24 Mart 2013 Pazar

Muzaffer Çetin - Altınordu


60’lı yıllarda futbol sahalarında yıldızlar vardı Metin Oktay gibi, Can gibi, Lefter gibi. Attıkları goller, paslar, çalımlar günlerce hatta bazıları yıllarca konuşulurdu. Nereye gitseler gazeteciler, foto muhabirleri onları takip ederdi. Bir de futbolun emekçileri vardı; sessiz sedasız işlerini yaparlar, sahanın neresinde görev verilirse gıkını çıkarmadan oynarlardı. İşte Altınordulu Muzaffer Çetin bu sessiz futbol emekçilerinden biriydi.


Muzaffer Çetin, Bitlisli bir anne ve babadan 1939 yılında Malazgirt’te dünyaya geldi. Ticaretle uğraşan babası işleri açısından daha iyi olacağını düşününce aile 1952’de Diyarbakır’a yerleşti. Genç Muzaffer futbolla burada tanıştı. O yıllarda çocuk yetiştiren insanların önceliği evlatlarına iyi bir eğitim sağlamak olduğu için, ileride ünlü birer futbolcu olacak bütün yaşıtları gibi babasından gizlice futbol oynuyordu. Sadece iyi bir futbolcu değil aynı zamanda iyi bir atletti de. Ortaokul yıllarında okulun atletizm takımına seçilmiş, 800 metreden 10 bin metreye kadar bütün uzun mesafe branşlarında ve kır koşularında yarışmıştı. Başlangıçta eğitimini aksatacağı endişesiyle koşulara katılmasına da karşı çıkan babası, okul müdürü ve beden eğitimi öğretmeninin eve kadar gelip izin istemesiyle yumuşamıştı.

Muzaffer Çetin (solda) takım arkadaşı Hüseyin ile bilek
güreşinde. Melih, Todor, Erkan ve Gode Cengiz seyrediyor.
Zamanla genç Muzaffer’in oynadığı futbol sadece Diyarbakır’da değil, komşu illerde de dikkat çekti. Nitekim 1956 senesinde, yani henüz on yedi yaşındayken Malatya’nın güçlü ekibi Sümerspor onu hem lisede okutup hep çalışır gibi göstererek kadrosuna kattı. Böylece “Oğlum oku, nereye istersen göndereyim,” diyen babası onun Malatya’da lise tahsili yaptığını düşünürken orada futbolunu geliştirdi. Liseyi bitirince Diyarbakır’a döndü ve şehrin en güçlü iki kulübünden biri olan Yıldız Gençlik’te oynamaya devam etti.
Yıldız Gençlik takımında forma giymesi Muzaffer Çetin’in hayatını değiştiren dönüm noktası oldu. Diyarbakır’da görev yapan Altınordu taraftarı bir binbaşının dikkatini çekmişti. Altınordu yöneticilerini yakından tanıyan binbaşı hemen İzmir’e haber göndererek bu genç oyuncuyu almalarını tavsiye etti. Zaten her sene isim yapmamış yetenekli oyuncuları bünyesine katan kulüp, Muzaffer’i denemek için İzmir’e davet etti.
Tam İstanbul’daki Yıldız Teknik Üniversitesinin sınavına girmeye hazırlanırken (malum olduğu üzere o yıllarda memlekette çok az sayıda üniversite vardı ve hepsi kendi giriş sınavını yapıyordu), gelen bu davet aileyi yine tedirgin etmişti. “Bir gideyim göreyim, olmazsa geri dönerim,” diyerek yola koyulan genç futbolcu oynadığı deneme maçlarında beğenilince 1959 Temmuz ayında Altınordulu oldu: “Benimle birlikte Bülent Esel antrenör-oyuncu olarak gelmişti. Onun dışında takımda Beytullah Baliç, Aydoğan Çipiloğlu gibi tecrübeli isimler vardı.” 

Muzaffer Çetin (altta, sağ başta) Altınordu'ya yeni katıldığı takım
 arkadaşlarıyla birlikte sezon açılışında.                             (Yeni Asır)
İlk geldiği günlerde sol iç ve sol açıkta yer almıştı. Bir Beşiktaş maçında sol bek Rüştü’nün kolu kırılınca onun yerine geçti ve ondan sonra çoğunlukla savunmanın sol kanadını korudu. Fakat mütevazı ve çalışkan kişiliğiyle sevilen oyuncu takımın hangi mevkide eksiği, sakatı varsa oraya kondu ve görevini yaptı: “Bazen santrhafta, orta sahada oynadığım oluyordu. Sağ bekte oynadım. Hatta Ankara’daki bir Demirspor maçında santrfor sakatlandığı için o mevkide bile oynadım. Kısacası kale hariç her yerde görev yaptım.”
Çalışkan görev adamı kişiliğiyle İstanbul kulüplerinin dikkatini çekmişti. Fakat o sırada 27 Mayıs 1960 darbesi gerçekleşmiş, işbaşına gelen cunta asker futbolcuların takımlarında oynamasını yasaklamıştı. Bunun üzerine İstanbullu yöneticiler askerliğini henüz yapmamış olduğu için onun peşini bıraktılar. Daha sonra, bu yasağın kalktığı yıllarda askerliğini yaparken ordu milli takımına seçilmişti. “Ordu milli takım sorumlusu Doğan Andaç beni ordu milli takımına seçti. Ordu spor kulübünün başkanı Albay Mehmet Ali Ezgü, geçmişte Altınordu kurucularındandı. Kardeşi Nuri Ezgü çok iyi basketbolcuydu. Yemekte oturuyorduk. Beni görünce çağırdı, ‘Ne işin var?’ burada diye sordu. ‘Doğan Hoca beni seçti,’ deyince, ‘Topla pılını pırtını, doğru İzmir’e dön,’ dedi. O sezon küme düşmemek için mücadele eden Altınordu’nun maçlarında yer almamı istiyordu.”

Bir Altay maçında Nazmi Bilge ile mücadelede.    (Yeni Asır)
Her maçta canla başla mücadele etmesine rağmen emeğinin karşılığını tam olarak alamaması en büyük üzüntü kaynağıydı. “Sezon başında transfer ücreti alacağımız zaman sen bizim evladımızsın derler, fazla para vermezlerdi. Zaten belirlenen paranın da tamamını alamazdık. Bir gün artık canıma tak etmişti, ben sizin evladınız değilim dedim. Evlenecektim, 35.000 lira istedim, otuza indirdiler. Düğün yapacağım için 15.000’i peşin almıştım, kalan 15.000’i de kestiler. Yeni gelen oyunculara 22.500 ila 25.000 lira verildiğini duyunca yöneticilere gittim alın verdiğiniz parayı, ben futbolu bırakıp memlekete dönüyorum dedim. Benim başka kulübe gideceğimi düşündüler. Eskiden ayrılmak isteyen oyuncuya kulübü satış fiyatı koyardı. Sana satış fiyatı koyalım dediler. Hiçbir yere gitmiyorum, memlekete döneceğim dedim. Onun üzerine benim ücretimi de 22.500 liraya çıkardılar.”
İlk geldiğimde 250 lira maaşla başladım oynamaya. Bülent Esel 500, Aydoğan 400 lira alıyordu. Bazen mesela Galatasaray’ı yeniyorduk, Candoğan Sakaoğlu 1000 lira prim veriyordu. Çok büyük paraydı o zaman. Futbolcunun ortalama maaşının 250-300 lira olduğunu düşünürsen çok iyi paraydı. O yüzden üç büyüklere karşı daha hırslı oynardık. Yeri gelir bunlardan birini şampiyonluktan ederdik. Mesela Gegiç Fenerbahçe’yi çalıştırırken ‘Altınordu’yu yenersek şampiyon oluruz,’ diye bir demeci vardı.”

