her takımda çok iyi futbolcular vardı. Milli olamadım ama ismim Ahmet, Mehmet
olsa herhalde olurdum. Beyoğluspor oyuncuları arasında milli formayı giymek
Sofyanidis ile Kasapoğlu’na nasip oldu. Zaten üç büyükler dışından bir
oyuncunun milli olması çok zordu.”
On altı senelik profesyonel futbol hayatından sonra 1972’de
futbol oynamayı bırakır: “Artık Üçüncü Ligde oynuyorduk. Zaten işimi kurmuştum,
bir matbaam vardı. Anadolu’daki maçlara gitmekten bıkmıştım. Para yoktu, büyük
sıkıntı çekiyorduk. O yüzden futbolu bıraktım, yoksa üç-dört sene daha
oynayabilecek durumdaydım. Böylece 1956’dan 1972’ye kadar toplam on altı sene
hizmet ettim Beyoğluspor’a. Bu sürenin aşağı yukarı sekiz on senesinde
kaptanlık yaptım.”
![]() |
| Beyoğluspor Üçüncü Ligdeki yıllarında Vefa Stadında. Kaptan Avram ayakta sol başta. |
“Futbolu bıraktıktan sonra bir müddet kulüpte idarecilik
yaptım, takım amatör kümedeyken biraz antrenöre yardımcı oldum. Ama baktım ki
para bulamıyoruz onu da bıraktım. Bir zamanlar iki yüz bin Rum nüfus vardı,
şimdi iki bin kişi kaldı. Kimden para alacaksın, Beyoğluspor kulübüne kim para
verir?”
![]() |
| Bursa'daki baraj maçlarından önce Tirilye'deki kampta. |
Avram Papanastasiu iyi futbolculuğu yanında arkadaşları
arasında muzipliğiyle de tanınırdı. Bu konuda bir anısını şöyle anlatıyor: “On
altı sene boyunca Şeref Stadında antrenman yaptık. Sabah 8’de başlıyorduk
çalışmaya. Bizden sonra 10’da Beşiktaş antrenman yapıyordu. Şeref Stadı o zaman
mezbelelik bir yerdi. Orada bir görevli adam vardı. Duş için ocağı yakıp su
ısıtırdı. Bir gün idmandan sonra yıkanmaya girdik. Adam, ‘Bugün biraz geç
yaktım ocağı, su daha soğuk,’ dedi. Muzaffer işi olduğunu söyleyip beklemeden
duşa girdi. Kafasını sabunladı. O sırada ben yukarı tırmandım ve işemeye
başladım. Muzaffer sevinçle ‘Sıcak su geldi!’ diye bağırdı. Herkes gülünce
durumu fark etti. Yıllar sonra Galatasaray hamamının göbek taşında karşılaştık.
O Almanya’ya gitmişti. Orada birbirimizi görünce sarmaş dolaş olduk.”
24 Ocak 2013 Perşembe
Türkiye Kupası Notları 2
Türkiye Kupasının beşinci kez düzenlendiği 1966-67 sezonunda ilk dikkat çekici olay dördüncü turda Fenerbahçe'nin kolayca elemeyi hesapladığı Altınordu karşısında zorlanmasıydı. Maçın normal süresi ve uzatmada gol olmayınca kura atışı yapıldı. Fenerbahçeli oyuncular kurayı kazanınca finali kazanmış gibi sevindiler. Bu sezonun en ilginç olayı Beşiktaş'ın iki sezon önce elendiği Trabzon İdmanocağı ile bir kez daha eşleşmesiydi. Ancak bu kez Beşiktaş dokuz kişi kalan rakibini 2-0 yenerek çeyrek finale çıktı.
İki maç üzerinden oynanan çeyrek finaller sürpriz sonuçlarla başladı. Fenerbahçe deplasmanda ikinci Lig ekibi Samsunspor'a 2-1 yenildi. Asıl sürpriz iki hafta sonra yaşandı. Fenerbahçe sahasında Samsunspor'la 0-0 berabere kalıp kupaya veda ederken rakibi yarı finale yükseldi. Bir diğer İkinci Lig ekibi Bandırmaspor da ilk maçta 1-0 yendiği PTT ile Ankara'da 0-0 berabere kalarak tur atladı. Yurt dışındaki kupa organizasyonlarında sıkça görülen bir olay Türkiye'de ilk kez yaşanmış ve iki İkinci Lig takımı birden yarı finale yükselmişti.
Yarı finalin diğer takımlarının belirlenmesi İstanbul ve İzmir kulüplerinin mücadelesine sahne oldu.
Göztepe İzmir'de 4-1 yendiği Beşiktaş'la rövanşta 2-2 berabere kaldı. İstanbul'daki ilk maçta Galatasaray'la 0-0 berabere kalan Altay rakibini İzmir'de 2-1 yenerek yarı finale yükseldi.
Böylece 'Anadolu ihtilalinin' ilk provası gerçekleşmiş ve kupanın ilk defa İstanbul dışına çıkması daha
yarı finalde kesinleşmişti.
Yarı finalde Altay Bandırmaspor'u, Göztepe Samsunspor'u eleyince ortaya bir İzmir finali çıktı. İki takım 25 Haziran 1967 tarihinde Alsancak Stadında karşı karşıya geldi. O günlerde İzmir takımları arasındaki en çetin rekabeti yaşayan bu iki takım şimdi ilk kez Türkiye Kupası finali gibi üst düzey bir maçta karşılaşıyordu. Göztepe Fevzi ve Halil'le 2-0 öne geçmesine rağmen galibiyeti koruyamadı. Altay iki dakika arayla Aydın
Yelken ve Aytekin'in attığı gollerle beraberliği yakaladı. Normal süre 2-2 bitip uzatmada da gol olmayınca
Türkiye Kupasının sahibini ilk kez kura belirledi. Yazı tura atışını kazanan Altay, böylece Galatasaray'dan
sonra ve İstanbul dışından kupayı kazanan ilk takım oldu.
Türkiye Kupası 1967-68 sezonunda büyük sürprizlere sahne olmadı ve yarı finale bir önceki
sezonun şampiyonu Altay, Galatasaray, Eskişehirspor ve Fenerbahçe kaldı. Önceki sezon çeyrek
finalde karşılaşan Altay ile Galatasaray bu kez yarı finalde eşleşti. İstanbul'daki ilk maçı 2-1
Galatasaray kazandı. İzmir'de yapılan rövanşta Altay Feridun'un ilk yarıda attığı golle 1-0 öne geçti.
Maçın normal süresi de böyle tamamlandı. Aslında bugünkü uygulamaya göre Altay'ın bu sonuçla
finale kalması gerekiyordu. Fakat o zamanki uygulamaya göre maç yarım saat uzatmaya gitti.
Mustafa Denizli 115. dakikada ikinci golü atarak Altay'ın finale çıkmasını sağladı. Böylece Altay
Türkiye Kupasının altıncı sezonunda üçüncü kez finale yükselme başarısını göstermişti.
Yarı finalin öbür ayağında karşılaşan iki takım ilk maçı Eskişehir'de yaptı. Konuk Fenerbahçe ev
sahibini 2-0 yendi. İstanbul'daki rövanştaysa Eskişehirspor maçı uzun süre 1-0 önde götürdü. İkinci
golü atmak için bastırırken 90. dakikada Ercan Aktuna attığı golle Fenerbahçe'yi finale taşıdı.
Bu sezonda final iki maç üzerinden oynandı. İstanbul'daki ilk maçı Fenerbahçe 2-0, bir hafta sonra İzmir'de yapılan rövanşı Altay 1-0 kazandı. Böylece o sezon altın yılını yaşayan Fenerbahçe, lig şampiyonluğu ve
Balkan Kupasından sonra ilk kez kazandığı Türkiye Kupasını da müzesine götürdü.
Türkiye Kupası Notlarının birinci bölümü: http://dinyakoskrampon.blogspot.com/2012/05/turkiye-kupas-50-yasnda-kupa-notlar-1.html
![]() |
| (Milliyet) |
![]() |
| (Milliyet) |
| (Milliyet) |
Yarı finalin diğer takımlarının belirlenmesi İstanbul ve İzmir kulüplerinin mücadelesine sahne oldu.
Göztepe İzmir'de 4-1 yendiği Beşiktaş'la rövanşta 2-2 berabere kaldı. İstanbul'daki ilk maçta Galatasaray'la 0-0 berabere kalan Altay rakibini İzmir'de 2-1 yenerek yarı finale yükseldi.
Böylece 'Anadolu ihtilalinin' ilk provası gerçekleşmiş ve kupanın ilk defa İstanbul dışına çıkması daha
yarı finalde kesinleşmişti.
| (Yeni Asır) |
Yarı finalde Altay Bandırmaspor'u, Göztepe Samsunspor'u eleyince ortaya bir İzmir finali çıktı. İki takım 25 Haziran 1967 tarihinde Alsancak Stadında karşı karşıya geldi. O günlerde İzmir takımları arasındaki en çetin rekabeti yaşayan bu iki takım şimdi ilk kez Türkiye Kupası finali gibi üst düzey bir maçta karşılaşıyordu. Göztepe Fevzi ve Halil'le 2-0 öne geçmesine rağmen galibiyeti koruyamadı. Altay iki dakika arayla Aydın
Yelken ve Aytekin'in attığı gollerle beraberliği yakaladı. Normal süre 2-2 bitip uzatmada da gol olmayınca
Türkiye Kupasının sahibini ilk kez kura belirledi. Yazı tura atışını kazanan Altay, böylece Galatasaray'dan
sonra ve İstanbul dışından kupayı kazanan ilk takım oldu.
| (Yeni Asır) |
sezonun şampiyonu Altay, Galatasaray, Eskişehirspor ve Fenerbahçe kaldı. Önceki sezon çeyrek
finalde karşılaşan Altay ile Galatasaray bu kez yarı finalde eşleşti. İstanbul'daki ilk maçı 2-1
Galatasaray kazandı. İzmir'de yapılan rövanşta Altay Feridun'un ilk yarıda attığı golle 1-0 öne geçti.