Defansta oynamasına rağmen centilmen kişiliğiyle tanınan Muzaffer Çetin, futbol hayatı boyunca sadece bir kez, Ankara’da yapılan bir Ankaragücü maçında oyundan atılır. “Sert oynardık ama bizim sertliğimiz rakibe değil topa karşıydı. O zaman sarı ve kırmızı kart yoktu. Sert girip de hakem geldiği zaman, ‘Hocam, özür dilerim, bir daha olmaz,’ derdik. Bunun üzerine genellikle hakem yumuşardı. Şimdiki oyuncular hakemin üzerine yürüyor.”

Muzaffer Çetin’in oynadığı dönemde Altınordu bir sezon İkinci Ligde mücadele edip tekrar Birinci Lige döner.  65-66 sezonunda Bursaspor, Eskişehirspor, Adana Demirspor gibi güçlü ekiplerle şampiyonluk mücadelesi verirler. “En unutamadığım maçlardan biri İkinci Ligde şampiyonluk mücadelesi verdiğimiz Demirspor’la Adana’da yaptığımız maçtı. Tribünlerden sürekli taş ve turunç yağıyordu. Neredeyse iki sepet dolusu turunç atılmıştı sahaya. O maçı 3-1 kazanıp tekrar Birinci Lige döndük.”

Altınordu tekrar Birinci Lige çıksa da bu durum fazla uzun sürmez. Sürekli Anadolu’dan yarışa katılan yeni rakipler, kulübün sağlam ekonomik temellere dayanmaması, taraftarının azalması gibi birçok etken bir araya gelince, 1969-70 sezonunda bir daha dönmemek üzere Birinci Lige veda eder. Kendisiyle görüştüğümüz Basmane yakınlarındaki Tilkilik semtinde bulunan tarihi kulüp binasının çevresi hakkında söyledikleri kulübün güç kaybının nedenlerinden birini ortaya koyuyor: “Zamanında burada İzmir’in zenginleri, ticaretle uğraşan insanları yaşıyordu. Altınordu’nun taraftarını onlar oluşturuyordu. Sonra bu bölge SİT alanı ilan edildi. Onlar evlerini yıkamayınca başka semtlere taşındılar. Çocukları Göztepe’yi, Karşıyaka’yı tutmaya başladı.”

Altınordu’daki ilk yıllarında hocalığını yapan İzmir’in unutulmaz futbolcusu Sait Altınordu’yu hayranlıkla anlatıyor: “Bizi çalıştırırken idmanda karşı takım eksik kalırsa o da oynardı. O maçlarda gel de yanaş, ayağından topu alamazdın. O yaşına rağmen korkunç top oynuyordu. Topa vurduğu zaman çok güzel falso verirdi.” Onunla ilgili olarak anlattığı bir olay, Sait Altınordu’nun büyük futbolculuk meziyetini ortaya koyuyor: “Futbolculuğu sırasında bir Altay-Altınordu maçından önce Altaylılar onu bir yere yemeğe götürmüşler. Sait Hocayı öyle çok içirmişler ki masadan kalkamayacak hale gelmiş. Sonunda götürüp bir otele yatırmışlar. Altınordu maça on kişi başlamış. Bir Altınordu taraftarı yetkililere haber verince otele gidip hemen onu duşa sokmuşlar. İkinci yarıda oyuna girmiş. Altınordu ilk yarı 2-0 mağlupken maçı 4-3 kazanmış. Sait Hoca üç gol atıp bir gol attırmış.”  

Bir Ankara seyahati sırasında Anıtkabir ziyareti.
Muzaffer Çetin ön sırada sağdan ikinci.
Yıllarının geçtiği Alsancak Stadının zemini hakkında söyledikleri aslında o dönemin bütün futbolcularının günümüze kıyasla nasıl sıkıntı çektiklerini gösteriyor: “Alsancak Stadında hiç çim göremedik. Saha kömür tozuyla kaplıydı. Maçtan evvel arazöz sahayı sulardı. Buna rağmen yere düştüğümüz zaman zımpara gibi bacağımızı yırtardı saha. Saha şartları dışında seyahatler de şimdiki gibi kolay değildi. O zaman birçok seyahate vapur ve trenle giderdik. İstanbul’a, Mersin’e, Antalya’ya hep vapurla giderdik.”

1965-66 sezonunda Birinci Lige çıkan kadro. Muzaffer Çetin altta soldan
ikinci. Bülent Esel, Candoğan Sakaoğlu, Molnar ve Sadi Oktav (üstte,
soldan ilk dört) takımın idari ve teknik isimleri.
1966-67 sezonu sona erdiğinde kulüp emektar oyuncusunu serbest bıraktı. Muzaffer Çetin bunun üzerine yuvaya döndü ve yeni kurularak Üçüncü Ligde mücadele etmeye başlayan Diyarbakırspor’da oynadı. Kaptanlığını üstlendiği bu kulüpte üç sezon forma giydikten sonra bir sezon da Batman Petrolspor’da oyuncu-antrenörlük yaptı.

Diyarbakırspor'un 1968'deki ilk kadrosu. Kaptan Muzaffer ayakta
sol başta.                                                     (İbrahim Ateşoğlu arşivi)

Daha sonra tekrar İzmir’e dönüp teknik direktörlük kursunu bitirdi. 1970’te kendini geliştirmek amacıyla işçi olarak Almanya’ya gitti. Orada teknik direktörlük kursuna gitmek istedi ama maaşı buna yetmeyince altı ay sonra geri döndü.
Döndüğü zaman Altınordu altyapısını çalıştırdı. Kulüp müdürünün vefat etmesi üzerine başkan Sadi Oktav’ın ısrarıyla bu görevi üstlenip kulübün idari işleriyle uğraşmaya başladı. O zamandan beri sevdiği kulübünden ayrılmadı. Halen her gün Tilkilik’teki tarihi binaya gidiyor, eski futbolcular ve üyelerin bilgilerini güncellemek için uğraşıyor.




26 Şubat 2013 Salı

Avram Papanastasiu - Beyoğluspor


Avram Papanastasiu 10 Nisan 1938’de İstanbul’un Langa semtinde dünyaya gözlerini açtı. Onun doğduğu günlerde nüfusu henüz bir milyonu bulmayan İstanbul’da, Rum toplumu yaklaşık iki yüz bin kişilik nüfusuyla önemli bir yer tutuyordu. Bugün Yenikapı ile Laleli arasına sıkışmış apartmanlarının Doğu Avrupalı turistlere yönelik birer tekstil mağazasına döndüğü Langa semti, o zamanlar Rum ve Türk nüfusun iç içe yaşadığı iki katlı, avlulu evlerden ve maruluyla ünlü bostanlardan oluşuyordu. Mahallenin çocukları okuldan arta kalan bütün zamanlarını, İstanbul’daki bütün yaşıtları gibi arsalarda, sokaklarda futbol oynayarak geçiriyordu.

Langa’nın arsalarından yetişerek ellili ve altmışlı yılların güçlü takımlarından Beyoğluspor’un yıldızı olan Avram Papanastasiu o günleri şöyle anlatıyor: “Üç çocuklu bir ailenin en küçüğüyüm. Babamın Yenikapı’da bakkal dükkanı vardı, ben on yaşımdayken babamı kaybettik. Cumartesi geceleri uyku tutmazdı gözümü, ertesi sabah top oynayacağım diye. Daha gün doğarken herkesin evine gider, çocukları toplardım. Hava kararana kadar top oynardık. O zamanların Yenikapı’sında çok bostan ve arsa vardı. Pazartesi günleri okula gidince hep ceza alırdım çünkü Pazar günleri kiliseye gitmeyenlerin isimleri yazılırdı. Buna rağmen ben uslanmaz, her Pazar kiliseye gitmeyip top oynamaya devam ederdim.”

Genç Avram (ayakta, sağ başta) Beyoğluspor'daki ilk yılında.
“Langa, Aksaray’dan Yenikapı’ya doğru inerken sol tarafta kalır. O zaman mahallede bir kilise, bir ilkokul vardı. Kilisenin evleri vardı, kiraya verilirdi. Langa kulübü de o evlerden birinin odasını kiralamış. Bu kulüpte futbola başladım. Arman adlı Ermeni bir mahalle arkadaşımla birlikte diğer gençler arasında sivrilmiştik. Langa’dan bir Rum idareci beni Beyoğluspor’a tavsiye etti. Bir gün Beyoğluspor beni görmek için Langa kulübüyle Şeref Stadında özel bir maç yaptı. Ben o gün sol bek oynadım ve beğenildim. Bunun üzerine 1956 senesinde, yani on sekiz yaşında Beyoğlusporlu oldum. Çok koşan biri olduğum için Langa’da zaman zaman santrfor oynuyordum ve çok gol atardım. O zaman tekniğim fazla gelişmemişti ama çok mücadeleci, sert, cesur ve süratliydim. O devirde piyasanın en süratli futbolcusuydum diyebilirim.”

Beyoğluspor 1958 yılındaki kadrosuyla. Avram, Tuncay, Hayri, Mehmet, Turgut,
Diamandi. (Oturanlar) Miho, Kaplan, Sofyanidis, Aleko, Dimitrioğlu.
“İlk sene takıma giremedim. Ben devamlı antrenmanlara çıkıyordum ama bir türlü takıma giremiyordum. Bir ara vazgeçtim. İdareciler beni çağırıp nedenini sordu. ‘Ben oynamak istiyorum, siz oynatmıyorsunuz,’ dedim. Bir yönetici bana nasihat etti. ‘Bir merdivenin üstüne çıkmak için alt basamağından başlamak gerekir. Basamakları ağır ağır çıkacaksın. Biz seni Langa’dan oynatmak için aldık.’ Bir de 50 lira verdi bana.”
“O zaman zaten maç oynanırken oyuncu değiştirmek yasaktı. Beyoğluspor’da eskiden beri oynayan kurtlar vardı, hep onlar oynuyordu. Oynayabilecek isimler tahtaya yazılıyordu. Stada gidiyoruz ama orada bulunanların içinden bir takım okunuyor, takıma giremeyen tribüne çıkıyordu. Bir sezon öyle geçti. Talihim Fenerbahçe genç takımıyla yaptığımız bir maçta döndü. O maçtan önce Bülent  Abi (Eken), ‘Seni santrfor oynatacağım,’ dedi. Ben Langa’da sol bek oynuyordum. Çok süratliydim, deli doluydum. O maçta iki kafa golü attım, çok da iyi oynadım. Aksaray’dan bir sürü arkadaşım gelmişti maça. ‘Ulan gâvur oğlu, çok iyi top oynadın, helal olsun!’ diye bağırıyorlardı. O maçtan sonra takıma girdim ve 1972 senesine kadar bir daha çıkmadım.”

Avram, Nevzat, Güngör, Corci Maruli, Sedat, Deveci -
Kemal, Aristo Maruli, Ergun, Kartal, Alpay.

“İmroz adasına kampa gittik. Orada Çanakkalespor’la hazırlık maçı yaptık. Bülent Abi Ayvalık’tan bir santrfor almıştı. İlk devre o oynadı. 1-0 önde kapadık devreyi. İkinci yarı beni aldı, maç 13-0 bitti. Kaç gol attım? Hadi tahmin et bakalım. 9 gol! Tutamıyorlardı beni. Fevkalade süratliydim, alıyordum götürüyordum. Kaptan Dimitrioğlu bana, ‘Oğlum kimseye verme topu,’ dedi. Kimse tutamıyordu beni, bir anda kaleciyle karşı karşıya kalıyorum, vuruyorum – gol. Belki üç-dört tane de kaçırdım.”

 Rodos seyahatinde.
Genç Avram’ın 1957-58 sezonundan itibaren formasını düzenli olarak giymeye başladığı Beyoğluspor, henüz Milli Ligin kurulmadığı o yıllarda, on takımlı İstanbul Liginde tutunmaya çalışan mütevazı bir ekipti. Bir sezon, ligde kaldıklarından dolayı bir Danimarka seyahatiyle ödüllendirilmişlerdi: “Başkanımız Napolyon kümede kalırsak bizi Danimarka seyahatine götürmeyi vaat etti. 1958 senesinde Danimarka’nın dört ayrı şehrinde birer maç yaptık, bütün Danimarka’yı gezdik. Emniyet’ten Osman (daha sonra Fenerbahçe’de oynayan Osman Göktan) ve Galatasaray kalecisi Bülent’i takviye olarak aldık. İlk maçımızı Danimarka’nın o zaman en güçlü takımı olan F.C. Kopenhag ile yaptık. Sorensen diye çok iyi bir oyuncuları vardı. Bir o gol atıyor, bir ben. Maçı 3-2 kaybettik.”

Danimarka seyahati sırasında antrenör Bülent Eken
ile birlikte bir deniz yolculuğunda.

1959’da Milli Ligin kurulmasıyla birlikte sekiz İstanbul takımı bu ligde yer almaya hak kazanır.  Bu lige katılamayan Beyoğluspor mücadelesine İstanbul Mahalli Liginde devam eder. 1962 Haziran’ında bu ligde şampiyon olarak Ankara ile İzmir liglerinin şampiyonları ve Milli Ligden düşen üç takımla birlikte Bursa’da yapılan baraj maçlarına katılır.
“Baraj maçlarına altı takım iştirak etmişti. Federasyon başkanı sırf bizi alabilmek için beş takımı Milli lige aldı. Gol atıyoruz, hakemler vermiyor. Top ağlara değiyor, geri geliyor, kaleci tutuyor, hakem devam diyor. Penaltı veriyor, gol atıyoruz, kaleci kımıldadı diye tekrarlatıyor, bu sefer kaçırıyoruz. Baraj maçları bitti, biz üzüntüden ağlayarak döndük İstanbul’a.”

                                               (Milliyet)
Federasyonların doğrudan siyasi otoriteye bağlı olduğu o dönemde bakanlar kurulu baraj maçlarında başarılı olamayan Vefa ve Demirspor’un itirazı üzerine ligin yirmi takımla oynanmasını kararlaştırır. Bunun üzerine Milli Ligin başlamasına günler kala federasyon toplanır ve Beyoğluspor’un da katılımıyla birlikte 1962-63 sezonunda ligin yirmi iki takımla oynanmasına karar verir. Avram Bey, baraj maçlarının en iyi futbol oynayan takımı Beyoğluspor’un sürekli yapılan haksızlıklar yüzünden beşinci olmasını zamanın federasyon başkanı Orhan Şeref Apak’ın içine sindiremediğini söylüyor. Muhtemelen bu yüzden bakanlar kurulunun ligi yirmi takıma çıkarma kararını federasyon bu şekilde genişletir.

Beyoğluspor  Bursa'daki baraj maçlarında: (Ayaktakiler) Kartal, Avram,
Sedat, Güngör, Günay, Aristo Maruli, Deveci. (Oturanlar) Gogo,
Corci Maruli, Alpay, Kemal.
Böylece 1962-63 sezonunda takım sayısı yirmi ikiye çıkınca Milli Lig on birer takımlı iki ayrı küme halinde oynanır. Beyoğluspor o sezonu ortalarda tamamlamayı başarır.
“Birinci Ligdeki ikinci sezonumuzda ilk yarı bitince Fenerbahçe’den kiralık olarak Naci Abi (Erdem) geldi. O santrhaf oynuyordu, ben o zaman yine santrfora geçtim. İşte santrfor oynadığım ilk maçta Galatasaray’a iki gol atmıştım. Genelde zaten öyle olur, bir defans adamını ileriye alırsan çok başarılı olur. O sezon küme düştük, Naci Abi Galatasaray’a gitti, ben tekrar santrhafa geçtim ve futbolu bırakana kadar bu mevkide oynadım.”