Maçın normal süresi de böyle tamamlandı. Aslında bugünkü uygulamaya göre Altay'ın bu sonuçla
finale kalması gerekiyordu. Fakat o zamanki uygulamaya göre maç yarım saat uzatmaya gitti.
Mustafa Denizli 115. dakikada ikinci golü atarak Altay'ın finale çıkmasını sağladı. Böylece Altay
Türkiye Kupasının altıncı sezonunda üçüncü kez finale yükselme başarısını göstermişti.
![]() |
| (Tercüman) |
Yarı finalin öbür ayağında karşılaşan iki takım ilk maçı Eskişehir'de yaptı. Konuk Fenerbahçe ev
sahibini 2-0 yendi. İstanbul'daki rövanştaysa Eskişehirspor maçı uzun süre 1-0 önde götürdü. İkinci
golü atmak için bastırırken 90. dakikada Ercan Aktuna attığı golle Fenerbahçe'yi finale taşıdı.
Bu sezonda final iki maç üzerinden oynandı. İstanbul'daki ilk maçı Fenerbahçe 2-0, bir hafta sonra İzmir'de yapılan rövanşı Altay 1-0 kazandı. Böylece o sezon altın yılını yaşayan Fenerbahçe, lig şampiyonluğu ve
Balkan Kupasından sonra ilk kez kazandığı Türkiye Kupasını da müzesine götürdü.
| (Tercüman) |
| (Yeni Asır) |
Türkiye Kupası Notlarının birinci bölümü: http://dinyakoskrampon.blogspot.com/2012/05/turkiye-kupas-50-yasnda-kupa-notlar-1.html
22 Ocak 2013 Salı
Nevzat Güzelırmak - Göztepe'nin "İngiliz"i
Çocukluk
yıllarını ve futbola nasıl başladığını onun sözleriyle aktarıyoruz:
“1 Ocak 1942’de Kahramanlar
semtinde doğdum. Ailemin kökeni Balkanlara dayanıyor, annem Üsküplü, babam
Kumanovalı; Balkan Savaşı zamanında İzmir’e gelmişler. O zamanlar annem dört,
babam sekiz yaşındaymış. Annemin babasını Yunan işgali zamanında Menemen’de
Yunan askerleri öldürmüş. Babamı beş yaşındayken kaybettim. Annem büyük
fedakârlıklara katlanarak beni büyüttü. Burası Fuarın 26 Ağustos kapısına kadar
yangından kalma boş araziydi. Buradan Halk Sahasını da, Alsancak Stadını da
görürdük. Hiç yerleşim yoktu o zamanlar. Burada sonradan işçi evleri yapıldı.
Eskiden İzmir’in tamamı Girit’ten, Batı Trakya’dan, Makedonya’dan gelmiş
insanlardan oluşuyordu.
Babamın ailesi memlekette
hayvancılıkla uğraşırmış. Babam annemle evlendikten sonra celeplik yapmaya
başlamış. Sık sık vapurla İstanbul’a gidip gelirmiş. Halam Çengelköy’de
otururdu. Babam ölmeden on beş – yirmi gün evvel yine oraya gittiğinde bana bir
lastik top getirmişti. Lastik top deyince bugünkü ince plastik toplar
anlaşılmasın, bayağı kalın kauçuktan yapılmış bir toptu. Kolay kolay patlayacak
cinsten değildi. Sanki babamın içine doğmuş da, ‘Oğlum ben gidiyorum, sen bunla
istikbalini kazanacaksın,’ der gibi onu hediye olarak getirmiş bana. Ben
senelerce o topla yattım kalktım, mahalle arasında arkadaşlarımla o topla
oynadım. Bir de burada bir tenis kulübü vardı. Çocukken biz orada top
toplardık. Eski Türkiye şampiyonu tenisçi Ziya Kıpkızıl vardı, o bizim
büyüğümüz, abimizdi. O zaman Esin Özgener, basketçi Turhan Tezol kulübün
müdavimleriydi. Topların üstündeki tüyler aşındığı zaman bize verirlerdi. Ben
bütün gün o yumruk kadar toplarla oynardım. O zamanlar futbol antrenmanlarında
sürekli şut çekilen bir duvar olurdu. Teniste de aynı şekilde bir duvar vardı,
raketle sürekli idman yapılırdı. Rahmetli Metin Oktay Yün Mensucat’ta oynarken
sürekli duvara şut çekerdi. O isabetli sağ ve sol şutlarını o idmanlara
borçluydu.”
![]() |
| Nevzat Güzelırmak Çayırlıbahçe takımında (ayakta sağdan ikinci). (Çayırlıbahçe Spor Kulübü arşivi) |
Küçük Nevzat’ın futbola olan
sevgisini Yeni Asır gazetesinin, jübilesini yaptığı 1976 Ağustos ayında altı
bölüm halinde yayınladığı yazı dizisinden aktaralım: “1953’lerdeydi. Fuar’da,
Macar pavyonunda film gösterileri yapılıyor, folklor ve çeşitli
propagandalarının yanında futbol maçlarını da gösteriyorlardı. Macarlar o günlerde
futbolun en büyüğüydü. Propagandada, Londra’da İngiltere’yi 6-3 yendikleri ve
Budapeşte’de 7-1 bozguna uğrattıkları maçların filmleri yer alıyordu. Her akşam
yemeğinden sonra anacığımı üzme pahasına soluğu Macar pavyonunda alıyordum.
Bugün bile Puşkaş’ların, Bozsik’lerin, Hidegkuti’lerin hareketleri, maçı
anlatan spikerin cümleleri ezberimdedir.”
Nasıl lisanslı bir futbolcu
olduğuysa aynı yazı dizisinde şöyle anlatılmış: “Ortaokulun ikinci sınıfına
devam ederken Kahramanlar’da herkes onun büyük bir futbolcu olacağına
inanmıştı. Semtin büyüklerinden Mahmut Lüleciler bir sonbahar günü minik
futbolcuyu alıp fotoğrafçıya götürdü. Oradan da o güne dek lisanssız formasını
giydiği Gençlerbirliği (şimdiki Çayırlıbahçe) kulübüne götürüp fiş doldurttu.”
| (Yeni Asır) |
1957’de lisanslı futbolcu olan
bu doğuştan yetenekli çocuğun büyük bir takım tarafından keşfedilmesi fazla
uzun sürmedi. Daha aradan bir yıl geçmemişti ki, şimdi yerinde kapalı yüzme
havuzunun bulunduğu Halk Sahasında Göztepe B takımının Çayırlıbahçe’yle yaptığı
hazırlık maçında talihi dönüverdi.
“Abbas Göçmen – o da bizim
taraflıdır – futbola karşı olağanüstü
sevgisi vardı ve devamlı takımın içindeydi. Göztepe genç takımını çalıştırmış
ama hayatında eşofman giymiş insan değil. Fakat grup olarak futbol oynayan
çocuklara baktığı zaman cımbızla çeker gibi oradaki iyi oyuncuları bulurdu.
Beni de takip ediyormuş. Göztepe sahasında amatör maçlar oynanırdı; Havagücü,
Karagücü, Bucaspor, Bornova, Kadifekale gibi takımlarla maç yapardık. O gün
Halk Sahasında Göztepe ile oynadığımız maçta iki gol attım. Çıkarken saha
kenarında demir parmaklıklar vardı. Onun da boyu ufaktı. Ben çocukken sarışın
olduğum için beni, ‘Sarı, gel bakayım buraya,’ diye çağırdı. ‘Sen Göztepe’yi
sever misin?’ diye sordu. Ben Göztepe’yle birlikte bütün takımları takip
ediyordum aslında. Alsancak Stadına sürekli gider, duvardan atlardık, ağaçtan
maç seyrederdik; kale arkasındaki Devlet Demiryollarının bulunduğu kısımdan
çıkar seyrederdik, yani büyük sevgimiz vardı futbola karşı. ‘Severim,’ diye
cevap verdim. ‘O zaman yarın malzemelerini al, Göztepe sahasına gel,’ dedi.
Ertesi gün bütün mahalle arkadaşlarımla birlikte sahaya gittik. O zamanlar
takımda Güler ve Gürsel Aksel kardeşler, Fikri Abi, Yücel, Tuncer, Rahmi, Hakkı
Abi gibi oyuncular vardı. Abbas Abi beni görünce, ‘Çabuk soyun, oyuna gir,’
diye seslendi. Onlar tam maça başlamak üzereyken Abbas Abi, ‘Durun, durun, bir
çocuk geliyor,’ dedi. İsmimi yine hatırlamamıştı. Yıllar sonra rahmetli Gürsel
Abi sahaya o ilk girişimi sık sık anlatırdı. ‘Karşıdan bir baktım, sapsarı bir
oğlan, siyah bir şort giymiş geliyor.’ Bizim Çayırlıbahçe’nin de forma rengi
sarı-kırmızıydı. ‘Seni o formayla koşarken görünce birden kanım ısındı,’ diye
anlatırdı rahmetli. Onunla beraber on üç sene oynadık, on iki sene de kamplarda
aynı odayı paylaştık. Nur içinde yatsın, ağabeyim yoktu ama onlar benim için
birer ağabeydi. Gürsel ve Güler’in dışında Sedat Abi, Mustafa Orçinos gibi çok
değerli insanlar vardı. Şevket Filibeli o dönemde kulüp başkanıydı.”