                                                                                                                   (Akşam)
“Tabii uzun zaman oynayınca tek tük hatalarımız da oldu. Rahmetli Beşiktaş kalecisi Sabri Dino o zaman bizdeydi. Bir Göztepe maçı oynuyorduk, durum 2-2 berabereydi. Sabri bir aut atışında benle paslaştı. Ben on sekiz üstünde bekliyordum. Bana verdi topu, nasıl olduysa Sabri’ye geri vereceğim topu ters tarafa vurdum. Arkamda da Fevzi varmış, aldı topu, boş kaleye golü attı. O yüzden 3-2 yenildik. O maç hiç aklımdan çıkmaz. On sene defans oynadım. Her maçta takımın iyi oynayan iki üç elemanı varsa, biri mutlaka bendim. Ama gene de o olayı devamlı hatırlarım, arkadaşlarım da bana zaman zaman söylerdi. Futbolda böyle olaylar oluyor tabii.”


Beyoğluspor 1963-64 sezonunda güzel futbolunu sürdürmesine rağmen maç kazanamayınca yeni kurulmuş olan İkinci Lige düşer: “İkinci lige düşünce bizim kadro dağıldı ama o sezon biz Şeref Stadında Bursaspor’u 2-1 yendik, böylece Vefa şampiyon olup tekrar Birinci Lige çıktı (1964-65 sezonu). Sezonun ilk yarısında biz bir ara yedi puan öne geçmiş ve ilk devreyi lider bitirmiştik. Kim gelse yeniyorduk. Fakat o sırada Kıbrıs olayları patlak verdi. Bütün Türkiye karşımızdaydı. Maça çıkıyorduk, bütün seyirciler, ‘Makarios’un piçleri!’ diye bağırıyordu. İnanılmaz haksızlıklar yapılıyordu takıma. Biz liderlikten düştük, Vefa ile Bursaspor çekişiyordu. Biz son maçta Bursa’yı yenince Vefa Birinci Lige çıktı. Kıbrıs olayları patlak verdikten sonra birçok arkadaşımız İstanbul’u terk etti.”

                                                                    (Güngör Sürel arşivi)
Hemen her futbolcu gibi Avram Bey’in de en büyük arzusu milli formayı giymektir ama bu arzusu gerçekleşmez ne yazık ki: “Ben oynarken her takımda çok iyi futbolcular vardı. Milli olamadım ama ismim Ahmet, Mehmet olsa herhalde olurdum. Beyoğluspor oyuncuları arasında milli formayı giymek Sofyanidis ile Kasapoğlu’na nasip oldu. Zaten üç büyükler dışından bir oyuncunun milli olması çok zordu.”
On altı senelik profesyonel futbol hayatından sonra 1972’de futbol oynamayı bırakır: “Artık Üçüncü Ligde oynuyorduk. Zaten işimi kurmuştum, bir matbaam vardı. Anadolu’daki maçlara gitmekten bıkmıştım. Para yoktu, büyük sıkıntı çekiyorduk. O yüzden futbolu bıraktım, yoksa üç-dört sene daha oynayabilecek durumdaydım. Böylece 1956’dan 1972’ye kadar toplam on altı sene hizmet ettim Beyoğluspor’a. Bu sürenin aşağı yukarı sekiz on senesinde kaptanlık yaptım.”

Beyoğluspor Üçüncü Ligdeki yıllarında Vefa Stadında. Kaptan Avram
ayakta sol başta.
“Futbolu bıraktıktan sonra bir müddet kulüpte idarecilik yaptım, takım amatör kümedeyken biraz antrenöre yardımcı oldum. Ama baktım ki para bulamıyoruz onu da bıraktım. Bir zamanlar iki yüz bin Rum nüfus vardı, şimdi iki bin kişi kaldı. Kimden para alacaksın, Beyoğluspor kulübüne kim para verir?”

Bursa'daki baraj maçlarından önce
Tirilye'deki kampta.
Avram Papanastasiu iyi futbolculuğu yanında arkadaşları arasında muzipliğiyle de tanınırdı. Bu konuda bir anısını şöyle anlatıyor: “On altı sene boyunca Şeref Stadında antrenman yaptık. Sabah 8’de başlıyorduk çalışmaya. Bizden sonra 10’da Beşiktaş antrenman yapıyordu. Şeref Stadı o zaman mezbelelik bir yerdi. Orada bir görevli adam vardı. Duş için ocağı yakıp su ısıtırdı. Bir gün idmandan sonra yıkanmaya girdik. Adam, ‘Bugün biraz geç yaktım ocağı, su daha soğuk,’ dedi. Muzaffer işi olduğunu söyleyip beklemeden duşa girdi. Kafasını sabunladı. O sırada ben yukarı tırmandım ve işemeye başladım. Muzaffer sevinçle ‘Sıcak su geldi!’ diye bağırdı. Herkes gülünce durumu fark etti. Yıllar sonra Galatasaray hamamının göbek taşında karşılaştık. O Almanya’ya gitmişti. Orada birbirimizi görünce sarmaş dolaş olduk.” 


24 Ocak 2013 Perşembe

Türkiye Kupası Notları 2


Türkiye Kupasının beşinci kez düzenlendiği 1966-67 sezonunda ilk dikkat çekici olay dördüncü turda Fenerbahçe'nin kolayca elemeyi hesapladığı Altınordu karşısında zorlanmasıydı. Maçın normal süresi ve uzatmada gol olmayınca kura atışı yapıldı. Fenerbahçeli oyuncular kurayı kazanınca finali kazanmış gibi sevindiler. Bu sezonun en ilginç olayı Beşiktaş'ın iki sezon önce elendiği Trabzon İdmanocağı ile bir kez daha eşleşmesiydi. Ancak bu kez Beşiktaş dokuz kişi kalan rakibini 2-0 yenerek çeyrek finale çıktı.


                                                                                      (Milliyet)

                                        (Milliyet)
İki maç üzerinden oynanan çeyrek finaller sürpriz sonuçlarla başladı. Fenerbahçe deplasmanda ikinci Lig ekibi Samsunspor'a 2-1 yenildi. Asıl sürpriz iki hafta sonra yaşandı. Fenerbahçe sahasında Samsunspor'la 0-0 berabere kalıp kupaya veda ederken rakibi yarı finale yükseldi. Bir diğer İkinci Lig ekibi Bandırmaspor da ilk maçta 1-0 yendiği PTT ile Ankara'da 0-0 berabere kalarak tur atladı. Yurt dışındaki kupa organizasyonlarında sıkça görülen bir olay Türkiye'de ilk kez yaşanmış ve iki İkinci Lig takımı birden yarı finale yükselmişti.


                                                                                      (Milliyet)

Yarı finalin diğer takımlarının belirlenmesi İstanbul ve İzmir kulüplerinin mücadelesine sahne oldu.
Göztepe İzmir'de 4-1 yendiği Beşiktaş'la rövanşta 2-2 berabere kaldı. İstanbul'daki ilk maçta Galatasaray'la 0-0 berabere kalan Altay rakibini İzmir'de 2-1 yenerek yarı finale yükseldi.
Böylece 'Anadolu ihtilalinin' ilk provası gerçekleşmiş ve kupanın ilk defa İstanbul dışına çıkması daha
yarı finalde kesinleşmişti.


                                                                               (Yeni Asır)

Yarı finalde Altay Bandırmaspor'u, Göztepe Samsunspor'u eleyince ortaya bir İzmir finali çıktı. İki takım 25 Haziran 1967 tarihinde Alsancak Stadında karşı karşıya geldi. O günlerde İzmir takımları arasındaki en çetin rekabeti yaşayan bu iki takım şimdi ilk kez Türkiye Kupası finali gibi üst düzey bir maçta karşılaşıyordu. Göztepe Fevzi ve Halil'le 2-0 öne geçmesine rağmen galibiyeti koruyamadı. Altay iki dakika arayla Aydın 
Yelken ve Aytekin'in attığı gollerle beraberliği yakaladı. Normal süre 2-2 bitip uzatmada da gol olmayınca 
Türkiye Kupasının sahibini ilk kez kura belirledi. Yazı tura atışını kazanan Altay, böylece Galatasaray'dan 
sonra ve İstanbul dışından kupayı kazanan ilk takım oldu.