![]() |
| 60'ların başındaki Göztepe takımı. (Soldan): Seracettin, Sedat, Sümer, Halil, Ali, Nevzat. (Oturanlar): Çağlayan, Abdürrahim, Kamil, Gürsel, Fevzi. (Halil Kiraz arşivi) |
Genç Nevzat bir yandan Göztepe’de
futbolunu geliştirirken bir yandan da İzmir’deki okullar arasında en kuvvetli
futbol takımına sahip Namık Kemal Lisesinde okuyordu. “Ayhan’la (Elmastaşoğlu)
birlikte Alsancak İlkokulunda okuduk. Sonra Namık Kemal Lisesine girdim.
Oradayken genç milli takıma seçilmiştim. Lise takımında benden başka Yavru
Ayhan, kaleci Ali ve Ertan vardı. Biz dört kişi sonra A milli olduk. O dönemde
Namık Kemal takımını kimsenin yenme şansı yoktu.”
![]() |
| (Yeni Asır) |
“Göztepe’de rahmetli Ruhi Karaduman vardı,
eski oyuncumuz. Benim sırtıma ilk formayı Emin Çandarlı’yla beraber veren
büyüğümüzdür. Emin Abi sol açık oynardı. Elit bir sporcuydu. Gerçek değerini
bulamayan ağabeylerimizden biridir. Ruhi Abi her yerde, ‘Bu çocuk futbolcu
olur,’ diye konuşuyormuş. Bunu bana sonradan Gürsel Abi anlatmıştı. ‘Bir genç
milli takıma gidip geldin, zaten iyi futbolcu olacaktın ama oradan döndüğünde
müthiş gelişmiştin, çok farklı döndün, kendine güvenin gelmişti,’ derdi Gürsel
Abi.”
Nevzat Güzelırmak’ın Göztepe A
takımında ilk kez görev aldığı 1960-61 sezonunda antrenör Andrea Kutik’ti. “Macar
antrenör Kutik Beşiktaş’tan sonra bize geldi. Fakat yaşlıydı o dönemde. Adnan
Süvari ilk geldiğinde hem onun yardımcısı hem tercümanı gibi görev yaptı ama bu
dönem çok kısa sürdü. Kutik bir sezon çalıştırdı bizi. Göztepe’nin yavaş yavaş
meydana geldiği dönemdi. Adnan Abi geldiğinde ben, Gürsel ve Çağlayan
oynuyorduk. Ondan sonra süratle Nihat, Ali, Fevzi, Halil geldi. O takım yavaş
yavaş basamakları çıkarak, özellikle biz vatani görevimizi yaptıktan sonraki
dönemde tam kadro oluştu. Genç milli takımda beraber oynadığımız Çağlayan’ı ben
yöneticilere tavsiye etmiştim, Konya’dan getirdiler. O sene genç milli takıma
İzmir’den bir tek ben gitmiştim. Sonra Fevzi geldi. 62 senesinde Ali, Halil,
Nihat oynamaya başladı. 64’ten sonra B. Mehmet, K. Mehmet, Ertan takıma girdi.
Göztepe kendi kaliteli oyuncularını muhafaza ederken, 64-66 arası Gürsel Abi,
ben, Çağlayan, Ali, Halil beşimiz de askere gittik. Bir tek Gürsel Abi yedek
subay öğretmen olduğu için oynuyordu, bizimse oynama şansımız yoktu. O dönemde
takım büyük sıkıntı yaşadı. O zaman Beşiktaş’tan stoper Sabahattin Abi geldi. O
müdafaa olarak bizi ayakta tuttu. Ondan sonra Hüseyin, sonra da Ali İhsan
geldi. İstanbul’dan gelen bu üç oyuncu Göztepe’ye büyük hizmetler yaptılar. Yabancı
oyuncu olarak bir tek Danimarkalı Nielsen geldi, o da çok büyük hizmet yaptı.”
Göztepe’deki ilk yıllarında en
iyi oyun sergilediği maçlardan biri 1964 Şubat ayında Alsancak’ta Beşiktaş’ı
3-2 yendikleri maçtı. “O maçta en iyi oyunlarımdan birini oynamıştım. Suat
Mamat Beşiktaş’ın sağ kulvarında oynuyordu. Ben de sol kulvarda oynuyorum.