                                                         (Yeni Asır)

Türkiye Kupası 1967-68 sezonunda büyük sürprizlere sahne olmadı ve yarı finale bir önceki
sezonun şampiyonu Altay, Galatasaray, Eskişehirspor ve Fenerbahçe kaldı. Önceki sezon çeyrek
finalde karşılaşan Altay ile Galatasaray bu kez yarı finalde eşleşti. İstanbul'daki ilk maçı 2-1 
Galatasaray kazandı. İzmir'de yapılan rövanşta Altay Feridun'un ilk yarıda attığı golle 1-0 öne geçti.
Maçın normal süresi de böyle tamamlandı. Aslında bugünkü uygulamaya göre Altay'ın bu sonuçla
finale kalması gerekiyordu. Fakat o zamanki uygulamaya göre maç yarım saat uzatmaya gitti. 
Mustafa Denizli 115. dakikada ikinci golü atarak Altay'ın finale çıkmasını sağladı. Böylece Altay 
Türkiye Kupasının altıncı sezonunda üçüncü kez finale yükselme başarısını göstermişti.


                                                                                   (Tercüman)


Yarı finalin öbür ayağında karşılaşan iki takım ilk maçı Eskişehir'de yaptı. Konuk Fenerbahçe ev
sahibini 2-0 yendi. İstanbul'daki rövanştaysa Eskişehirspor maçı uzun süre 1-0 önde götürdü. İkinci
golü atmak için bastırırken 90. dakikada Ercan Aktuna attığı golle Fenerbahçe'yi finale taşıdı.

Bu sezonda final iki maç üzerinden oynandı. İstanbul'daki ilk maçı Fenerbahçe 2-0, bir hafta sonra İzmir'de yapılan rövanşı Altay 1-0 kazandı. Böylece o sezon altın yılını yaşayan Fenerbahçe, lig şampiyonluğu ve 
Balkan Kupasından sonra ilk kez kazandığı Türkiye Kupasını da müzesine götürdü.


                                                                                (Tercüman)

                                                                                   (Yeni Asır)

Türkiye Kupası Notlarının birinci bölümü: http://dinyakoskrampon.blogspot.com/2012/05/turkiye-kupas-50-yasnda-kupa-notlar-1.html

22 Ocak 2013 Salı

Nevzat Güzelırmak - Göztepe'nin "İngiliz"i

Çayırlıbahçe… İzmir’in bu güzide amatör kulübünü hafızası güçlü sporseverler 1980 yılında Türkiye İkinci Ligine yükselen basketbol takımıyla hatırlayacaktır. 1952 yılında kurulan kulübün Türk futbol tarihine Nevzat Güzelırmak gibi bir ismi kazandırması da gurur duyabileceği bir başka olaydır. Bu büyük ustayla sohbet etmek için Orhan Berent’le birlikte Kahramanlar semtindeki kulüp lokalinin yolunu tuttuk. Nevzat Hoca iki saat boyunca sorularımızı yanıtlayıp anılarını anlattı.


Çocukluk yıllarını ve futbola nasıl başladığını onun sözleriyle aktarıyoruz:
“1 Ocak 1942’de Kahramanlar semtinde doğdum. Ailemin kökeni Balkanlara dayanıyor, annem Üsküplü, babam Kumanovalı; Balkan Savaşı zamanında İzmir’e gelmişler. O zamanlar annem dört, babam sekiz yaşındaymış. Annemin babasını Yunan işgali zamanında Menemen’de Yunan askerleri öldürmüş. Babamı beş yaşındayken kaybettim. Annem büyük fedakârlıklara katlanarak beni büyüttü. Burası Fuarın 26 Ağustos kapısına kadar yangından kalma boş araziydi. Buradan Halk Sahasını da, Alsancak Stadını da görürdük. Hiç yerleşim yoktu o zamanlar. Burada sonradan işçi evleri yapıldı. Eskiden İzmir’in tamamı Girit’ten, Batı Trakya’dan, Makedonya’dan gelmiş insanlardan oluşuyordu.

Babamın ailesi memlekette hayvancılıkla uğraşırmış. Babam annemle evlendikten sonra celeplik yapmaya başlamış. Sık sık vapurla İstanbul’a gidip gelirmiş. Halam Çengelköy’de otururdu. Babam ölmeden on beş – yirmi gün evvel yine oraya gittiğinde bana bir lastik top getirmişti. Lastik top deyince bugünkü ince plastik toplar anlaşılmasın, bayağı kalın kauçuktan yapılmış bir toptu. Kolay kolay patlayacak cinsten değildi. Sanki babamın içine doğmuş da, ‘Oğlum ben gidiyorum, sen bunla istikbalini kazanacaksın,’ der gibi onu hediye olarak getirmiş bana. Ben senelerce o topla yattım kalktım, mahalle arasında arkadaşlarımla o topla oynadım. Bir de burada bir tenis kulübü vardı. Çocukken biz orada top toplardık. Eski Türkiye şampiyonu tenisçi Ziya Kıpkızıl vardı, o bizim büyüğümüz, abimizdi. O zaman Esin Özgener, basketçi Turhan Tezol kulübün müdavimleriydi. Topların üstündeki tüyler aşındığı zaman bize verirlerdi. Ben bütün gün o yumruk kadar toplarla oynardım. O zamanlar futbol antrenmanlarında sürekli şut çekilen bir duvar olurdu. Teniste de aynı şekilde bir duvar vardı, raketle sürekli idman yapılırdı. Rahmetli Metin Oktay Yün Mensucat’ta oynarken sürekli duvara şut çekerdi. O isabetli sağ ve sol şutlarını o idmanlara borçluydu.” 

Nevzat Güzelırmak Çayırlıbahçe takımında (ayakta sağdan ikinci).
                                                                          (Çayırlıbahçe Spor Kulübü arşivi)

Küçük Nevzat’ın futbola olan sevgisini Yeni Asır gazetesinin, jübilesini yaptığı 1976 Ağustos ayında altı bölüm halinde yayınladığı yazı dizisinden aktaralım: “1953’lerdeydi. Fuar’da, Macar pavyonunda film gösterileri yapılıyor, folklor ve çeşitli propagandalarının yanında futbol maçlarını da gösteriyorlardı. Macarlar o günlerde futbolun en büyüğüydü. Propagandada, Londra’da İngiltere’yi 6-3 yendikleri ve Budapeşte’de 7-1 bozguna uğrattıkları maçların filmleri yer alıyordu. Her akşam yemeğinden sonra anacığımı üzme pahasına soluğu Macar pavyonunda alıyordum. Bugün bile Puşkaş’ların, Bozsik’lerin, Hidegkuti’lerin hareketleri, maçı anlatan spikerin cümleleri ezberimdedir.”

Nasıl lisanslı bir futbolcu olduğuysa aynı yazı dizisinde şöyle anlatılmış: “Ortaokulun ikinci sınıfına devam ederken Kahramanlar’da herkes onun büyük bir futbolcu olacağına inanmıştı. Semtin büyüklerinden Mahmut Lüleciler bir sonbahar günü minik futbolcuyu alıp fotoğrafçıya götürdü. Oradan da o güne dek lisanssız formasını giydiği Gençlerbirliği (şimdiki Çayırlıbahçe) kulübüne götürüp fiş doldurttu.”