Adnan Abi maçtan önce soyunma odasında enteresan bir söz söyledi. ‘Bugün Nevzat
Suat’tan daha iyi oynarsa biz kazanacağız, Suat daha iyi oynarsa Beşiktaş
kazanacak,’ diye konuştu. O zamana dek öyle iddialı bir cümle kullanmamıştı
Adnan Abi. Maç 3-2 bitti ama böyle bir maç olmaz. Ben Özcan’a bir de gol
attım.”
| Ordu milli takımında takım arkadaşı Ali Artuner ve Galatasaraylı Muzaffer Sipahi ile. (Yeni Asır) |
![]() |
| (Yeni Asır) |
Göztepe’de başarılı futbolunu
sürdürünce genç milli takımın ardından ümit ve A milli takım formalarını da
giydi: “İstanbul, Ankara ve İzmir arasında ümitler karması maçları yapılırdı. O
sene biz şampiyon olduk. Ayhan Elmastaşoğlu, Güven Önüt – kuvvetli olduğu zaman
yapamayacağı hiçbir şey yoktu – gibi oyuncuların yer aldığı iyi bir kadromuz
vardı. Sandro Puppo ümit milli takımına seçti beni. İngiltere’ye gittik. Özcan
Arkoç, Ogün Altıparmak – henüz Karşıyaka’daydı, Candan Dumanlı, Nedim Doğan,
Selim Soydan, Tugay Özçeri, Erkan Yanardağ, Talat Özkarslı gibi isimler vardı
kadroda. Demek iyi oynamışız ki Bobby Moore arkamdan koşmuş, formasını çıkardı
bana verdi, forma değiştirdik. Sonra Macaristan kadrosuna çağırdılar beni. A
milli formayla oynadığım ilk maç oydu.”
![]() |
| Genç milli takım formasıyla. (Çayırlıbahçe Spor Kulübü arşivi) |
Söz Macaristan maçından
açılınca ilginç bir anısını anlatıyor: “Çocukken Beşiktaş’ı tutardım, sebebi de
şu. Annem babam Balkan kökenli. Balkan Savaşlarında Beşiktaşlı futbolcular
cepheye savaşmaya gitmiş. Aslında Fenerli de gitmiş, Galatasaraylı da ama o
anda dağarcığıma giren bilgi bu. Beşiktaş İzmir’e maç yapmaya geldiği zaman
ağacın tepesinden, duvarlardan, nereden denk gelirse stada giriyorum. Recep
Adanır’ı çok beğenirdim ben, evde fotoğrafı vardı. Metin Oktay Palermo’ya
gidince Galatasaray, 1962 senesinde o sırada Kasımpaşa’da oynayan Recep Abi’yi
transfer etti. Süper bir form tuttu o sezon. Macaristan’la oynamaya gidiyorduk.
Uçakta Recep Abi’yle yan yana düştük. Ona bu olayı anlattım. ‘İnşallah sana da
ileride seni beğenen bir futbolcuyla yan yana oynama şansı doğar,’ dedi. Çok
enteresan, dünyada az rastlanan bir olaydır, çocukluk kahramanımla milli takımda
yan yana oynadım. Yıllar sonra ben Bursaspor’u çalıştırırken Galatasaray’la
oynadığımız bir maçımızda gözlemci olarak görev yapacaktı. Isınma koridorunda
karşılaştım kendisiyle, soyunma odasına götürdüm. Nejat Biyediç, Beyhan gibi
oyuncular var kadroda. Bizim çocuklara, ‘Bakın bu büyüğümüzün posteri benim
çocukluğumda odamın duvarını süslerdi, isterseniz bugün kötü oynayın bakalım,’
diye espri yaptım. Bizim çocuklar
hakikaten güzel oynadılar o gün, yanlış hatırlamıyorsam Galatasaray’ı 2-1
yenmiştik.”
“İzmir’de milli takımlarda
oynayıp da madalya alan ilk sporcuyum – 25 kez milli olduğum için gümüş madalya
aldım. 26 yaşında bir rahatsızlık geçirdim ve sekiz ay boyunca oynayamadım. Bu
yüzden daha fazla milli olma fırsatını kaçırdım. Bu da enteresan bir olaydır.
Tekrar oynamaya başladığım sırada Coşkun Abi (Özarı) milli takım antrenörüydü.
İzmir’de Galatasaray’la maçımız vardı. O takip ediyormuş beni, tekrar milli
takıma kazandırayım diye düşünmüş. Fakat maçtan önce bunu bana söylediler,
sanki biz on – on beş yaşında çocuğuz, elim ayağım kesildi. Sahada sıfır verim
ve çok kötü bir oyun sergiledim. Söylemeseler belki beğenilecektim. O yüzden 26
yaşından sonra milli takımda oynayamadım.”
| (Milliyet) |
![]() |
| (Yeni Asır) |
| Moskova'daki milli maçtan sonra Milliyet'te çıkan Bedri Koraman karikatürü. |
Milli takımın ardından
Göztepe’nin bazı unutulmaz maçlarından bahsediyoruz. Bunların başında elbette
Atletico Madrid maçı geliyor: “Atletico Madrid maçının evveliyatı var. Brezilyalı
antrenörleri İzmir’de oynadığımız Anvers maçına gelip izlemiş. Belçika’daki ilk
maçı kazanmıştık. O akşam rahmetli Mazhar Zorlu’nun Bergama restoranında
kokteyl vardı. Necmi Tanyolaç, Halit Kıvanç gibi İstanbul’un bütün üstatları
maça geldi, daha doğrusu Göztepe onların İzmir’e gelmesini sağladı. Adam
Madrid’e dönünce bütün gördüklerini anlatmış. Orada 2-0 mağlup olduk. Döndük,
Efes otelinde kamptayız. Onlar tur atlamayı garanti gördüler herhalde, özel
uçakla ve eşleriyle birlikte geldiler. Efes’in salonuna girerlerken her taraf
insan seli, ‘Göztepe’ sesleriyle yıkılıyor ortalık; adamlar bembeyaz oldular.
‘Biz bunları yarın eleyeceğiz,’ dedim. Atletico Madrid maçı deyince ilk akla
gelen isim bizim Halil. Olmayacak bir noktadan penaltı golünü attı, olmayacak
bir mesafeden de üçüncü golü attı. Hepimiz güzel oynadık ama hafızalarda kalan
bizim Halil oldu.”
Göztepe’nin iki kez Türkiye Kupasını kazanmasına karşılık neden lig şampiyonu olamadığını sorduğumuzda şunları söylüyor: “Burada yönetimin acemiliği söz konusu, teknik adam istediği kadar iyi olsun. Adnan Abi büyük antrenördü ama demek ki onun da eksikliği varmış. Gelelim futbolculara, onların da hiçbiri bir şampiyonluk yaşamamış ki. Ayrıca bizim dışımızda dört tane İzmir takımı vardı, bunların üç tanesi kesin küme düşmeme mücadelesi içinde olurdu. Sahaya çıktığımız zaman karşımızda oynayan kişiler arkadaşlarımız. Yalvarma yakarma hep oluyordu. Biz her maça yenmek için çıkıyoruz ama böyle olduğu zaman elimiz kolumuz bağlanıyordu. Yine bir İzmir takımıyla oynuyoruz, rakibimizin durumu kritik. Bir şut çektim, top kaleye doğru gidiyor. Gol olacak diye neredeyse kalbim duracaktı. Top üst direğe vurup auta çıktı da rahat bir nefes aldım. Sahada oynamayan insan bu psikolojiyi bilemez.”
| (Yeni Asır) |
O yıllarda herkesin dilinde
dolaşan “İngiliz” lakabını nasıl aldığını şöyle anlatıyor: “Çok sevip saydığım
Göztepeli yöneticilerden David Franko vardı. Bir maçta uzun bir top atmışım,
tribünde ayağa kalkmış, ‘Hey yavrum, aynı İngiliz gibi!’ diye bağırmış.
Rahmetli Abbas Göçmen de bana ‘Macar’ derdi ama ‘İngiliz’ lakabı yürüdü gitti.”
İzmir futbolunun geçmişteki
parlak günlerini sorduğumuzda ilginç bir duruma dikkat çekiyor: “İzmir’den beş
takım vardı Birinci Ligde. İstanbul takımları geldiği zaman öyle elini kolunu
sallayarak çıkamazdı buradan. İstanbul medyasını eskiden İzmir’e çekerdik.
Şükrü Gülesin, İslam Çupi, Necmi Tanyolaç, Namık Sevik gibi isimler Göztepe’nin
maçlarını takip ederdi. Biz getirtiyorduk onları İzmir’e. Şimdi İstanbul
İzmir’den kurtulduğu için rahat. O zaman böyle rahat değillerdi.”
| (Yeni Asır) |
Yetmişli yılların ortalarında
Göztepe’nin şaşaalı günleri geride kalmış, efsane kadronun birçok oyuncusu
futbolu bırakmış ya da takımdan ayrılmıştır. Nevzat Güzelırmak bu kadronun son
temsilcisi, son büyük kaptan olarak 1974-75 sezonuna kadar futbol oynamayı
sürdürür ve olgunluk döneminde de büyük takımların canını yakmayı sürdürür.
“Son senemde burada Atatürk Stadında Beşiktaş’ı 2-0 yendik. Metin Türel
Beşiktaş’ın antrenörüydü, bana sonradan anlatmıştı. O zaman Beşiktaş’ta
Kahraman diye bir oyuncu vardı. Ona, ‘Nevzat’a yakın markaj uygula,’demiş. O da
hocasına, ‘Nevzat Abi 34-35 yaşında oldu, markaj altına alıp ne yapacağız,’
diye karşılık vermiş. Kahraman bu uyarıyı yeterince ciddiye almayınca ben de
salladım pasları, böylece Beşiktaş’ı 2-0 yendik.”