                                            (Yeni Asır)

1957’de lisanslı futbolcu olan bu doğuştan yetenekli çocuğun büyük bir takım tarafından keşfedilmesi fazla uzun sürmedi. Daha aradan bir yıl geçmemişti ki, şimdi yerinde kapalı yüzme havuzunun bulunduğu Halk Sahasında Göztepe B takımının Çayırlıbahçe’yle yaptığı hazırlık maçında talihi dönüverdi.
“Abbas Göçmen – o da bizim taraflıdır –  futbola karşı olağanüstü sevgisi vardı ve devamlı takımın içindeydi. Göztepe genç takımını çalıştırmış ama hayatında eşofman giymiş insan değil. Fakat grup olarak futbol oynayan çocuklara baktığı zaman cımbızla çeker gibi oradaki iyi oyuncuları bulurdu. Beni de takip ediyormuş. Göztepe sahasında amatör maçlar oynanırdı; Havagücü, Karagücü, Bucaspor, Bornova, Kadifekale gibi takımlarla maç yapardık. O gün Halk Sahasında Göztepe ile oynadığımız maçta iki gol attım. Çıkarken saha kenarında demir parmaklıklar vardı. Onun da boyu ufaktı. Ben çocukken sarışın olduğum için beni, ‘Sarı, gel bakayım buraya,’ diye çağırdı. ‘Sen Göztepe’yi sever misin?’ diye sordu. Ben Göztepe’yle birlikte bütün takımları takip ediyordum aslında. Alsancak Stadına sürekli gider, duvardan atlardık, ağaçtan maç seyrederdik; kale arkasındaki Devlet Demiryollarının bulunduğu kısımdan çıkar seyrederdik, yani büyük sevgimiz vardı futbola karşı. ‘Severim,’ diye cevap verdim. ‘O zaman yarın malzemelerini al, Göztepe sahasına gel,’ dedi. Ertesi gün bütün mahalle arkadaşlarımla birlikte sahaya gittik. O zamanlar takımda Güler ve Gürsel Aksel kardeşler, Fikri Abi, Yücel, Tuncer, Rahmi, Hakkı Abi gibi oyuncular vardı. Abbas Abi beni görünce, ‘Çabuk soyun, oyuna gir,’ diye seslendi. Onlar tam maça başlamak üzereyken Abbas Abi, ‘Durun, durun, bir çocuk geliyor,’ dedi. İsmimi yine hatırlamamıştı. Yıllar sonra rahmetli Gürsel Abi sahaya o ilk girişimi sık sık anlatırdı. ‘Karşıdan bir baktım, sapsarı bir oğlan, siyah bir şort giymiş geliyor.’ Bizim Çayırlıbahçe’nin de forma rengi sarı-kırmızıydı. ‘Seni o formayla koşarken görünce birden kanım ısındı,’ diye anlatırdı rahmetli. Onunla beraber on üç sene oynadık, on iki sene de kamplarda aynı odayı paylaştık. Nur içinde yatsın, ağabeyim yoktu ama onlar benim için birer ağabeydi. Gürsel ve Güler’in dışında Sedat Abi, Mustafa Orçinos gibi çok değerli insanlar vardı. Şevket Filibeli o dönemde kulüp başkanıydı.”

60'ların başındaki Göztepe takımı. (Soldan): Seracettin, Sedat, Sümer, Halil,
Ali, Nevzat. (Oturanlar): Çağlayan, Abdürrahim, Kamil, Gürsel, Fevzi.
                                                                                                (Halil Kiraz arşivi)
Genç Nevzat bir yandan Göztepe’de futbolunu geliştirirken bir yandan da İzmir’deki okullar arasında en kuvvetli futbol takımına sahip Namık Kemal Lisesinde okuyordu. “Ayhan’la (Elmastaşoğlu) birlikte Alsancak İlkokulunda okuduk. Sonra Namık Kemal Lisesine girdim. Oradayken genç milli takıma seçilmiştim. Lise takımında benden başka Yavru Ayhan, kaleci Ali ve Ertan vardı. Biz dört kişi sonra A milli olduk. O dönemde Namık Kemal takımını kimsenin yenme şansı yoktu.” 

                                                                      (Yeni Asır)
“Göztepe’de rahmetli Ruhi Karaduman vardı, eski oyuncumuz. Benim sırtıma ilk formayı Emin Çandarlı’yla beraber veren büyüğümüzdür. Emin Abi sol açık oynardı. Elit bir sporcuydu. Gerçek değerini bulamayan ağabeylerimizden biridir. Ruhi Abi her yerde, ‘Bu çocuk futbolcu olur,’ diye konuşuyormuş. Bunu bana sonradan Gürsel Abi anlatmıştı. ‘Bir genç milli takıma gidip geldin, zaten iyi futbolcu olacaktın ama oradan döndüğünde müthiş gelişmiştin, çok farklı döndün, kendine güvenin gelmişti,’ derdi Gürsel Abi.”
Nevzat Güzelırmak’ın Göztepe A takımında ilk kez görev aldığı 1960-61 sezonunda antrenör Andrea Kutik’ti. “Macar antrenör Kutik Beşiktaş’tan sonra bize geldi. Fakat yaşlıydı o dönemde. Adnan Süvari ilk geldiğinde hem onun yardımcısı hem tercümanı gibi görev yaptı ama bu dönem çok kısa sürdü. Kutik bir sezon çalıştırdı bizi. Göztepe’nin yavaş yavaş meydana geldiği dönemdi. Adnan Abi geldiğinde ben, Gürsel ve Çağlayan oynuyorduk. Ondan sonra süratle Nihat, Ali, Fevzi, Halil geldi. O takım yavaş yavaş basamakları çıkarak, özellikle biz vatani görevimizi yaptıktan sonraki dönemde tam kadro oluştu. Genç milli takımda beraber oynadığımız Çağlayan’ı ben yöneticilere tavsiye etmiştim, Konya’dan getirdiler. O sene genç milli takıma İzmir’den bir tek ben gitmiştim. Sonra Fevzi geldi. 62 senesinde Ali, Halil, Nihat oynamaya başladı. 64’ten sonra B. Mehmet, K. Mehmet, Ertan takıma girdi. Göztepe kendi kaliteli oyuncularını muhafaza ederken, 64-66 arası Gürsel Abi, ben, Çağlayan, Ali, Halil beşimiz de askere gittik. Bir tek Gürsel Abi yedek subay öğretmen olduğu için oynuyordu, bizimse oynama şansımız yoktu. O dönemde takım büyük sıkıntı yaşadı. O zaman Beşiktaş’tan stoper Sabahattin Abi geldi. O müdafaa olarak bizi ayakta tuttu. Ondan sonra Hüseyin, sonra da Ali İhsan geldi. İstanbul’dan gelen bu üç oyuncu Göztepe’ye büyük hizmetler yaptılar. Yabancı oyuncu olarak bir tek Danimarkalı Nielsen geldi, o da çok büyük hizmet yaptı.”

Ordu milli takımında takım arkadaşı Ali Artuner ve
Galatasaraylı Muzaffer Sipahi ile.       (Yeni Asır)
Göztepe’deki ilk yıllarında en iyi oyun sergilediği maçlardan biri 1964 Şubat ayında Alsancak’ta Beşiktaş’ı 3-2 yendikleri maçtı. “O maçta en iyi oyunlarımdan birini oynamıştım. Suat Mamat Beşiktaş’ın sağ kulvarında oynuyordu. Ben de sol kulvarda oynuyorum. Adnan Abi maçtan önce soyunma odasında enteresan bir söz söyledi. ‘Bugün Nevzat Suat’tan daha iyi oynarsa biz kazanacağız, Suat daha iyi oynarsa Beşiktaş kazanacak,’ diye konuştu. O zamana dek öyle iddialı bir cümle kullanmamıştı Adnan Abi. Maç 3-2 bitti ama böyle bir maç olmaz. Ben Özcan’a bir de gol attım.”

                                                                                                                 (Yeni Asır)
Göztepe’de başarılı futbolunu sürdürünce genç milli takımın ardından ümit ve A milli takım formalarını da giydi: “İstanbul, Ankara ve İzmir arasında ümitler karması maçları yapılırdı. O sene biz şampiyon olduk. Ayhan Elmastaşoğlu, Güven Önüt – kuvvetli olduğu zaman yapamayacağı hiçbir şey yoktu – gibi oyuncuların yer aldığı iyi bir kadromuz vardı. Sandro Puppo ümit milli takımına seçti beni. İngiltere’ye gittik. Özcan Arkoç, Ogün Altıparmak – henüz Karşıyaka’daydı, Candan Dumanlı, Nedim Doğan, Selim Soydan, Tugay Özçeri, Erkan Yanardağ, Talat Özkarslı gibi isimler vardı kadroda. Demek iyi oynamışız ki Bobby Moore arkamdan koşmuş, formasını çıkardı bana verdi, forma değiştirdik. Sonra Macaristan kadrosuna çağırdılar beni. A milli formayla oynadığım ilk maç oydu.”