1974-75 sezonu Göztepe’nin gelecekte yaşayacağı çöküşün habercisi gibidir. Takım ligde kalmayı İzmir’de Samsunspor’la 1-1 berabere kaldığı son maçta sağlayabilir. Nevzat Güzelırmak o maçın devre arasında artık futbolu bırakma zamanının geldiğine karar verir. Ardından teknik direktörlük günleri gelir: “O zamanki statüde 25 kez milli takımda oynayanlar C kursunu atlayıp otomatik olarak B kursundan başlıyordu. Ordu milli takımından hocam olan Doğan Andaç’a ‘ben hakkımı kullanmayıp en başından başlamak istiyorum’ dedim. Nitekim C kursundan başladım ve başarılı oldum. Bana, Sanlı’ya ve Eskişehirsporlu Nihat’a genç ve amatör milli takım çalıştırıcılığını teklif ettiler. O zaman Metin Türel A milli takımı çalıştırıyordu. Sanlı pek sıcak bakmadı. Ben Candan Dumanlı’yla birlikte genç milli takımda görev yaptım. Üç dönem, A kursunu bitirinceye kadar bu böyle sürdü. Ondan sonra yirmi üç sene süren antrenörlük hayatımız başladı. İlk çalıştırdığım takım İkinci Ligdeki Antalyaspor’du. O sezon Kocaelispor şampiyon oldu, çok kaliteli bir takımı vardı. Güvenç Kurtar o zaman oynuyordu, biz ikinci bitirdik. Bursaspor ve Kayserispor’u üç dönem, Denizlispor’u iki dönem çalıştırdım. Bolu’da iki sene hizmet verdim. Sarıyer’i çalıştırdım. Sonra dışarıda çalışmaktan yorulunca İzmir’e döndüm. Göztepe’de, Altay’da, Karşıyaka’da birer senelik hizmetim oldu. En son 1997-98 sezonunda Kuşadası’nı çalıştırdım.”
1974-75 sezonu Göztepe’nin gelecekte yaşayacağı çöküşün habercisi gibidir. Takım ligde kalmayı İzmir’de Samsunspor’la 1-1 berabere kaldığı son maçta sağlayabilir. Nevzat Güzelırmak o maçın devre arasında artık futbolu bırakma zamanının geldiğine karar verir. Ardından teknik direktörlük günleri gelir: “O zamanki statüde 25 kez milli takımda oynayanlar C kursunu atlayıp otomatik olarak B kursundan başlıyordu. Ordu milli takımından hocam olan Doğan Andaç’a ‘ben hakkımı kullanmayıp en başından başlamak istiyorum’ dedim. Nitekim C kursundan başladım ve başarılı oldum. Bana, Sanlı’ya ve Eskişehirsporlu Nihat’a genç ve amatör milli takım çalıştırıcılığını teklif ettiler. O zaman Metin Türel A milli takımı çalıştırıyordu. Sanlı pek sıcak bakmadı. Ben Candan Dumanlı’yla birlikte genç milli takımda görev yaptım. Üç dönem, A kursunu bitirinceye kadar bu böyle sürdü. Ondan sonra yirmi üç sene süren antrenörlük hayatımız başladı. İlk çalıştırdığım takım İkinci Ligdeki Antalyaspor’du. O sezon Kocaelispor şampiyon oldu, çok kaliteli bir takımı vardı. Güvenç Kurtar o zaman oynuyordu, biz ikinci bitirdik. Bursaspor ve Kayserispor’u üç dönem, Denizlispor’u iki dönem çalıştırdım. Bolu’da iki sene hizmet verdim. Sarıyer’i çalıştırdım. Sonra dışarıda çalışmaktan yorulunca İzmir’e döndüm. Göztepe’de, Altay’da, Karşıyaka’da birer senelik hizmetim oldu. En son 1997-98 sezonunda Kuşadası’nı çalıştırdım.”
| (Yeni Asır) |
Kuşadası’nı çalıştırdığı sırada
Türk futboluna büyük bir yıldızı kazandırmayı başarır Nevzat Hoca: “Menajerlik
yapan bir tanıdığımın daveti üzerine kulüp ve belediye başkanı Engin Berberoğlu
ile Almanya’ya gittik. Münih Türkgücü takımının antrenmanı vardı. Bir çocuk
dikkatimi çekti, kim bu diye sordum. Adı İlhan Mansız dediler. Altı ay
Gençlerbirliği’nde oynamış, beğenilmeyince Almanya’ya geri dönmüş. Ertesi gün kaldığımız otele çağırdık
konuşmaya. Babasıyla beraber geldi görüşmeye. Başkan babasıyla konuştu,
anlaştı. İlhan bildiğiniz gibi ondan sonra hızla yükseldi.”
Fakat ilk keşfettiği yıldız
İlhan Mansız değildir: “Boluspor’a teknik direktör olduktan sonra Rıdvan ve
Sercan’ı Muğla’dan transfer ettik. Rıdvan geldiğinde 48 kiloydu. Seminerlerde
karşılaştığımız zaman bana, ‘Hocam sen o halimle bana nasıl şans verdin?’ diye
sorardı.”
| 1992'de Sarıyer'e teknik direktör olarak imza atıyor. Yanında dönemin kulüp ve belediye başkanı İhsan Yalçın var. (Milliyet) |
| Nevzat Güzelırmak futbolu bıraktıktan bir yıl sonra,8 Ağustos 1976'da Altay'la yapılan jübile maçıyla oyunculuğa veda etti. (Yeni Asır) |
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)