Genç milli takım formasıyla.
(Çayırlıbahçe Spor Kulübü arşivi)
Söz Macaristan maçından açılınca ilginç bir anısını anlatıyor: “Çocukken Beşiktaş’ı tutardım, sebebi de şu. Annem babam Balkan kökenli. Balkan Savaşlarında Beşiktaşlı futbolcular cepheye savaşmaya gitmiş. Aslında Fenerli de gitmiş, Galatasaraylı da ama o anda dağarcığıma giren bilgi bu. Beşiktaş İzmir’e maç yapmaya geldiği zaman ağacın tepesinden, duvarlardan, nereden denk gelirse stada giriyorum. Recep Adanır’ı çok beğenirdim ben, evde fotoğrafı vardı. Metin Oktay Palermo’ya gidince Galatasaray, 1962 senesinde o sırada Kasımpaşa’da oynayan Recep Abi’yi transfer etti. Süper bir form tuttu o sezon. Macaristan’la oynamaya gidiyorduk. Uçakta Recep Abi’yle yan yana düştük. Ona bu olayı anlattım. ‘İnşallah sana da ileride seni beğenen bir futbolcuyla yan yana oynama şansı doğar,’ dedi. Çok enteresan, dünyada az rastlanan bir olaydır, çocukluk kahramanımla milli takımda yan yana oynadım. Yıllar sonra ben Bursaspor’u çalıştırırken Galatasaray’la oynadığımız bir maçımızda gözlemci olarak görev yapacaktı. Isınma koridorunda karşılaştım kendisiyle, soyunma odasına götürdüm. Nejat Biyediç, Beyhan gibi oyuncular var kadroda. Bizim çocuklara, ‘Bakın bu büyüğümüzün posteri benim çocukluğumda odamın duvarını süslerdi, isterseniz bugün kötü oynayın bakalım,’ diye espri yaptım.  Bizim çocuklar hakikaten güzel oynadılar o gün, yanlış hatırlamıyorsam Galatasaray’ı 2-1 yenmiştik.”

Nevzat Güzelırmak, Faruk Karadoğan ve Talat Özkarslı ile
birlikte 25. kez milli olduğu için Devlet Bakanı Kamil Ocak'tan
15 Kasım 1967'de Ankara'da oynanan Çekoslovakya
maçından önce gümüş madalya alıyor. (Yeni Asır)
“İzmir’de milli takımlarda oynayıp da madalya alan ilk sporcuyum – 25 kez milli olduğum için gümüş madalya aldım. 26 yaşında bir rahatsızlık geçirdim ve sekiz ay boyunca oynayamadım. Bu yüzden daha fazla milli olma fırsatını kaçırdım. Bu da enteresan bir olaydır. Tekrar oynamaya başladığım sırada Coşkun Abi (Özarı) milli takım antrenörüydü. İzmir’de Galatasaray’la maçımız vardı. O takip ediyormuş beni, tekrar milli takıma kazandırayım diye düşünmüş. Fakat maçtan önce bunu bana söylediler, sanki biz on – on beş yaşında çocuğuz, elim ayağım kesildi. Sahada sıfır verim ve çok kötü bir oyun sergiledim. Söylemeseler belki beğenilecektim. O yüzden 26 yaşından sonra milli takımda oynayamadım.”

                                      (Milliyet)

                                    (Yeni Asır)
Nevzat Güzelırmak milli takım forması altında 1966 yılında Sovyetler Birliği’ni Moskova’da 2-0 yendiğimiz maçta unutulmaz bir oyun sergiler. “Turgay Şeren’in elli birinci maçıydı Moskova’daki maç. Ondan önce Lefter elli kez milli olmuştu. Benim kanaatime göre Lefter Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük futbolcusudur. Turgay Abi’nin ellinci maçı Ankara’da Batı Almanya’ya 2-0 yenildiğimiz maçtı. O da Türkiye’de kaleci deyince akla gelen insanların başındadır. Jübilesine  Göztepe’den benimle birlikte Ali ve Fevzi’yi çağırmıştı. Batı Almanya maçından sonra Moskova’ya gittik. Maça yine Turgay Abi’yle başladık. Ben Ogün’e derinlemesine bir pas attım. Ogün süratli bir oyuncuydu, sağ kulvarda oynuyordu. Topu çizgiye kadar taşıyıp geri çıkardı ve Fevzi golü attı. Sonra Turgay Abi sakatlandım diyerek çıktı, yerine bizim Ali geçti kaleye. İkinci devrenin başıydı; isimleri hiç unutmuyorum, Sabo diye bir oyuncuları vardı. Önümde bir hareket etti, yirmi pas civarı, ceza sahasının üstünde fevkalade bir şut çekti. Top doksana doğru gidiyordu, Ali o topu çıkardı. O şut gol olsa maçın seyri değişirdi. Büyük bir seyirci kitlesi önünde oynayan Sovyetler moral kazanırdı. İkinci golü bizim Faruk Karadoğan sol kulvardan sağ iç koridoruna doğru çok uzun bir orta yaptı. Ayhan gelen topa bir çaktı, tam aksi köşeden doksana giden süper bir gol oldu. Mithatpaşa stadının soyunma odasında bir havuz vardı. Maçtan sonra oyuncular sıcak suya girsin diye yapılmış ama o havuza bir kere bile girmek nasip olmamıştı. O havuz hep dururdu öyle. Ama adamlar öyle mi? Moskova Lenin Stadında bir baktık sıcak su havuzu dolu, şortlarla atlayan atlayana, nasıl olsa 2-0 kazanmışız maçı. Bir dönem 1966’daki dünya kupasını kendi arabamızla seyretmeye gitmiştik. O sene Sovyetler Birliği dünya dördüncüsü olmuştu. Hiç unutmuyorum Lev Yaşin, o da rahmetli oldu, dünyanın en büyük kalecilerinden biriydi. Sonradan ayağını kesmişlerdi, tahminim yüksek şekeri vardı. Yaşin maçtan sonra kravatını takmış, giyinmiş kuşanmış, o dev gibi yapısıyla bizim soyunma odasına girdi. Biz hala havuzun içindeyiz. Bize Türkçe, ‘Tebrik ederim Türkler,’ dedi ve bizi alkışladı. O büyük centilmence davranışı hayatım boyunca unutmam.”
                                                                          (Yeni Asır)

   
Moskova'daki milli maçtan sonra Milliyet'te çıkan
Bedri Koraman karikatürü.

Milli takımın ardından Göztepe’nin bazı unutulmaz maçlarından bahsediyoruz. Bunların başında elbette Atletico Madrid maçı geliyor: “Atletico Madrid maçının evveliyatı var. Brezilyalı antrenörleri İzmir’de oynadığımız Anvers maçına gelip izlemiş. Belçika’daki ilk maçı kazanmıştık. O akşam rahmetli Mazhar Zorlu’nun Bergama restoranında kokteyl vardı. Necmi Tanyolaç, Halit Kıvanç gibi İstanbul’un bütün üstatları maça geldi, daha doğrusu Göztepe onların İzmir’e gelmesini sağladı. Adam Madrid’e dönünce bütün gördüklerini anlatmış. Orada 2-0 mağlup olduk. Döndük, Efes otelinde kamptayız. Onlar tur atlamayı garanti gördüler herhalde, özel uçakla ve eşleriyle birlikte geldiler. Efes’in salonuna girerlerken her taraf insan seli, ‘Göztepe’ sesleriyle yıkılıyor ortalık; adamlar bembeyaz oldular. ‘Biz bunları yarın eleyeceğiz,’ dedim. Atletico Madrid maçı deyince ilk akla gelen isim bizim Halil. Olmayacak bir noktadan penaltı golünü attı, olmayacak bir mesafeden de üçüncü golü attı. Hepimiz güzel oynadık ama hafızalarda kalan bizim Halil oldu.”

Göztepe’nin iki kez Türkiye Kupasını kazanmasına karşılık neden lig şampiyonu olamadığını sorduğumuzda şunları söylüyor: “Burada yönetimin acemiliği söz konusu, teknik adam istediği kadar iyi olsun. Adnan Abi büyük antrenördü ama demek ki onun da eksikliği varmış. Gelelim futbolculara, onların da hiçbiri bir şampiyonluk yaşamamış ki. Ayrıca bizim dışımızda dört tane İzmir takımı vardı, bunların üç tanesi kesin küme düşmeme mücadelesi içinde olurdu. Sahaya çıktığımız zaman karşımızda oynayan kişiler arkadaşlarımız. Yalvarma yakarma hep oluyordu. Biz her maça yenmek için çıkıyoruz ama böyle olduğu zaman elimiz kolumuz bağlanıyordu. Yine bir İzmir takımıyla oynuyoruz, rakibimizin durumu kritik. Bir şut çektim, top kaleye doğru gidiyor. Gol olacak diye neredeyse kalbim duracaktı. Top üst direğe vurup auta çıktı da rahat bir nefes aldım. Sahada oynamayan insan bu psikolojiyi bilemez.”

                                                   (Yeni Asır)
O yıllarda herkesin dilinde dolaşan “İngiliz” lakabını nasıl aldığını şöyle anlatıyor: “Çok sevip saydığım Göztepeli yöneticilerden David Franko vardı. Bir maçta uzun bir top atmışım, tribünde ayağa kalkmış, ‘Hey yavrum, aynı İngiliz gibi!’ diye bağırmış. Rahmetli Abbas Göçmen de bana ‘Macar’ derdi ama ‘İngiliz’ lakabı yürüdü gitti.”
İzmir futbolunun geçmişteki parlak günlerini sorduğumuzda ilginç bir duruma dikkat çekiyor: “İzmir’den beş takım vardı Birinci Ligde. İstanbul takımları geldiği zaman öyle elini kolunu sallayarak çıkamazdı buradan. İstanbul medyasını eskiden İzmir’e çekerdik. Şükrü Gülesin, İslam Çupi, Necmi Tanyolaç, Namık Sevik gibi isimler Göztepe’nin maçlarını takip ederdi. Biz getirtiyorduk onları İzmir’e. Şimdi İstanbul İzmir’den kurtulduğu için rahat. O zaman böyle rahat değillerdi.”
                               (Yeni Asır)
Yetmişli yılların ortalarında Göztepe’nin şaşaalı günleri geride kalmış, efsane kadronun birçok oyuncusu futbolu bırakmış ya da takımdan ayrılmıştır. Nevzat Güzelırmak bu kadronun son temsilcisi, son büyük kaptan olarak 1974-75 sezonuna kadar futbol oynamayı sürdürür ve olgunluk döneminde de büyük takımların canını yakmayı sürdürür. “Son senemde burada Atatürk Stadında Beşiktaş’ı 2-0 yendik. Metin Türel Beşiktaş’ın antrenörüydü, bana sonradan anlatmıştı. O zaman Beşiktaş’ta Kahraman diye bir oyuncu vardı. Ona, ‘Nevzat’a yakın markaj uygula,’demiş. O da hocasına, ‘Nevzat Abi 34-35 yaşında oldu, markaj altına alıp ne yapacağız,’ diye karşılık vermiş. Kahraman bu uyarıyı yeterince ciddiye almayınca ben de salladım pasları, böylece Beşiktaş’ı 2-0 yendik.”


1974-75 sezonu Göztepe’nin gelecekte yaşayacağı çöküşün habercisi gibidir. Takım ligde kalmayı İzmir’de Samsunspor’la 1-1 berabere kaldığı son maçta sağlayabilir. Nevzat Güzelırmak o maçın devre arasında artık futbolu bırakma zamanının geldiğine karar verir. Ardından teknik direktörlük günleri gelir: “O zamanki statüde 25 kez milli takımda oynayanlar C kursunu atlayıp otomatik olarak B kursundan başlıyordu. Ordu milli takımından hocam olan Doğan Andaç’a ‘ben hakkımı kullanmayıp en başından başlamak istiyorum’ dedim. Nitekim C kursundan başladım ve başarılı oldum. Bana, Sanlı’ya ve Eskişehirsporlu Nihat’a genç ve amatör milli takım çalıştırıcılığını teklif ettiler. O zaman Metin Türel A milli takımı çalıştırıyordu. Sanlı pek sıcak bakmadı. Ben Candan Dumanlı’yla birlikte genç milli takımda görev yaptım. Üç dönem, A kursunu bitirinceye kadar bu böyle sürdü. Ondan sonra yirmi üç sene süren antrenörlük hayatımız başladı. İlk çalıştırdığım takım İkinci Ligdeki Antalyaspor’du. O sezon Kocaelispor şampiyon oldu, çok kaliteli bir takımı vardı. Güvenç Kurtar o zaman oynuyordu, biz ikinci bitirdik. Bursaspor ve Kayserispor’u üç dönem, Denizlispor’u iki dönem çalıştırdım. Bolu’da iki sene hizmet verdim. Sarıyer’i çalıştırdım. Sonra dışarıda çalışmaktan yorulunca İzmir’e döndüm. Göztepe’de, Altay’da, Karşıyaka’da birer senelik hizmetim oldu. En son 1997-98 sezonunda Kuşadası’nı çalıştırdım.”

                                                                       (Yeni Asır)
Kuşadası’nı çalıştırdığı sırada Türk futboluna büyük bir yıldızı kazandırmayı başarır Nevzat Hoca: “Menajerlik yapan bir tanıdığımın daveti üzerine kulüp ve belediye başkanı Engin Berberoğlu ile Almanya’ya gittik. Münih Türkgücü takımının antrenmanı vardı. Bir çocuk dikkatimi çekti, kim bu diye sordum. Adı İlhan Mansız dediler. Altı ay Gençlerbirliği’nde oynamış, beğenilmeyince Almanya’ya geri dönmüş.  Ertesi gün kaldığımız otele çağırdık konuşmaya. Babasıyla beraber geldi görüşmeye. Başkan babasıyla konuştu, anlaştı. İlhan bildiğiniz gibi ondan sonra hızla yükseldi.”
Fakat ilk keşfettiği yıldız İlhan Mansız değildir: “Boluspor’a teknik direktör olduktan sonra Rıdvan ve Sercan’ı Muğla’dan transfer ettik. Rıdvan geldiğinde 48 kiloydu. Seminerlerde karşılaştığımız zaman bana, ‘Hocam sen o halimle bana nasıl şans verdin?’ diye sorardı.”


1992'de Sarıyer'e teknik direktör olarak imza atıyor. Yanında
dönemin kulüp ve belediye başkanı İhsan Yalçın var.
                                                                                       (Milliyet)

 Nevzat Güzelırmak futbolu bıraktıktan bir yıl sonra,8 Ağustos
1976'da Altay'la yapılan jübile maçıyla oyunculuğa veda etti.
                                                                                        (Yeni Asır)
Nevzat Hoca’yla konuşurken zaman su gibi akıp geçmişti. Sohbetten sonra bize kulüp lokalindeki fotoğrafları gösterdi. Bayram Dinsel, Özer Yurteri gibi milli takım forması giymiş büyük oyuncuların yanı sıra saf futbol aşkıyla amatör takımların formasını terletmiş pek çok insanın fotoğrafları asılıydı duvarlarda. Çocukluğunun geçtiği semtten, ilk kez formasını giydiği kulübünden ve arkadaşlarından kopmayan bu vefakâr ustayla vedalaşıp Alsancak sokaklarına çıktık. Doğma büyüme Alsancaklı olan Orhan Berent için kuşkusuz bu buluşma daha özel bir anlam ifade ediyordu. Bense gazetelerin spor sayfalarında resimlerini gördüğüm, radyoda maçlarını dinlediğim çocukluğumun kahramanlarından birini görmenin bahtiyarlığını yaşıyordum.